Artı Gerçek

'Bu kalp kırıklığı nasıl tedavi olacak?'

'Çok küskün insanlar oluştu bu şiddet ikliminde. Bu kalbi kırıkların kalbini onaracak, onları yeniden topluma katabilecek, yaşamlarını sürdürebilecek bir kurguya, mantığa ihtiyaç var.'


Şeyhmus Diken, kadim ve acılı bir coğrafyanın yazarı, vakanüvisi, hikâye anlatıcısı. Diyarbakır'ın edebiyattaki en önemli isimlerinden. Kentine kendi deyimiyle 'körlemesine' bağlı. Şeyhmus Diken'in yaklaşık bir ay önce 'Ahım Var Diyarbakır' adlı bir kitabı yayımlandı ve yirmi günde ikinci baskısı yapıldı. Şeyhmus Diken'le buluştuk ve hem kitabı hem de Diyarbakır'daki ruh hali hakkında konuştuk:

İshak Karakaş: Şeyhmus Diken, siz Diyarbakır'ın yazarısınız. Yani Diyarbakır'ın insanını, halklarının serüvenini, tarihini, taşını, toprağını anlatıyorsunuz ve bunu çok iyi yapıyorsunuz. Sizi kamuoyu yakından tanıyor. Şimdi bir kitabınız daha yayımlandı: 'Ahım var Diyarbakır'. Nasıl oluştu bu kitap?

Şeyhmus Diken: Aras Yayıncılık'ta 2011 yılında 'Gittiler İşte' diye bir kitabım çıkmıştı. 'Gittiler İşte' yayımlandıktan sonra, o yıllarda biliyorsunuz, Diyarbakır'da Surp Grigos Ermeni kilisesinin restorasyonu söz konusuydu. O restorasyon nedeniyle, yani aslında genel olarak Türkiye'de işte, coğrafyasında olumlu bir rüzgâr esiyordu. O rüzgâr nedeniyle coğrafyadan ayrı düşen farklı kimliklerdeki insanlar, yani çeşitli kimlik, çeşitli dini ve çeşitli mezhepten kimlikleri üzerinden kendi varlıklarını sürdüren şahsiyetler yeniden kente ve coğrafyaya dönmenin arayışı içindeydiler, hesabı içindeydiler. Tam o döneme denk gelmişti 'Gittiler İşte'. Kitabın çıkışı yine bir Tüyap Kitap Fuarı, Diyarbakır Kitap Fuarı'na denk gelmişti. İşte fuarda çok ilgi görmüştü, o fuarda kitap imzalatmaya gelenler ısrarla "Geldiler İşte'yi ne zaman yazacaksın abi?" ya da "Geldiler İşte'yi ne zaman yazacaksın hocam?" diye ısrarla sormaya başlamışlardı. Ben de o zaman dedim ki, "Ya, rüzgâr bu şekilde iyi eserse, ılıman eserse, birkaç yıl içerisinde umuyorum ve diliyorum ki, gelenlerin rüzgârı üzerinde bir 'Geldiler İşte' kitabı da yaparız." Fakat siz de biliyorsunuz ki, 2014'le beraber hendekli, barikatlı, sokağa çıkma yasaklı çok ters bir rüzgâr esti. Hem coğrafyada hem de Türkiye genelinde. Bu ters esen rüzgâr ister istemez bizim 'Geldiler İşte' gibi kitap projemizin de hayal mahsülü olmasını tırnak içinde beraberinde getirdi. Ve o da suya düştü. Ama ben tabii yaşanan bu tragedya üzerinden çeşitli deneme metinleri ısrarla yazmaya başladım. Yani işte bu hendek barikat, sokağa çıkma yasağı, ölümler, sürgünler, kent yıkımı, sokak savaşları, bütün bunlar üzerinden hep Diyarbakır'da yaşadığım için kısa bir film şeridi gibi yüzyıl, belki de seksen yıl, yüz yıl, elli yıl önce yaşanmış da birilerinin bize anlattığı ama aslında birilerinin bize anlatmadığı, birilerinin yaşamadığı, bizzat bizim yaşadığımız bir hikâyenin flu görüntüleriyle tanık olduk bir anlamda.

