Suriye fütuhatı ve uluslararası hukuk

Meşru müdafaa için silahlı saldırıya uğramış olmak gerek. Oysa Türkiye’nin silahlı saldırıya uğradığını söylemek biraz zor. Devletimizin sorunu o değil...


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Fetih yakındır” diye müjdelediği Afrin olayının uluslararası hukuk yönü vahim. Ama buna geçmeden önce, şu önemli ön tespitler:

1) Ülkeyi artık idare edemez duruma gelen, otomobillerin cam filmleri işini bile yönetemeyen AKP, çareyi milliyetçiliği köpürterek millete doping vermek olarak görüyor. Bunu da, Suriye’ye şimdi de askerî saldırı biçiminde uyguluyor.

Bu doping “muhalefet”i de coşturmuş vaziyette. İyi Parti zaten MHP-İOS 2.0.1.8 güncellemesi ama, CHP “Şanlı ordumuz, Çanakkale…” dendiği anda, RTE-İOS 2.0.1.8. Oysa ufak bir fark var: Çanakkale savunma savaşı idi, Suriye saldırı savaşı.

2) Korku filmi seviyorsanız, bu dopingi Türkiyeli Kürtler açısından düşünün. Şu günlerde “Çanakkale geçilmez!” edebiyatı ortalığa sis gibi çöktüğü için tam göremiyor olabiliriz ama, had safhada bölücülük bu.

Aklı başında herkes yıllardır söylüyor: Türkiye’deki 20 milyonluk Kürt kitlesini en hafif tabiriyle yabancılaştırmak hiç tekin değil. Bu insanları yarın-öbürgün nasıl entegre edeceğiz millet bünyesine? Çünkü her Allah’ın günü, bazen “inşallah” da ekleyerek, “Bugün de şu kadar kişiyi etkisiz hale getirdik” dediklerimiz, bu insanların soydaşları. Daha net algılamak için bir anlığına B. Trakya azınlığımızı aklınıza getirin.

3) Doping iğnesi önce büyük enerji verir ama sonrasında büyük tahribat yapar, üstelik, yakalanırsan diskalifiye ediverirler. Şöyle ki:

Uluslararası hukuk, iç hukukun aksine, merkezileşmemiş bir yapıya oturduğu için (“dünya hükümeti” bulunmadığı için) zayıftır, yaptırımsız gibidir. Ama bu söylediğim sadece Rusya ve ABD gibi süper güçler içindir. Onların dışındaki ihlalciler için değildir.

Türkiye de bunlardan biri. AKP yönetiminin Rusya-ABD zıtlaşmasından yararlanarak yaptıklarının ağır faturası maalesef yarın-öbürgün önümüze konulacak. Çünkü 74’te Kıbrıs Barış Harekatı deyip girdik, oradaki Türkleri güvenceye aldıktan sonra da çıkmadık, şimdi artık çıkamıyoruz. Karşılaştırma kabul etmeyecek kadar çatışmalı ve kanlı olan bu yeni duruma da Zeytin Dalı gibi barışçı bir isim koyuşumuz uluslararası hukukun vahim ihlalini örtemiyor. Görelim:

***

Dışişleri Bakanlığımız, TSK’nin Suriye’ye askerî saldırısını iki hukuki dayanakla savunuyor: 1) Meşru müdafaa ilkesi; 2) BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) terörizmle mücadele kararları. Sırayla alalım:

1) Meşru müdafaa.

BM Antlaşması Md. 51 çok özetle şöyle: “Silahlı bir saldırıya uğrayan ülke, BMGK barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alana dek, meşru müdafaa hakkını kullanır”.  

Yani, meşru müdafaa için silahlı saldırıya uğramış olmak gerek. Oysa Türkiye’nin silahlı saldırıya uğradığını söylemek biraz zor. Devletimizin sorunu o değil; güney sınırında kurulabilecek, Akdeniz’e çıkabilecek, sonra da kendisine saldırabilecek bir Kürt devleti endişesi.

Bu endişe biraz Ördek Hayri fıkrasını anımsatıyor gibi. Üstelik çok yakın geçmişte böyle bir “Kürt devleti” K. Irak’ta kuruldu ve de şu anda Ortadoğu’daki en güvenilir komşumuz: Barzani.

Peki, Hatay ve Kilis’e atılan roketler silahlı saldırı sayılmaz mı? Zor. Bu gerekçeyi kullanışımız, uluslararası toplum ve örgütler tarafından “cambaza bak” diye yorumlanıyor. Çünkü:

a) Bilumum elektronik olanaklara sahip olan TSK ve MİT bunların nereden atıldıklarını bugüne kadar kanıtlayabilmiş değil; Suriye diyen var, içeriden atılıyor diyen var;

b) Roket hikayesinin patenti, Filistinlilere karşı “meşru müdafaa” yapan İsrail’e ait. Bu durum da Türkiye’yi fazla onurlandırmıyor;

c) İnsanlar bu “hukuki gerekçe”yi biyerlerden hatırlıyor. Türk milliyetçiliğini tahrik için S. Yirmibeşoğlu ve A. Tokat gibi generallerin çok yakın geçmişte oraya buraya, hatta Kıbrıs’ta camilere bomba attırdıklarını Şubat başında uzun uzun yazmıştım.

