Su akar Türk bakar

Kriz ve savaş zamanlarında dünyanın en tehlikeli yerleri de gene köprülerdir. Üzerinde yaşanacak yerler değildir. Korunaklı olmaktan çok uzaktırlar.


Almanya seçimleri yapıldı. Ama seçim sonuçlarının açıklandığı ana kadar gündelik hayatta büyük bir değişiklik yoktu. Berlin’deydim. Önceki gün gelmiştim. Seçimin olacağı 24 Eylül sabahı, sonbaharın kendini iyice hissettirdiği yolundaki konuşmalar ağır basıyordu. Üç gün üst üste yağmur yağacaktı. Yazın bitişinin ilk önemli işareti. Hüzünlü tabii insanlar. Dışarda oturup bir şeyler içerek sohbet edilen günler sona erdi. Akşam üstü Almanya için Alternatif (AfD) Partisi’nin, kısaca faşist partinin “başarısı” konuşulmaya başlandı. Faşistleri değil, gereği gibi siyaset yapamayan solcuları ve sosyal demokratları eleştiriyordu insanlar. Uzun hikâye ama haksız sayılmazlar. Durum dünyanın her yerinde aynı. Yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere kafa yormaktansa ezber okumaya devam eden sola yediği hiçbir dayak ders olmuyor. Seçimler hakkında çok şey söylenecek. Benim mevzum başka.

Seçim sabahı, Berlin’e geldiğim zamanlarda misafir ağırlama ve çalışma mekânı olarak faydalandığım bir kafeye, Südblock’a doğru yola çıkıyorum evden. Sokaklar her Pazar nasılsa öyle. Metrodan inip yeryüzüne ulaştığımda Berlin’de çeşitli sebeplerle her yıl bir kaç kez yapılan maraton koşularından birine denk geldiğimi fark ediyorum. Binlerce insan şehri koşarak turlayacaklar. Aileleri, arkadaşları, sevgilileri geçecekleri yolların kenarında onları bekleyecekler. Tanıdıkları koşucuları gördüklerinde alkışlayıp gülümseyecekler. İyi mi, diye bakacaklar ahvaline, ardından bir sonraki görüşme noktasına arabalarıyla ya da metroyla gidecekler ve aynı şey birkaç kez tekrar edecek gün boyunca. Konuyla ilgisi olmayan benim gibiler için bu, yol kenarında bazen saatler sürebilecek koşucu kalabalığın geçmesini beklemek ya da karşıdan karşıya geçmenin başka bir yolunu aramak anlamına gelecek.

Nitekim öyle oldu. Şükürler olsun! Bir üst geçit bulup maratoncuları beklemekten kurtuldum. Açım. Bir şeyler yemem, kahve içmem lazım. Kreuzberg’in merkezindeki Südblock’u uzun uzun anlatmayacağım. Güzelliğini sürprizlerinden alan bir yer. Buraya takılıp ya da burada çalışıp da bir şekilde feleğin çemberinden geçmemiş kimseyi tanımıyorum. Dünyanın her kıtasından insanlar var. Bütün o kıtaların feleklerinin mizah anlayışlarıyla ahbaplık edinmek mümkün burada. Kat’iyen hüzünlü bir yer değil. Aksine kendisiyle dalga geçme kabiliyeti olmayanın kapısından içeri giremeyeceği bir mekân. Gücü, kuvveti, neşesi yerinde bir kalabalık. Kesinlikle varlıklı değil... Sırrı da şurada galiba: Kimse gelecekten bir şey beklemiyor. Acısıyla tatlısıyla şimdiki zamana demirlemiş bir gemi gibi Südblock.

Aşağı yukarı 1.5 saattir ana caddeden koşan insanlar geçiyor. Kreuzbergli bir ekip de müzik yapıyor. Müziğin farkına İzmir Marşı’yla varıyorum. Allah’ım, gene mi?! Kurtulamayacak mıyım bundan? Derken Mahsuni Şerif’in ağzından Mehmet Emmi’ye sesleniyor ekip.