Ahmet Tulgar: O süreçte Diyarbakır halkı olanlara tanık oldu ama biraz uzak mı durdu sizce? Psikoloji neydi o zaman toplumda?

Şeyhmus Diken: Öyle bakmamak lazım. Tabii siz dışarıda yaşadığınız için, İstanbul'dan ya da başka bir şehirden baktığınızda öyle gibi gelebilir insana ama dünyanın neresinde bir savaş, fiili bir savaş yaşanırsa sivil halk mümkün olduğu kadar en az zararla atlatmak için kendini kenara, köşeye çeker. Bu doğal bir şey, çünkü adamın elinde silah külah, hiçbir şey yok, eh, ne yapsın yani sokaktaki vatandaş. Politikleşmiş şahsiyetler üzerinden, hatta onların da dışında, elinde silah olan politikleşmiş insanlar ile devletin güvenlik güçleri arasında yürüyen bir şeydi, şiddet iklimiydi. Ve dolayısıyla böyle bir iklimde her halükârda sivil vatandaş arada derede kalıp sıkıntı yaşayabilirdi.

Ahmet Tulgar: Evet, anlıyorum.

Şeyhmus Diken: Yaşadı da nitekim birçok insan. Çünkü sivil ölümlerine de kent tanık oldu. Bütün bunlar tabii yaşanınca ister istemez işte böyle bizim gibi coğrafyada yaşayan, eli kalem tutan insanlar da bir yerlerinden, kenarından, köşesinden teyelleyerek bir şeyler yazmaya çalıştı. O dönemde daha önce yaptığım gibi yine şahsiyetler, kişilikler, mekânlar, yaşanmışlıklar üzerinden deneme metinleri her zamanki üslubumla yazmaya başladım. O deneme metinleri de ham haliyle, yani ilk halleriyle bir şekilde gerek internet medyasında gerek yazılı medyada yayımlandı zaten. Benim zaten kendime has bir üslubum var. O deneme metinlerini yazarken bunları ileride kitap olacak şekilde yazarım. Yani hiçbir zaman öyle "sıradan bir gazete makalesi gibi yazayım da  bugün okunsun üç gün sonra da unutulsun", öyle değil, üzerinde bir kuyum titizliğiyle çalışırım yani. Okumalar yaparım, görüşmeler yaparım, öyle olur ki bir deneme metni için on kitap okuduğumu, onlarca kişiyle görüşme yaptığımı, yirmi gün, bir ay sonra ancak o metni yazdığımı bilirim. Böyle çalışırım.

İshak Karakaş: Bu kitabınızda da böyle metinleriniz yer alıyor, öyle mi?

Şeyhmus Diken: Nitekim çalışma bitti, bittikten sonra da üzerinden yaklaşık bir yıllık bir zaman dilimi geçti. Ve oturup bunu kronolojik bir düzen üzerinden ve yeniden kimilerinin o güncel olan ifadelerini yaygınlaştırarak, genelleştirerek, zamana yayarak bir kitap boyutu içerisinde yeniden dizayn ettim, sonra söz verdiğim üzere, çünkü eğer 'Geldiler İşte'yi de yazarsam, onu da 'Gittiler İşte'yi yayımlayan yayınevine, Aras'a göndereceğim sözünü vermiştim. Ve Aras'a yine gönderdim.

İshak Karakaş: Adı niye 'Geldiler İşte' olmadı?

Şeyhmus Diken: Başka bir isim düşünmüştüm. Fakat kaderin cilvesine bakın ki 2014 yılında Diyarbakır'da sergi açan Berç Arabyan isimli bir Ermeni sanatçının fotoğrafları Aras'ın arşivinde duruyor, o fotoğraflar da Diyarbakır sokaklarının fotoğrafları, Berç'in fotoğrafları üzerinde çalışırken fotoğraflar üzerinde bir duvar yazısı dikkati çekiyor, duvar yazısında da "bir ahım var Diyarbakır", bana bunu gönderdiler, işte genel yayın yönetmeni Rober Koptaş'la kitabın editörü Onur Koçyiğit, dediler "abi, biz bu kitaba 'Bir Ahım Var Diyarbakır' isminin uygun olacağını düşünüyoruz", ben de dedim, "çok iyi düşünmüşsünüz, o zaman ben size önerdiğim isimden vazgeçiyorum, yalnız 'bir'i atalım, çünkü bizim yüzlerce, binlerce ahımız var, dolayısıyla 'Ahım Var Diyarbakır' olsun adı", uygun bulduk ortak kararla, 'Ahım Var Diyarbakır' ismiyle kitap yayımlandı.

