Artı Gerçek

Darbelerin benden götürdükleri

Babam sevmekle beğenmek farklı derdi. Ben de sevmekle kopmak farklı diyorum


1957 yılının kasım ayında doğduğuma göre ilk darbeyi 2,5 yaşımda yemişim. Kendisine demokrat diyen belli bir sosyal demokrat ve sosyalist kesim 27 Mayıs 1960 darbesini sol bir eylem olarak görür. Oysa 27 Mayıs sonrası yapılan anayasanın bugüne kadar yapılanlara göre daha demokrat olması ne Türkiye'yi demokrat bir ülke yapar ne de seçimle iktidara gelen hükümetin başbakanını ve 2 bakanını asmak demokratiktir. Yani demokrasi adına darbe olmaz.

Bizim evde demokrasi tartışması hiç yapıldı mı, anımsamıyorum ama annemle babamın nişan yüzüklerini cezaevinde taktıklarını biliyorum. Düşünüyorum da, ikisinin de nişana inandıklarını sanmıyorum ama evlenmelerine fırsat kalmadan babam cezaevine düşünce dedikoduları önlemek için nişanlanmış olmalılar diye düşünüyorum. Yıl 1955, 6-7 olayları olmuş ve babamla Kemal Tahir, Nihat Sargın ve Asım Bezirci tutuklanmışlar. İlginç, 38 yıl sonra Asım Amcayla babamı beraber yakarak öldürmeye kalktılar ve babam kurtuldu.

Sanırım annemin yaşamına cezaevi özlemi ilk o zaman girmiştir. Cezaevi özlemi garip bir özlemdir, 10 günlük, 6 aylık ayrılık özlemlerine benzemez, çünkü mahkeme başkanı ve üyelerinin ağzından ne çıkacağını bilmediğinizden, o özlem sonsuzdur, özlemin, yani sevginin ucunda esasında idam vardır ve insanı karmakarışık eder, bütün gel-gitleriniz başlar, "Ben cesurum" sadece etrafa dik durmanın bir palavrasıdır ve içinizde duramazsınız.

Ali'yle ben bu özlemi 27 Mayıs darbesi sonrası yaşadık, babam tutuklandı. Annem yıllar sonra söyledi, bize babamın iş gezisine gittiğini söylemişler, daha okuma yazma da yok ama dedikodu almış yürümüş. İşte bizim ilk hapishane özlemimiz böyle başladı, hapishanede olduğunu bilmesek de, -ki sanırım Ali öğrenmiş, ben de duymuştum ama sonraları- size babanızın ne zaman döneceği söylenmediğinde bu özlem sınırsızlaşıyor işte. Nelerini özledim babamın o dönemde, o yaşta diye düşünüyorum da, sanırım en çok beni kucağına alıp Pick-Wick kitabını okuyuşunu özledim. Aşağıdaki komşu terzi çikolata amcanın dükkanında avucumu ütüye yapıştırmıştım ve avucum tam anlamıyla balon olmuştu. Belki de sonraydı ama ne önemi var ki, ben aynı elimi evin sobasına da yapıştırmıştım ve o kaza sonrası babamın elinde iğneyle balonumu patlatıp, içindeki suyu alışını ve ağlamayayım diye bana kitap okuyuşunu özlüyordum.

Ben o An'ı özlerken Ali, Ateş ağabeyim, Oya ablam yada annem babamı ne şekilde özlüyordu acaba. Ben ve Ali daha dünyada yokken, hatta annem daha neredeyse çocukken ve babam Bursa'da sürgünken, Ateş'le Oya nasıl özlüyordu ve özlemlerini içlerine akıtıyorlardı. Yada dünyanın en tatlı şeriatçı dedesi olan Abdülaziz Efendi olan dedem, oğlu Nusret'i nasıl özlerdi. Ablamla ve abimle de konuşmadım hiç bunu, belki genetik devrimciydik de bu konuları aramızda hiç konuşmadık.

Kimi dinciler şimdi Ali'yle bana kızıyor da, bizim yaşantımızı görmelerini isterdim. 5 vakit namaz kılan halam, babamın bütün ısrarlarına karşın babamın parasıyla Hac'ca gitmedi, babamdan büyüktü ama gelenek bu ya Ağabey derdi, saygısı ve sevgisi akıl almazdı ve babamdan çok az sonra kaybettik. Hac olayına babam ateist olduğundan itiraz etmedi, başkasının parasıyla gidilmeyeceğini okumuştu kitaptan, o böyle bir dindardı ve babama belki de bitek bu konuda hep itiraz etti. Ve halam babamı böyle günlerde nasıl özledi acaba, 5 vakit namazında ve orucunda canım halam hiçbir gün avaz avaz bağırarak "Yeteeeeerrrrr" diyebildi mi içinden. Ateş ağabeyimle Oya ablamı sonuçta belli yaşa kadar büyüten o, özlemi beraber çekmişler.

Sonraları artık alışkanlık haline geldi, ilkokul 4'teydim babam alındı evden, sonra 5'e geçtim, yine alındı yada havaalanından emniyete götürüldü, sıraya koyamıyorum ki, seneler geçiyordu, dayım 68'liydi, annem babamla beraber onu da hem merak etmeye hem de özlemeye başladı.