Bir çift öküz yeter mi? / Aha Mehmet Emmi / Böyle baca tüter mi? / Daha Mehmet Emmi

Çoluk çocuk uyumaz / Aha Mehmet Emmi / Aç insanlar yatamaz / Daha Mehmet Emmi

Bu tarla susuz tarla / Aha Mehmet Emmi / Daha zorla ha zorla / Daha Mehmet Emmi

On çocuk arpa yiyor / Aha Mehmet Emmi / Beyler bunu bilmiyor / Daha Mehmet Emmi

Mehmet Emmi irezil / Deha Mehmet Emmi / Vallahi yalan değil / Daha Mehmet Emmi

Gidelim mahkemeye / Aha Mehmet Emmi / Mahzuni Şerif geldi / Daha Mehmet Emmi

Tuhaf. Koşuculardan oluşan bir nehrin kenarında oturmuş türkü söyleyen bir grup göçmen. Ahmet Kaya ile başlamışlar, onu kaçırmışım. İzmir Marşı’yla devam ettiler, Mehmet Emmi’ye selam verdiler, sonra misket çaldılar, şimdi de yeni çıkan dertli şarkılardan çalıyorlar. Sözlerini anlamıyorum. Zaten koşan insan seline hitaben söylenen Mehmet Emmi’ye takıldım... Üçüncü kıtanın ilk dizesine: Bu tarla susuz tarla...

Aklıma Duha Kocaoğlu Deli Dumrul geldi. Dede Korkut anlatmıştı ya hikâyesini. Hani kurumuş bir nehrin iki yakasını birleştiren bir köprü yapmıştı Dumrul. Geçenden bir, geçmeyenden iki akçe haraç alıyordu. Yağızlığını, bileğinin gücünü ve deliliğini bilenler mecburen geçiyorlardı köprüden. Benim için öykünün anahtarı köprü değil, köprünün kurumuş bir nehrin üzerine kurulmuş olması. Nehir kurumuş, tarih akmıyor artık o yataktan. Ama köprü ille de oraya yapılacak. Deli Dumrul’un zekâsına ve uyanıklığına şaşıp kalıyor insan. Kim bilir, belki evvelinde yaptığı bir barajla değiştirmiştir nehrin/tarihin yatağını Dumrul. Beton da dökmüş olabilir üzerine. Yurt tutayım derken böyle kazalara ilk kez maruz bırakmıyor kendini. Malum, Ergenekon’da da sıra sıra demir dağları arasına sıkışıp kalmıştı. Allah’tan bir bozkurt görünmüştü de etrafta, yol gösterip çıkartmıştı onu sıkışıp kaldığı tarih aralığından. Maceraları saymakla bitmez Dumrul’un. İbretliktir. Neyse... Şimdilik kurumuş nehir üzerine köprü yaparak başladığı macerasının ikinci yarısını bir tarafa bırakacağım müsaadenizle. Köprüyü inşa etmek için seçtiği nehir yatağının ve Kreuzbergli türkücülerin seçtikleri Mahsuni deyişindeki tarlanın susuzluğunun çağrışımlarıyla uğraşacağım (Türklerin Müslümanlığı seçişlerini takip eden dönemde anlatılmaya ya da İslamileşmeye başlayan Dede Korkut öykülerinden, Duha Kocaoğlu Deli Dumrul kıssasının çağrışımlarıyla ilgili burada okuyacağınızdan çok daha derinlikli bir inceleme için bkz. Bilgin Saydam, Deli Dumrul’un Bilinci: Türk-İslam Ruhu Üzerine Bir Kültür Psikolojisi Denemesi, Metis, 2013. Ben de Deli Dumrul’un bilincinin izini Saydam’ın çalışmasından ilhamla genişçe bir tarihsel aralıkta sürmeye çalışacağım. Tabii ki burada akademik bir ciddiyetle değil, dertleşme mahiyetinde.)

Malum Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerine kurulu olduğu coğrafyanın bir köprü olması hepimizin hem övünç hem hüzün kaynağı. İlk ve ortaokulu 1980’lerde okumuş biri olarak hasbelkader içine doğduğum bu coğrafyayla neden gurur duymam gerektiğini gayet iyi hatırlıyorum. Yok yok, üç tarafının denizlerle çevrili olması değil. Okula gittiğim köyler denize çok uzaktı. Onun kıymetini o zamanlar kavrayabilmem mümkün olmadı. Yüzmeyi de geç öğrendiğim için denizle aramdaki ilişkinin anafikri önceleri endişe, sonraları özlem oldu. Henüz gurur duyulacak bir aşama kaydetmiş değilim.