***

2) Terörle mücadele.

BMGK’nin teröre karşı tedbir kararları var. Fakat Türkiye’nin bunları listeleyip, terörle mücadele ettiğini söylemesi kolay değil. Çünkü:

a) Batılılar terör örgütü deyince IŞİD’i anlıyorlar. Üstelik, IŞİD’e karşı tek gerçekten savaşan, K. Suriye Kürtleri. En yakın dostumuz Rusya ise PKK ve YPG’yi terör örgütü kabul etmiyor.

b) “Terörle mücadele”den IŞİD’i anlamadığımızı bizzat Erdoğan’ın ağzından Zeytin Dalı başlamadan 1 ay önce ilan ettik: “Amacımız işgal değil, terör koridorunu ortadan kaldırmak”. Nam-ı diğer, Kürt koridorunu.

c) Batılılar açıkça söylüyor: “Türkiye’nin güvenlik endişesini anlıyoruz”. Fakat derhal ilave ediyorlar: “Ama bu savunma orantılı güç kullanmalı ve ölçüyü korumalı”.

Orantılı deyince, hemen, Aziz Nesin üstadın Nutuk Makinesi kitabındaki tabirle “rakamların şaşmaz dili”ne başvuralım:

2018 başından bugüne ülkemize 52 roket ve havan düşmüş ve 3’ü Türkiyeli 2’si Suriyeli olmak üzere 5 kişiyi öldürmüş. 2017 başından hesap edersek, böyle ölenlerin toplamı 15’in altında.

Son haber: “Türkiye 700 roket atıldı dedi, BBC 26 tespit etti”. Bunların tümü Afrin’den atılmış olsa, yine de akıllara 27.03.2014’te yayınlanmış 2 numaralı ses bandı gelmeyecek mi: "Gerekirse Suriye'ye 4 adam gönderirim, Türkiye'ye 8 füze attırır savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi’ne de saldırtırız".

Oysa, Zeytin Dalı’nın başından bu yana “etkisiz hale getirilen terörist” sayısı ben bunları yazarken 3.680 idi ve artıyor. Reuters ve AFP Afrin’de bombalanan hastaneyi yazıyor. BBC, bombardıman sonucu Afrin’deki üç bin yıllık Ayn Dara Tapınağı aslan heykellerinden geriye yalnızca pençelerin kaldığını bildiriyor. 

ç) Zeytin Dalı’nda ordumuzun partneri: ÖSO. Bizzat bu örgütün çektiği videolara dayanan Ortadoğu uzmanı gazetecilere göre, bunlar “Kürtleri ve Gayrimüslimleri düşman gören eski IŞİD veya El Kaide savaşçıları”. Nitekim bu ayaktakımı Afrin düşünce ilk iş olarak Atatürk heykeli bizim için neyse Kürtler için o olan Kawa heykelini parçaladı. İkinci iş olarak da dükkanları ve evleri yağmaladı.    

d) İşimizin Afrin’le bitmediğini, sadece başladığını Erdoğan’ın ağzından 2017’den beri ilan ediyoruz: Önce ABD’nin elindeki Menbiç, ardından Irak’taki Sincar, ardından Kandil. Nihayet de, üzerinize afiyet, Kızıl Elma. Allahım, aklımı koru.

***

Espri bi yana, Suriye’yi kısmen ilhak ettik bile. Cengiz Aktar’ın derlediği bikaç haberi okuyunca, gerek meşru müdafaa gerekse terörden korunma gerekçelerimizi kimin ciddiye alacağını merak ediyor insan:

“AKP Cerablus’a gönderecek gönüllü hekim arıyor” (17.09.2016). “Türkiye’nin eğittiği polis gücü Cerablus’ta göreve başladı” (31.01.2017). “Sağlık Bakanlığı Suriye’ye yeni hastaneler kuracak” (13.02.2017). “Türkiye dünyaya mesaj vermek için Cerablus’ta askerî üs kurdu” (06.04.2017). “Türkiye’den El Bab’a 80.000 kişilik uydu kent” (23.04.2017). “PTT Cerablus’ta şube açtı” (11.10.2017).

Ve, İçişleri Bakanı S. Soylu müjdeliyor: “Azez’de, Cerablus’ta, Mare’de kaymakamımız var” (28.01.2018).

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…