Artı Gerçek

Ali Nesin ödülünü çaldırmaz, unutur!..

O Matematik Köyü'nün tatil köyü havasında mimarisini gördükten sonra kendi kendime 'Babam keşke burayı görseydi, nasıl da gururlanırdı' dedim yıllarca.


Babamı kaybettiğimizden beri bize en çok söylenen tümce "Keşke Aziz ağabey yaşasaydı da bu günleri görseydi..." Oysa bu bana hep ters gelir, sadistlik gibi bişey, bunca faşizmi insanın görmesini istemek nasıl bir duygudur, hep merak etmişimdir. Neymiş, ne kitaplar yazarmış, bırak da o kitap yada o kitaplar eksik olsun, o günleri yaşamamak için bişeyler yap, demokrasinin ve barışın biran önce gelmesi için uğraş, uğraş ki onu yaşayan çocukların, torunların hissetsin, çoluk çocuğun öldürülmesi de kitap olmasın, kaldın.

Ama benim de "Keşke babam yaşasaydı" dediğim anlar var tabi. Bunu en belirgin Matematik Köyü'nü ziyaret ettiğimde hissettim. Yapılanları zaten biliyorsunuz, o yüzden okulun yararlarını yazmayacağım, o Matematik Köyü'nün tatil köyü havasında mimarisini gördükten sonra kendi kendime "Babam keşke burayı görseydi, nasıl da gururlanırdı" dedim yıllarca.

Bir de geçen akşam çok kuvvetli şekilde hissettim bunu, Ali matematiğin Nobel'i olan matematik ödülünü aldığında geçmişe gittim. Beni rahatlatan tek şey, babamla, Nesin Vakfı'nda bir serin sonbahar akşamı, bahçede yemek yerken bunu konuştuğumuz oldu. İkimiz de Ali'nin bu ödülü önünde sonunda alacağını biliyorduk ve konuşurken sanki o an alıyormuş gibi gözlerimiz nemlendi. Bunu Ali'ye hiç anlatmadım, belki kendisi de buna yakın bir konuşma yapmıştır. Anlatmadım çünkü bu konuşmalar bir istektir ve her zaman gerçekleşemeyebilir ve Ali o zaman kendisini mecbur hissedebilir ve bu her insanı zorlar.

Ne tesadüf ki babama Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday yapıldığı açıklandığı sürede de evdeydim ve babama 1 yıl dünyada dolaşması önerildi. Tam yılını anımsamıyorum ama Nesin Vakfı yeni oluşuyordu, babam binaların biran önce yapılması ve çocukların alınması için didiniyordu ve akşam yemeğinde "Benim Nobel almak için 1 yıl zamanımı boşa harcayacak lüksüm yok" demişti. Bu tür kulis olaylarını ne ben ne de babam küçümsediği için söylemiyorum bunu, o sadece çocuklara öncelik verdiği için bu kararı almıştı. Sanırım ölüm hissi insana 60'lı yaşlarda geliyor, babam düşünü kurduğu cıvıl cıvıl çocukların oynadığı Nesin Vakfı bahçesini biran önce görmek istiyordu. Birgün kuruluşunda ölümüne kadar yanımızda olan Hüseyin Usta'yla babamın Nesin Vakfı inşaat projelerini, baş başa verip nasıl kendi istemlerine göre değiştirdiklerini uzun öykü olarak yazmak istiyorum. Sevgili Aydın Boysan'ı ikisi yazar yaptı, Aydın Ağabey projesinin değiştirildiğini görünce gülerek babama "Sen benim gibi mimarın projesini değiştirebiliyorsan ben de kitap yazmaya başlarım" demiş ve yazmıştı.

Ali'yle 25 yıl ayrı ülkelerde yaşadık, sadece 1974 yada 75 yılında 6 ay Lozan'da aynı okulda beraberdik ve aynı odayı paylaştık. Bunca ayrı yaşamaya karşın Sevan Nişanyan Matematik Köyü'nün varolduğu araziyi bulduğunda Ali'nin yanındaydım ve gece orayı anlatırken Ali'nin gözlerinde babamın Vakfı anlatırkenki ifadesi vardı, kendi kendine düşünü mü seslendiriyordu, bana mı anlatıyordu, onu çözmek zordu, sadece onunla beraber o an çekilmemiş filmi izledik beraber.

Ali'yle beraber İran kürdü matematikçi Koçer Birkar da ödül almış ve aldıktan yarım saat sonra ödülünü çaldırmış. Bu haberi okuyunca beni bir gülme tuttu ki sormayın, eşim Hilal krize girdim sanmış olmalı ki bu sevindirici haber karşısında böyle gülmemi yadırgadı ve bana şüpheli şüpheli bakmaya başladı.