Gurur duymamız gereken şey, memleketimizin Doğu ile Batı arasında bir köprü teşkil etmesiydi. Başka türlü söylemek gerekirse bu iki medeniyet tam da bizim bulunduğumuz yerde birbirinden ayrılıyorlardı. Biz de Deli Dumrul misali, bu medeniyetlerin insanları, eşyaları ve fikirleri birbirlerine yolculuk etmek zorunda kaldıkları zaman geçecekleri köprünün haracını topluyorduk. O insanları, eşyaları ve fikirleri bize dokunmadan ve aramızda birkaç günden uzun kalmadan savuşup gitmeleri şartıyla misafir ediyorduk. Ama tabii hakiki durum pek de böyle değildi. Fikirler, eşyalar ve insanlar  köprümüzde konaklarken izler bırakıyor ve bizi birbirimize düşürüyorlardı. Bu müfredata maruz kaldığım dönemde Doğu, Sovyetler Birliği demekti: Alabildiğine karanlık bir “Blok.” Batı ise başını ABD’nin çektiği, bize güzel çikolatalar, televizyon ve oynak şarkılar gönderen pırıl pırıl bir “uygarlık”tı. Özelliği, bakanın görmek istediği renge bürünebilmesiydi. Bu iki, ne idüğü bilinmez medeniyet arasında sıkışıp kalmış köprümüzü korumak başlıca emelimiz olmalıydı.

Evdeki, Türk-İslam Ülküsü doğrultusunda oluşturulmuş kütüphanede (ortaokulda nihayet bir ilçeye taşındığımız için müdavimi olabildiğim Halk Kütüphaneleri de farklı değildi) bulup okuduğum bazı kitaplarda hain Çinlilerden nasıl kaçtığımız, onların elinde rehin kalan Uygurların yaşadıkları zor hayat anlatılıyor, Sovyet (Moskof) zulmü altında inim inim inleyen Müslüman Türklerin ağlamaklı bakışlarla bizim üzerine sıkışıp kaldığımız köprüde gücümüzü toplayıp onları kurtarmamızı bekledikleri hatırlatılıyordu. Ama biz bir türlü toparlanamıyorduk. Büyücek bir manimiz bulunmaktaydı: Ne Doğu’da ne Batı’da tek bir sevenimiz vardı. Araplar bizi sevmiyorlardı, çünkü İslam’ımız onlarınki gibi değildi. Batılılar bizi sevmiyorlardı, çünkü Hıristiyan değildik. Ruslar bizi sevmiyorlardı, çünkü sıcak denizlere inmelerine engel oluyorduk. Ne biçim insanlardık biz böyle? Yapayalnızdık. Sevilmiyorduk. Bu yüzden güçlü olmak, arkamızı kollamak zorundaydık. Ama işte köprünün iki yakası iki ayrı bilinmeze açıktı. Ah ne zordu işimiz?! Ne camiye ne kiliseye yaranabiliyorduk, ama ülkemizde hem camiler hem tek tük de olsa kiliseler vardı. Neden tek tük kalmıştı acaba kiliseler?

Biz bir türlü toparlanamazken tarih başka bir yerlerde akıp gidiyordu. Biz o akıntı hakkındaki öykülere dikkatle, korkuyla, kıskançlık ve hasetle kulak kesilmiştik. Ders almak için dikkatle; başımıza çooook işler geldiği, defalarca ihanete uğradığımız için korkuyla dinliyorduk. Kıskançlığın sebebi malum; bizim olması gereken şeyleri başkaları alıvermişti ayak oyunlarıyla. Hasetin sebebi daha çok hemen yakın çevremizdeki, sözüm ona ortak tarihe sahip olduklarımızın kaydettikleri başarılardı. Mesela Yunanların Batı, Bulgarların Slav, dolayısıyla Doğu medeniyetiyle kurdukları bağı biz ne Batı’yla ne Doğu’yla kurabilmiştik. Köprüde, öylece kalakalmıştık. Kimse bizi istemiyordu. Ne Doğu, ne Batı...

O kadar istemiyorlardı ki, birbirleriyle ticaret yapmak için uzun ve dolambaçlı yollar keşfetmişlerdi. Bizdik coğrafi keşiflerin ve sömürgecilik denilen biri iyi diğeri kötü ama ikincisi birincisinin kaçınılmaz sonucu olan tarihi aşamaların müsebbibi. Batılı devletler, Çin ya da Hindistan’la ticaret yaparken bizim köprümüzden geçmemek için Afrika’nın en güney ucuna, Ümit Burnu’na kadar gitmişler, oradan Hindistan’a geçmişler, böylece hem yeni ticaret yolları hem yeni bir kıta keşfetmişlerdi. Hele Amerika’nın keşfi yok mu? Yolu bizim köprümüzden geçmesin deyû dünyanın yuvarlak olduğunu ve hep bir yöne giderlerse Hindistan’a ulaşabileceklerini düşünen bir takım kendini bilmezler kocaman bir kıtayı keşfetmiş, sonra da hunharca sömürmüşlerdi. Şimdi bu kadar zengin ve güçlü olmalarının sebebi köprümüzden uzak durmak için verdikleri uğraşlardı. Fakat tabii bütün bunlar bizi güçten düşürmüştü. Batılıları köprümüzden gelip geçmeye özendirmek için promosyon yapmaya, yani kapitülasyonlar vermeye başlamıştık: “Haraçta damping, yeter ki köprümden geç, manzara benden, söz, tuvalet ücretlerine zam yapmayacağım.”

