Türkiye'yi korumanın yolu hukuktur, adalettir, gerisi laf-ı güzaftır..

Bir Amerikan Mahkemesinde, bazı tamahkar kişiler nedeniyle de olsa, Türkiye'nin adının böyle geçmesi güzel değil. Yurttaşlarımız buna neden olanlara karşı tepki duyuyor. Peki ne yapmalı?


Geçen haftadan bu yana New York Mahkemelerinde Türkiye'yi yakından ilgilendiren bir dava görülüyor. ABD yargı sistemi gereğince de dava, çok uzun olmayan bir süreçte sona erecek.

Davanın şu anda tek sanığı T. Halk Bankasının Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla. ABD'nin İran'a uyguladığı ambargoyu BM kurallarına aykırı yöntemlerle delme işlemlerine katılmaktan yargılanıyor.

Konu ile ilgili olarak daha önce ABD'de tutuklanmış olan Reza Zarrab adındaki kişi, geçen süre içinde Savcılık Makamlarıyla anlaşma ve işbirliği yapma yoluna gittiği için -şimdilik- tanık sıfatıyla dinleniyor.

Reza Zarrab, Türkiye'nin 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları sırasında öğrendiği bir isim. Aslında bazı çevrelerde daha önce de  tanınıyormuş ki, kendisine TC vatandaşlığı verilmiş; İran uyruklu çok genç bir adam.

Onun hakkında da, Hakan Atilla'ya benzer suçlamalar var. Ama Zarrap bu suçların baş kişisi konumunda; hem kuralları çiğneyerek haksız kazanç elde etmiş, hem de bu kazançtan -iddiaya göre- siyasi ve mali yöneticilere -ortak gibi- büyük miktarlarda 'rüşvet' vermiş. 

Dava ABD'yi, ambargonun delinmesi ve İran'a doğalgaz karşılığında gıda ve ilaç gibi ihtiyaç maddeleri yerine altın ve döviz sokulması açılarından ilgilendiriyor. Mal yerine hileli yollarla para göndermekle ambargo kuralları ve BM kararları çiğnenmiş.

Bu yöntemden Türkiye'nin zararı var, şöyle ki:

Alınan petrol ve doğalgaz karşılığında, dolaylı ve hileli yollardan İran'a altın ve döviz yerine, kurallara uygun olarak mal (gıda, ilaç ve diğer ihtiyaç maddeleri) verilecek olsa, bundan bütünüyle ülke kazanacak. 

İhracat ve dolayısıyla üretim artacak, Türkiye'de binlerce üretici ve ihracatçı kazanacak, vergi yoluyla devlet kazanacak. 
Nitekim Güney Kore bu yöntemlerle ticaret yapmış ve bu ticaretten yararlı çıkmış. 

Oysa, gerçek ihracat yerine 'hayali ihracat' yapılınca, Türkiye'de (ve İran'da) birkaç kişi kazanmış. Bu birkaç kişi de haksız kazancı aralarında paylaşmışlar. İddialar böyle.

Davanın İran'ı ilgilendiren yönünü İran takip etti. Reza Zarrab'ın ortağı, belki patronu durumunda olduğu söylenen Babek Zencani adlı kişiyi müebbet hapse mahküm etti. Şimdi haksız kazancın iadesi talep ve takip ediliyor.

Türkiye'de dört yıl önce bu suçlamalarla tutuklanan Zarrab, işin ucunun siyasilere dokunması ihtimali üzerine kısa sürede tahliye oldu.
Üstelik, Tv'lerde Türk Bayrağı fonu önünde, cari açığı kendisinin kapattığı yönünde densiz ve saygısız konuşmalar yaptı. 

Birden fazla Bakanın katıldığı törenlerle ödüllendirildi.

Kendisine madalya verilmesini önerenler oldu.

Devletin tepesi tarafından "hayırsever bir iş adamı" olarak tarif ve taltif edildi.  

Şimdi bu Reza Zarrab, ABD Mahkemesinde konu ile ilgili "itirafçı" statüsü ile tanıklık yapıyor. Tanıklığı sonucunda, az ceza ile kurtulmanın ve korunma altına alınmanın hesaplarını yaptığı anlaşılıyor.

İran'daki davanın gidişinin ve kendisi için hiçbir yerde yeterince güvence görememiş olmanın, onu böyle bir anlaşmaya ittiği düşünülebilir. 