Kendime gelince açıkladım tabi ki, Ali'nin ödülü çaldırmayacağını ama kendisi taşırsa, sevgili Özlem yanında olmazsa, biyerde unutur da gelir dedim. En önemlisi birisi görmek isteyene kadar da unuttuğunu unutur.

Lozan'daki odamızdayız, Ali'nin canı sıkkın, küçücük odada volta atıyor. Ne olduğunu sordum, meğerse Fransa'ya okul takımıyla maça gitmesi gerekiyormuş. Ne var bunda, diye sordum ama Ali pasaportunu biyerlerde unuttuğundan nasıl gideceğini düşünüyor. Ve Ali'yle ilk ortaklaşa sahtekarlığımız o gece başladı, Ali Fransa'ya benim pasaportumla gitti. Meğer adı konmayan Avrupa Birliği o dönemde başlamış, sınırda pasaport filan sorulmamış.

4 ay sonra Türkiye'ye tatile gideceğiz, bu sefer durum tersi. Ben pasaportumu kaybettim ve nasıl gideceğimi düşünüyorum. Yaşamda kimileyin tesadüfler vardır ya, çok işe yarar, işte bu tesadüf o gün çok işimize yaradı. Nedenini bilmiyorum ama annemle babam bize aynı gün için 2 bilet göndermişler ama biri Türk Hava Yolları, diğeri İsviçre. Benimki sabah, Ali'ninki öğleden sonra. Ben Ali'nin biletini aldım ve doğru Cenevre başkonsolosluğuna. O zaman başkonsolos annemin liseden sınıf arkadaşının eşi. Bana pasaport veremedi ama geçiş kağıdı verdi, ben de öğleden sonraki uçağa ucu ucuna yetiştim. Annemle babam hangimize hangi uçaktan bilet aldıklarını unuttuklarından, yaşam normalmiş gibi davrandılar bize, bize bu ikinci dolandırıcılığımızı sır gibi sakladık. Ali, Ahmet Aziz Nesin biletiyle, ben de Hüseyin Ali Nesin biletiyle uçtuk. Şansımız varmış ki Ateş Ağabeyim o sırada İtalya'da, çünkü bu sistemin üçlü kombinezonu oldukça zor.

Moskova Nazım Hikmet'in mezarında Ali Nesin, Aziz Nesin, ben ve Annem Meral Çelen. 

Anlayacağınız dalgınlık bizim ailenin genetik bir yapısı. Yıl 1971 ve ben 14'üme girmeden İngiltere'ye gittim okumaya. 1 yıl sonra da Ali Lozan'a geldi. 1972 yılında, 18 Kasım'da akşam etüdünde okul müdürü geldi ve bana bir telgraf olduğunu söyledi. Bunca yıl geçti, hâlâ yazarken kalbim sıkışıyor, çünkü benim 18 Kasım'la hiçbir şahsi bağlantım ve alıp veremediğim yok. Kanter içinde odasına gittim ve gözlerim nemli okumaya başladım, "Oğlum, doğum günün stop, kutlu olsun stop, annen stop baban stop" Tahmin ettiğiniz gibi annemle babam Ali'yle benim doğum günümü karıştırmış, 12 gün sonra, yani 30 Kasım'da da Ali'ye bir kutlama telgrafı göndermişler.

Bununla kalsa iyi, Ali Lozan'da ben Exeter'deyim. Annem bana geldi ve oradan Ali'ye gitti. Ben yalvarıyorum anneme Ali'ye gitmesin diye, o kıskandığımı sanıyor, bense annemin olası başına gelecekleri düşünüyorum ve beni terler basıyor. Olan olmuş tabi, yıllarca güldük buna, Ali annemi yolcu ederken yanlış trene bindirmiş ama tren hareket eder etmez farkına varmış. Tren gidiyor, Ali koşuyor, annem pencereden bakıyor, sanıyor ki Ali anneme henüz doyamadı, ne duygusal çocuk, bitürlü ayrılamıyor, diye düşünüyor. Oysa Ali bir avazı yerde, bir avazı yukarıda bağırıyor, "Anne, anneciğim, inmeye çalış, yanlış trene bindirmişim seni..." 

İşte dediğim gibi, Ali'nin aldığı ödüle birisi o an sahip çıkmazsa Ali çaldırmaz ama bir kenarda unutabilir. Ben mi gitsem acaba diyorum, onun yerine ben kaybetsem... İyi de, ben bunca aile sırrını size niye anlattım, bak işte bunu unuttum.   

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…