Yetmedi. Köprü küçülmek, daralmak kaldı. Deli Dumrul’un da içi ve dünyası daraldı. Öyle öfkelendi, öyle bir korkuya kapıldı ki, arkadaşlarını, dostlarını, köprünün üzerini ve civarını yurt tutmuş köylüleri, zanaatkârları, kadınları, erkekleri, çocukları kırdı geçirdi. Gözü köprüden başka bir şey görmüyordu. Gidecek başka bir yeri olmadığı için köprüde yaşayan bir dolu insan vardı. Onlardan daha evvel de haraç topluyordu. Fakat artık yalnız onların ellerine kalmıştı ki bu olacak iş değildi. Şimdi bu ahaliyi köprü üstünde ve Dumrul’a sadık tutacak bir yol bulmak lazımdı. Benim çocukluğumda ders kitaplarına giren köprü hikâyesi bu temayülle kurulmuştu herhalde. Dünyanın en güzel köprüsünün üzerinde yaşıyorduk. Hiçbir yere gitmemeli, Dumrul Reis’in sözünden çıkmamalı, önümüze bakıp vazifemizi yapmalıydık. Ancak bu koşulla nehir bir gün bizim köprümüzün de altından akmaya başlayacaktı. Herkes, ama herkes kıskanıyordu köprümüzü. Çekemiyor ve o yüzden üstünden geçmiyorlardı. Nehrin kurumuş olması geçici bir durumdu.

Deli Dumrul’un meşhur öfkesini köprünün üzerine yansıtmasının bahanesi de hazırdı: Köprü ahalisi arasında ona ihanet edenler ya da onun yerini almak için fırsat kollayanlar vardı. Tetikte olmalıydı. Öfkesi her kabardığında köprüde kalanlar arasından bir işbirlikçi seçti ve bir kez işbirlikçisi olanı sonraki işbirlikçisiyle patakladı. Böylece Dumrul’un önce dostluğunu, sonra düşmanlığını tatmamış tek bir kimse kalmadı ahali arasında. Kendisine “eyvallah” diyen herkeste bir “kötülük” buluyordu sanki. Ona gönül, bağır ya da avuç açan herkese gösterdi kibrinin kuvvetini sırayla.

Köprünün 1980’lerde anlatılan öyküsünde bir ayrıntı daha vardı. Bir yanda karanlık Doğu Bloku ve pırıltılı Batı, köprüyü her an kendi kullanımlarına açık tutmak için birbirleriyle yarış halindelerdi ve bu nedenle Deli Dumrul’a çeşitli rüşvetler veriyorlardı. Çünkü köprünün stratejik bir önemi vardı. Varsın nehir kurumuş olsundu. Bu stratejik önem her şeye değerdi. Derken Doğu Bloku yıkıldı. Bloklar arasındaki fark giderek azalıyordu. Batı’daki blok pırıltısını kaybederken, Doğu’daki karanlık blok da hızla grileşiyordu. Dumrul’un başına gelen en kötü şeydi bu. Şimdi artık bir seçim yapması gerekiyordu.

Batı’nın solmaya yüz tutan parıltısına göz kırptı önce. Ama o parıltıyı erkek bedenine yakıştıramadı bir türlü. Doğu’nun koyu grisine doğru mu çekilseydi acaba? İyi de yer kalmamıştı ki orada da... Çoktan kurulmuştu yeni bir düzen. Doğu’daki karanlık dağılırken açılan sandıklardan üzerine yakıştırabileceği bir kostüm bulamadı. Kendi sandığından çıkarttığı eski kostümler de mevcut partiye uymuyordu. Sandıkta bazı eski hikâyeler de vardı, onları anlatmaya başladı tekrar. Gene olmadı. Öykülerin anlatıcısı o, dinleyicisi de köprü üstünde yaşamaktan kimi agorafobiye kimi klostrofobiye yakalanmış bildik ahaliydi. Ah be Dumrul! Kimseyi inandıramadığı, geleceğe değil geçmişe dair bu öykülerle nasıl toplayacaktı onu tahayyül ettiği medeniyete taşıyacak meblağda haracı?