Davanın şu ana kadarki safhasında Zarrab'ın Türkiye'deki siyasi ilişkileri hakkında söyledikleri birer 'atfı cürüm' niteliğinde. Muhtemel ki, ABD Savcılığı bu iddialar üzerine yeni bir dava açacak. Bu iddialarla, bazı olaylar, belgeler ve bulgular arasında somut bağlar kurulabildiği ölçüde bu yeni dava önem ve ciddiyet kazanacak.

Ancak davanın şu aşamasında, suçu -neredeyse- kesinleşen bir kişi var: O, bir kamu bankasının eski genel müdürü. 
Sadece Zarrab değil, bu bankanın -avukatlarını Türkiye'nin tuttuğu- Genel Müdür Yardımcısı da (Zarrab'ın ifadesinden önce), bu kişinin "utanmazca ve defalarca rüşvet aldığını" söyledi.

Zarrab da bu iddiayı kuvvetlendiren açıklamalar yaptı.

Adı geçen genel müdür, 17 Aralık'ta evinde yapılan aramada, ayakkabı kutularında milyonlarca dolar bulunan kişi. Paraların niteliği ile çeşitli açıklamalar yapıldıktan sonra, para faiziyle kendisine iade edildi.

Şimdi bütün olaylar, buluntular ve ifadeler suçu açık ve kesin olarak kanıtlıyor. Bunun aksini ancak, olay tarihinde kamu görevlisi olan bu kişiden milyonlarca vekalet ücreti alırken vicdanında soru işareti oluşmamış olan -böyleleri varsa- profesyonel savunucular söyleyebilir.

Bir Amerikan Mahkemesinde, bazı kişilerin tamahkar ilişkileri vesilesiyle de olsa, Türkiye'nin adının geçmesi elbette güzel değil; hepimiz için  incitici, onur kırıcı. Türkiye Cumhuriyetinin bütün yurttaşları bu görüntüden büyük üzüntü ve buna neden olanlara karşı haklı ve büyük tepki duyuyor.

Bu dava, belli çevrelerde Türkiye'ye karşı güdülen bir hesaplaşma arayışının fırsatı olarak da görülüyor olabilir. Ancak, yaşanan ve herkesçe bilinen somut olaylar karşısında, somut ve vicdanları rahatlatan bir adım atmadan, kendimizi de, dünyayı da hiçbir şeye inandıramayız.

O nedenle Türkiye, bir hukuk devleti olduğunu ve haksızlık ve yolsuzluklara müsamaha göstermediğini kanıtlayacak birkaç adımı  acilen atmak zorundadır
Örneğin:

  • Adı geçen Banka Genel Müdürü hakkında derhal yeniden soruşturma açılmalıdır.
  • Bu kişinin evinde arama ve hakkında takibat yapmaktan ötürü suçlanan ve yaptırıma uğrayan emniyet ve adalet mensupları varsa, ortaya çıkan yeni deliller karşısında bu kişiler yeniden yargılanmalıdır.
  • Bu genel müdür hakkında verilmiş bulunan takipsizlik, tahliye ve benzer kararlar ve dosyalar yeniden incelenmeli, kayırma vb işlemler olup olmadığı araştırılmalıdır.

Bu adımlar, 30 yaşında bir 'Acem'in, Türkiye'nin başına sardığı bu beladan tümüyle kurtulmaya yetmeyebilir. Ama bu adımlar Türkiye'nin iddiadan öteye geçen, somut kanıtları olan olaylar karşısında tavır aldığını gösterir.
Yapmamız gereken Türkiye'nin bir kabile devleti olmadığını, yedi düveli kendisine düşman gören bir korku içinde de yaşamadığını dosta düşmana göstermek, hukuku işletmektir.

Zarrab'ın itirafları ya da iftiraları Türkiye'yi zedeleyemez; onun beyanları ancak geçmişte ona hak etmediği itibar ve iltifatta bulunanları ilgilendirir, üzer veya düşündürür.

Ama hukuk işlemez, hukuka buyruk egemen olursa, Türkiye o zaman dünya önünde inandırıcılığını yitirir, saygınlığı zedelenir. 

Her işin başı hukuku işletmek, adaleti yeniden baş tacı yapmaktır.

Bu adım bile atılmazsa, bu davanın Türkiye'ye karşı bir komplo, bir tuzak, bir iftira olduğuna kimseyi inandıramazsınız.
Çünkü birilerini inandırmak için, söylediğinize önce sizin inanmanız  gerekir. 

Efendiler, unutmayalım bu vatan hepimizden önemlidir. 
Yoksulların çocukları sınır boylarında canlarını veriyor, şehit oluyor.
Varsılların vereceği hiç mi birşey yok?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…