İshak Karakaş: Sizin kitaplarınızda yaşamış kişileri anlattığınız çok güzel portreler olur. Bu kitapta da var mı?

Şeyhmus Diken: Şimdi kentin sicilindeki şahsiyetler var, mesela Sami Hazinses var, ayrıca şeydir bu, sadece Diyarbakır'a ait şahsiyetler değil, yani çevre illerde, örneğin Mardin'de, Nasra Teyze var, Nasra Şimmeshindi, o şeyleri, bezlerin üzerine ikonalar, figürler yapan şahsiyet. Nasra Teyze var, yine mesela Sami Hazinses var, William Saroyan var Bitlis'ten, bölgeden çok şahsiyetler var, bir dolu şahsiyetin şeyi var, hikâyeleri var. Yani coğrafyanın bütün kimlikleri var. Yani Ermenisi, Süryanisi, Kürdü, Türkü, Ezidisi, Alevisi. Ve sadece şahsiyetler üzerinden değil, hayat üzerine, coğrafya üzerine yazılmış kimi kitaplar üzerinden deneme metinleri var, onların analizi var, ayrıca kimi filmler var, filmler üzerinden okumalar var, bunların hepsi bir şekilde coğrafyayla illiyet bağı üzerinden bir edebi çalışma diyelim buna.

İshak Karakaş: Kitabınız yayımlandıktan sonra neler söylendi size?

Şeyhmus Diken: Çok beni onore eden şeyler de yaşadım kitap yayımlandıktan sonra. Daha dün Cizre'nin eski belediye başkanı Sabri Vesek beni aradı, dedi ki, "ben çok iyi bir edebiyat okuruyum, sevgili Şeyhmus, senin metinlerini okuduğum vakit Çehov'un hikâyeleri" dedi, "aklıma geldi. Hikâyevari gündelik hayattan yaşanmışlıkları" dedi "bizimle buluşturmuşsun."

İshak Karakaş: İmza günleri, etkinlikler yapıyorsunuz. Oralarda okurların tepkisi nasıl?

Şeyhmus Diken: Tepkiler çok olumlu, yani biliyorsunuz öyle sıkıntılı bir dönem yaşadık ki, yani bu Kanun Hükmünde Kararnameler'le, Olağanüstü Haller'le, hem coğrafya hem de ülke hayli sükuta erdi diyelim tırnak içinde, hayli sükuta erdi hem de, yani sesi çıkmayanların, kalemi işte adresine ulaşmayanların şeyi haline bir anlamda dönüştü. Böyle bir dönemde aslında çok da provokatif olmayan, çok da tırmalamayan, naif kalemlere aslında bugünlerde ihtiyaç var, çünkü öyle tırmalayıcı kalemler maalesef adresine ulaşmıyor, derdini yeterince anlatamıyor, biraz böyle yumuşak üsluplu, naif kalemle hikâyenizi anlatmak durumundasınız. Ben de biraz o yöntemi seçtim. Zaten daha önceki kitaplarımı okuyanlar da biliyorlar, öyle bir üslubum var. Doğrusu okuyanlar, bu yirmi günlük, bir aylık zaman dilimi içinde dönüşlerinde aynı şeyleri hep söylüyorlar. Daha erken, bakacağız.

Ahmet Tulgar: Diyarbakır'a çok bağlısınız. İnsanına da, taşına, toprağına da. Sur'daki yıkım sizi nasıl etkiledi?