Dede Korkut’un öykünün devamını nasıl getirdiğini anlatmayacağım. Kaynağından okumakta fayda var. Şu kadarcık spoiler vereyim: Nice badireden sonra ona aşık bir kadının himmetiyle ödüllendirilir Deli Dumrul. Ömrü uzar. Dede Korkut, Dumrul’un uzayan ömründe ne tür işler yaptığını anlatmaz ne yazık ki... Keşke bilseydik. Mesela artık kurumuş nehir/tarih yatağını yeniden canlandırmanın bir yolunu bulmuş mudur? Onu nehrin kıyısından ölümün kıyısına sürükleyen maceradan aldığı ders, köprü ahalisiyle ve civardakilerle barışmasını sağlamış mıdır?

Keşke! İçimden bir ses, Deli Dumrul’un köprüsünü kıymetlendirmek için her iki tarafında da karışıklık çıkartmak gibi bir siyaset gütmüş olabileceğini söylüyor. Deliliğini, hoyratlığını, bilek gücünü kullanarak kendisinin tam ortasında olduğu bu karışıklıklardan sebeplenmek istemiştir Dumrul. Bunu yapabilmek için -bir deli olarak haliyle- dünyanın en akıllısının kendisi olduğunu düşünmüş, elindeki tüm defterleri karıştırmış, eski hesapları kendine yontarak yeniden temize çekmeye kalkmıştır. Köprü ahalisine ise “bana sıkıca tutunmayan düşer” diye gözdağı vermiştir. Nehrin kuruluğunun farkında olanlar, boyunlarını kırmamak için seslerini kesmiş olsalar da bilirler, bir delinin muhasebe defterine sıkışıp kalmak hiç de akıl kârı bir iş değildir. Aynı Deli’nin deliliğini ganimet fırsatı bilenlerse paçasına tutunmuşlardır herhalde. Savrulup durmuşlardır Deli Dumrul köprünün bir o ayağına, bir bu ayağına koşturarak her krizden fırsat devşirmeye çalışırken.

Elbette bütün günü Deli Dumrul’u düşünerek geçirmedim. Bir arkadaşımla oturduk uzun uzun konuştuk memleket hallerini. Yağmurun mola verdiği kısacık güneşli bir aralıkta etrafta dolaştık. Bir ikinci el tezgâhından bir-iki parça giysi aldık. Tekrar kafeye geldiğimizde Almanya’daki seçimler bitmişti. Erdoğan’ın boykot listesinde yer almayan Almanya için Alternatif adlı parti, ki ırkçı parti diye de bilinir, 80 vekille parlamentoya girdi. Üyesi olduğum bir facebook grubunda “gurbetçi” kadınlar tartışıyorlardı: Bir yanda, AfD’nin bu kadar yükselişinin Merkel’in gizli planlarının sonucu olduğunu, diğer yanda Erdoğan’ın açıklamalarının Alman faşistleri kışkırttığını ve bu işten asıl Türklerin zarar göreceğini düşünenler. İki taraf da endişeli, ortak noktaları bu.

Şu an bir yandan da Irak Kürdistan’ında bağımsızlık referandumu yapılıyor. Nakşibendi Işıkçılar ve İsmailağa, savaş çıksın diye umuyor ve gözlüyorlar. Türkiye’nin genelkurmay başkanı, referandumun olası sonuçlarına karşı Nakşibendilerin her fırsatta sövdükleri Şii İran’a, “Ne yapsak?” konuşması yapmaya gitti. İranlı meslektaşı birkaç gün önce Türkiye’deydi. Suriye’deki haller malumunuz.

Hülasa Deli Dumrul arzu ettiği karışıklığı çıkarttı ya da çıkmaya hazır karışıklıkta mevzuyu şiddetlendirecek hamleler yapmakta hiç gecikmedi. Ama bu, nehrin tekrar onun pek kıymetli köprüsünün altından akacağı anlamına gelmiyor. Malum, köprüler barış dönemlerinde dünyanın en güzel yerleridir. Manzaraları güzeldir. Bir yandan diğer yana geçerken garip hisler kaplar insanın içini. Garipleri sevindirir, mesafeyi azaltır, kavuşmaları çabuklaştırır köprüler. Ama kriz ve savaş zamanlarında dünyanın en tehlikeli yerleri de gene köprülerdir. Üzerinde yaşanacak yerler değildir. Korunaklı olmaktan çok uzaktırlar. Hele köprünün haracını geçenden bir, geçmeyenden iki akçe isteyen bir Dumrul toplamakta ise.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…