İlkokuldayken alındığında babamın masallarını özlemeye başladım. Aradan yıllar geçti, babam bir masal kitabı yazmış, bize imzaladı. İçim nasıl burkuldu anlatamam, kimseye söyleyemedim ama bizden çalınmış gibi hissettim, çünkü onlar Ali'yle bana anlattıklarıydı, başkalarının olamazdı, Uyusana Tosunum kitabında, o tosun bendim, ben babamın Katırcık Topuz'u, Ali'de Kadife Tenli Çingene Palamutu'ydu. Belki de değildim, o yaşımda öyle düşünüyordum, bu en doğal hakkımdı sanki.

Bu arada en büyük özlemi Ali ilkokula başlayınca yaşadım. 5 yaşıma kadar beraber oynadığım Ali artık gündüz evde yoktu ve ben kendi deyimimle piç gibi evde yalnızdım. Annemle babam tek çareyi Ali'ye okul için ne aldılarsa bana da almakta bulmuşlar. Böylece kendimi aynı anda Ali'yle aynı işi yapmakla özlem kardeşliği yapmışım.

Sonra ortaokula gittik, Ali gayet iyiydi, ne zamana kadar, ta ki, hazırlık yıllarından sonra Necip Fazıl Kısakürek'in kardeşi yada yeğeni Ali'nin tarih öğretmeni olana kadar. Benim ilkokul 3-4-5'te Sevim Hanım'dan yaşadığım faşizmi Ali Kısakürek'te yaşadı. Ali tarih sınavına ayrı özenle çalışırdı, ben kızdığımdan Sevim öğretmene boş verirdim. Karakter farkı bu olsa gerek, ileride anlatacağım Sevim öğretmeni.

Ve bütün bu özlemler içerisinde biz evimizde çok mutluyduk, ya "1-2-3-4-5 Bom" yada 21 soru oynardık, bir de aznif. Şimdi düşünüyorum da, hepsi dikkat ve zeka oyunuydu, babam bilerek seçiyordu. Bu arada yanarım yanarım da, babamla hiç pişti oynamadığıma yanarım.

Ve 12 Mart darbesi geldi, yaşı tutan bütün tanıdıklar tekrar toplanıyordu, Maltepe Cezaevi'ne götürülüyordu, sıra babama da geldi, onu da götürdüler. Yeni kriz geçirmişti ve dikkat etmesi gerekiyordu. Ben yine cezaevindeki babamı özlemeye başladım, artık akşamları 21 soru yada aznif yoktu, "Bom"un yerini bombalar almıştı, babamı almak için evin etrafını 2 cemse çevirmişti, kimi arkadaşlarımızın tavrı aynıyken kimilerinin değişmişti, ama olsun du, ben babamı özlüyordum, öldürülen Sinan Cemgil Ağabeyimi, hastaneye kaldırılmayarak bağırsak düğümlenmesi yaşayıp da tedavi edilmeyince öldürülen Hatice Alankuş Ablamı özlüyordum. Ayşe Buğra Kanada'ya gitmişti, artık yazları onu göremiyordum, Tarık Buğra denize daha içli içli bakıyordu, ben onu özlüyordum. Ve en çok, ölümünden çok kısa süre önce dolmuşta karşılaştığım Ulaş Bardakçı'yı, yaşıma, boyuma ve posuma bakmadan nasıl saklayabileceğimi anlattığım An'ı ve O'nu özlüyorum. Ağlayarak gönderdi beni arkadaşlarımın yanına...


Ulaş Bardakçı ve Mahir Çayan

Ve babam dışarıda kurşunlanmış, o gece Ali'yle beni yurt dışına gönderip okutmaya karar vermiş. Bir de üstüne üstlük okulda beni hiç okutmayan bir İngilizceci bana ve babama aynı anda sınıfta hakaret edince, olan oldu ve ben İngiltere'ye gittim.

İşte o günden beri ben artık kardeşim Ali'den, babamdan, annemden, arkadaşlarımdan, aklınıza gelen yakınınızda kim varsa, hepsinden koptum, yavaş yavaş ama çok acı bir şekilde koptum, ilişkiler en aza indi. İşte bu kitapta kendimle hesaplaşırken o kopuşu anlatırken, o kopuşu yok etmeye çalışacağım. Beni bütün yakınlarımdan koparan darbelerden intikamımı çok ağır alacağım, faşizmin istediğini yaşamayacağım. Bunu bana aşkım Hilal öğretti, bilerek yapmadı, tartışa tartışa geldik bu noktaya. Babam sevmekle beğenmek farklı derdi. Ben de sevmekle kopmak farklı diyorum. Koptuklarımın hepsini hâlâ çok seviyorum ama onlarla olan kendimden kaynaklı mesafeyi yok edeceğim. Bütün sevdiklerimden ve aşklarımdan (Çocuklarım ve eşim) uzağım şimdi ama darbenin bizi uzaklaştırmasına izin vermeyeceğim.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…