Şeyhmus Diken: Kötü etkiledi. Şimdi açık konuşmak gerekirse daha önceden de işte, bilirsiniz benim kente dair, coğrafyaya dair körlemesine amiyane tabir ile bağlılığımı, mesela ben bundan birkaç yıl öncesine kadar kentten bir şekilde ayrılıp gidenlere çok tepkici davranırdım, "neden bırakıp gidiyorsunuz Diyarbakır'ı, gitmemeniz lazım, bir hikâyeniz varsa, kasaplık yapacaksınız burada yapın, bakkallık yapacaksınız, kahvecilik, ciğercilik, işte aktörlük, sinemacılık, yazarlık, gazetecilik, ne yapacaksanız memleketinizde yapın" derdim, fakat bu son yaşananlardan sonra açık konuşmak gerekirse biraz kent kimliğinin zedelendiğini, dejenere olduğunu, ciddi ölçüde tahribata uğradığını görünce bu bende derin bir yara açıyor açıkçası. Artık ben kentten ayrılanları horlamıyorum. Hatta kendim bile zaman zaman "ben burada niye yaşıyorum?" diye sorusunu, yaralayıcı bir soru bu, benim açımdan çok yaralayıcı, yapamayacağımı da biliyorum, kentten ayrılamayacağımı, ama buna rağmen kendi kendime bu soruyu zaman zaman sorduğumu da buradan size itiraf etmiş olayım.

İshak Karakaş: Sizce gidenler mutlu mu?

Şeyhmus Diken: Değiller tabii ki. Terk edenler nasıl mutlu olsun ki yani? Gittikleri yerlere kendi sorunlarını beraberce götürüyorlar. Ve oralarda bir şey gibi, hani o nilüfer çiçeği dediğimiz çiçek var ya, kökü olmayan, suyun üzerinde yüzen, ama güzel görüntü veren bir çiçek, yani şimdi bugün Almanya'ya, Avrupa'ya gidenlerin görüntüleri maalesef öyledir. Baktığınız vakit, çok rahat yaşadıklarını, akşam kafalarını yastığa çok rahat koyduklarını zannediyorlar ama orada hiçbir kökü olmayan, hani çok böyle sonbaharda ya da ilkbaharda bir ağacı dallarından budarsınız ya, ama kökü nerededir, kökü derinlerdedir, işte öyle bir kök meselesidir bu kök, o sebeple birkaç aylığına ya da birkaç yıllığına değil, yirmi yıl, otuz yıl da kendi toprağından uzakta kalan insanlar için o hüzün her zaman, uzak düşmenin hüznü her zaman vardır yani.

İshak Karakaş: Hep söylüyoruz ya, "Şeyhmus Diken Diyarbakır'ın taşıdır, toprağıdır, sesidir, rengidir, şahididir, tanığıdır", Diyarbakır sokaklarını, özellikle Suriçi'ni gezdiğinizde neler hissediyorsunuz? Oradaki halka konuşuyor musunuz, ne diyorlar size?

Şeyhmus Diken: Şimdi mesela kitapta öyle bir bölüm var, ben o 2016'nın Mart sonunda, hani "sokağa çıkma yasağı artık bitti" dedi ya Ahmet Davutoğlu Diyarbakır şeyinde, Ulu Camii önündeki meydanda, o tarihlerde şeyde, Suriçi'nde dolaşırken bir esnaf arkadaşla karşılaştım, adı da var, şeyi de var kitapta, okuyanlar görecek, o arkadaşla sohbet ettiğimde sordum, dedim ki, "ne olacak" dedim "bu, hangi ruh hali içindesiniz?", bana dedi ki, "abi" dedi, "insanın evi yıkılırsa çalışır, birkaç yılda yeni bir ev kendine yapabilir, işyeri tahrip olursa" dedi, "onu da" dedi, "çalışır, yeni bir iş yeri kurabilir" dedi, "ama" dedi, "bizim kalbimiz kırıldı abi" dedi. "O sebeple biz iki tarafa da" dedi, "kırgınız." Bu kalp kırıklığı nasıl tedavi olacak? Bence işin asıl candamarı buradadır yani. Çok kalbi kırık ve küskün insanlar oluştu bu şeyde, bu şiddet ikliminde, iki üç yıllık şiddet ikliminde, bu kalbi kırıkların kalbini onaracak, onları yeniden topluma katabilecek, yani insan şeyi, psikolojisi üzerinden çalışma yapacak, ama olumlu manada çalışma yapacak, öyle bir toplum mühendisliği gibi değil, çalışacak bir mantığa da açıkçası ihtiyaç var, sadece siz orada diyelim ki yıkılan binaların yerine amorf, şekilsiz, Diyarbakır kültürüyle, kimliği olmayan, kimliğiyle alakası olmayan evler yapılıyor, adına da 'Diyarbakır Evi' deniyor, biz ona da karşı olduğumuzu ve öyle Diyarbakır Evi olamaycağını da anlattık. Sadece mantık bina yapmak üzerinden, yani o insanların da yeniden toplum içerisinde yer alabileceği, yani işiyle, gücüyle, hayatıyla, tekrar bir şekilde yaşamını sürdürebileceği bir kurguya, bir çalışmaya ihtiyaç var.

Ahmet Tulgar: Demin kalp kırıklığından söz ettiniz, bunun tamiri nasıl mümkün olacak, bir merciden mi gelmesi gerekir onarıcı olan her neyse?

Şeyhmus Diken: Şimdi kalp kırıklığının tamiri şöyle, bizim ülkemizde maalesef şöyle bir mantık vardır: Devlet bir şeyi yapmak istediği vakit, mesela sivil toplum örgütlerine ya da şahsiyetlere, kimseye sorma gereği duymaz. Doğrusunu kendisi bildiği için doğru bildiği şekilde yapma yoluna gider. Oysa bu gibi büyük tahribatların yani insanların yaşam dünyasında ve yaşam alanlarında büyük tahribatların yaşandığı dönemlerde aslında toplumla birlikte karar mekanizmalarının hayata geçmesi gerekir, yani hegemonik bir devlet mantığıyla "doğruyu ben bilirim, dolayısıyla uygularım, yaparım" mantığıyla yürüdüğünüzde çok ciddi yanlışlar yaparsınız.

İshak Karakaş: Yani bu yeni sürece halkın, sivil toplum örgütlerinin katılmasının gerektiğini söylüyorsunuz. Peki, bu kayyum sürecinde bunun mümkün olması zor değil mi?

Şeyhmus Diken: Tabii öyle de, biz bunun böyle olmaması gerektiğini söylemek durumundayız. Çünkü yani sen zaten "sorun yok, tamam yapsınlar, ne iyi, ne güzel" dersen, zaten mesele yok. Biz öyle demiyoruz, demek de istemiyoruz, "öyle olmamalı" diyoruz. Çünkü eğer bu toplum yeniden yaralarını saracaksa, yeniden hayata bir noktadan başlayacaksa, bu başlayacağı noktanın ya da nasıl bir hayat kurgulayacağı meselesinin oturup yeniden kurgulanması gerekir, tasarlanması gerekir. Bu da tek başına devlet politikalarıyla olabilecek bir iş değil diyorum yani.

İshak Karakaş: Çatışma ortamı, patlayan silahlar, havalanan veya inen uçaklar, bunlar çalışmalarınızı nasıl etkiliyor?

Şeyhmus Diken: O artık bizim rutinimiz. Tabii yani, o artık bir rutindir yani.  O yeni bir şey değil ki, senelerdir, uzun yıllardır coğrafya aslında şiddet iklimiyle haşır neşir olan bir yapıda. Bir anlamda alıştık öyle bir yaşantıya.

Ahmet Tulgar: Barış umudu taşıyor musunuz? Ne olması gerekiyor barış olması için?

 

Şeyhmus Diken: Yani ben elbette, ben, beni bilen arkadaşlar bilir, ben genellikle yani yarıya kadar dolu bardağın boş tarafını değil dolu tarafını hep görmeye çalışan, o nedenle en karanlık anlarda bile işte barışı hayal ederek yaşamanın gerekliliğine inanan bir yapıya sahibim. Bu sebeple ben buna inanıyorum, çünkü mesela şimdi bugünden dönüp işte hemen yakın tarihin gerisine baktığımızda aslında bu işin hâlâ bu ülkenin gündeminde olduğunu, yani bu şiddet ikliminin, Kürt meselesinin demokratik çözümü anlamında yeniden hayatiyet bulmasının elzem olduğunu, şart olduğunu herkes görüyor ama bunun yöntemi konusunda, nasıl olacağı...

Ahmet Tulgar: Herkes görüyor mu sahiden? Keşke.

Şeyhmus Diken: Bütün toplum görüyor kanaatime göre. Çünkü hâlâ bu sorun orta yerde duruyor.

İshak Karakaş: Peki, niye bu kadar çok savaş narası atılıyor siyasette, medyada? Ya da barış bildirisi imzacısı akademisyenlerin yargılanması?

Şeyhmus Diken: Ama dünyanın her yerinde, şimdi dünyanın her yerinde böyle bu tip sorunların, yani halklar arasında problemlerin, işte talepkârlığın ve talepkârlıktan kaynaklanan işte sıkıntıların, çatışmaların, sorunların yaşandığı dünyanın bütün coğrafyalarında mekanizma biraz böyle işlemiş yani.

İshak Karakaş: Tabii ki barış elzem ve barış isteyen büyük bir çoğunluk mevcut da bu bütün toplumu kapsıyor mu acaba?

Şeyhmus Diken: Ben savaş isteyenlerin öyle büyük bir şey tuttuğunu, büyük bir kesim oluşturduğunu zannetmiyorum. Çünkü savaşın ve şiddetin bu şekilde devam etmesi toplumda ciddi kırılmalara da neden oluyor. Yani işte bunu izlediğimizde görüyoruz yani, ekonomik açıdan, toplumsal açıdan bir sürü sıkıntı yaşanıyor. Şimdi bu sıkıntıları aşmanın yolunun aklı selim sahibi herkes, yine herkes diyorum, aklı selim sahibi ama, onu ekliyorum önüne, yeni bir barış sürecinden geçtiğini biliyor. Bunun yöntemi konusunda işte sıkıntı var. Çünkü siyaset yapanların tarzı siyasetleri bir takım şeylerin önünde engeldir.

İshak Karakaş: Madem barıştan bu kadar söz ettik, gerek okurlarınıza gerekse topluma nasıl bir barış mesajı vermek istersiniz?

Şeyhmus Diken: Yahu şimdi barış şöyle, biz bu Diyarbakır üzerinden coğrafyanın ve Kürt halkının yaşadığı ahların bir anlamda tanığı olduk. Yani bu ahların bir şekilde yerde kalmaması lazım. Bu ahların bir şekilde yerini, işte yeni süreçte bir barış süreciyle taçlanması gerekir. Ancak bu yaralar, bu kanayan yaralar böyle çözülür. Ben yakın zamanlarda Abbas Kiyarüstemi'nin 'Rüzgâr Hepimizi Kucaklayacak', 'Sarmalayacak', adını (Rüzgâr Bizi Sürükleyecek') şu anda tam hatırlayamıyorum, bir filmini izledim, 1999'da yapılmış bir film, tam bu benim 'Ahım Var Diyarbakır'a oturacak bir şey, filmde bir kahraman var, köye geliyor, geldiği köyde ona bir hikâye anlatıyorlar, diyorlar ki, "köydeki kadınların yüzünde kendi elleriyle yüzlerini tırmaladıkları derinlemesine, hayatları boyunca kalacak olan tırmalama izleri var" diyor, "ve her kadın bir başkasından daha çok yas tuttuğunu ifade edebilecek kadar yüzünü tırmalıyor." Hikâye böyle. Şimdi bizim yüzlerimizde kendini göstermeyen tırnak, tırmalama izleri var, işte biz bu tırmalama izleriyle yüzleşiyoruz, ahları bu şekilde tarif ediyoruz, anlatıyoruz. Biri bizim bu tırmalama izlerimizi, kendi yüzümüzde de yarattığımız tırmalama izlerimizi tedavi edecek, onaracak, işte yapılarımızı restore edecek, hayata yeniden böyle olumlu anlamda başlayabileceğimiz bir metanetle işte davranmaya zorlamalı bizi, teşvik etmeli ve biz de buna "evet" demeliyiz.

İshak Karakaş: Bundan sonraki projeleriniz nedir?

Şeyhmus Diken: Ahlara devam, ahlar devam ettikçe ahlara devam. Ahsız, vahsız bir hayat istiyoruz. Umarım yeni kitaplarımız, çalışmalarımız ahsız, vahsız kimlikler üzerinden bir hayata, bir metinler yumağına dönüşür. 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…