Artı Gerçek

Muhaliflere öneriler

Otokrat yönetimlerin çoğu, meşruiyetlerini Batılı yönetimlerden rüşvetle satın alıyorlar, Bu pazarlıklara karşı, muhaliflerin de yapabilecekleri şeyler var.


Türkiye'yi yönetenler, dünyanın önemli bir bölümü tarafından "istenmeyen adam" ilan edilmiş durumdalar. "Ülkenin tek hakimi", eğer bir ülkeyi ziyaret etmek isterse kendisinden önce rüşveti gidiyor, rüşvetin miktarına göre de ağırlama törenleri yapılıyor.

Erdoğan'ın Fransa ziyaretinde de böyle oldu. Önden pazarlıklar yapıldı, Élysée Sarayı'ndaki görüşmenin ardından Fransa - İtalya ortaklığındaki Eurosam ile Füze Savunma Sistemi  anlaşması, Türk Eximbank ve BPIFrance Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması ve Türk Hava Yolları ile Airbus arasında en az 20 uçaklık anlaşma imzalandı. Ardından ortak basın toplantısına geçildi. Yani Erdoğan, Macron'un yanında görünebilmek için ülkenin hazinesinin kapılarını açtı. Sadece uçakların tahmini bedeli 6.5 milyar dolar. Ama bu bile yetmedi  anlaşılan, Erdoğan, Fransa ile yıllık ticaret hacmini 20-25 milyar dolara çıkarmak istediğini söyledi. Bu miktarın çoğu Türkiye'nin kasasından çıkacağına göre, Macron'a sadece ellerini ovuşturmak düştü... 

MİT TIR'ları sorusu

İkili bu görüşmeleri yaparken dışarıda protesto gösterileri yapılmış, basın toplantısında Erdoğan, MİT'in TIR'larla Suriye'ye silah taşıdığını dünya medyası önünde itiraf etmiş ama kimin umurunda? Ne bu anlaşmanın ne de Elysee sarayındaki basın toplantısının ayrıntılarına girmeyeceğim. Fransa'yı ve Fransa medyasını yakından bilen usta gazeteciler Ragıp Duran ve Doğan Özgüden'in yazılarına eklenebilecek bir şey de yok zaten.

Batı ülkelerinin demokrasiden nasibini almamış ülkeler ya da onların liderleriyle yaptıkları bu kirli pazarlıklar ilk değil, bu pazarlıklara duyarsız kaldıkça son da olmayacaktır. Örneğin Suudilerle, Birleşik Arap Emirlikleri ile Katar ile Batılı liderlerin her görüşmelerinden bu diktatörlükler elleri kolları silah, diğerleri de para dolu olarak dönerler. Trump'a Suudilerin hoşgeldin hediyesinin tutarı, 380 milyar dolar olarak açıklandı. Durum böyle olunca İngiltere'nin başbakanı Theresa May ile Almanya Başbakanı Angela Merkel kadın olduklarını, Fransa'nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Fransa'nın eşitlik, özgürlük adalet ilkelerini ve Amerika'nın Başkanı Donald Trump da islamofobisini unutuverir.

Oxford Üniversitesi Öğretim üyesi ve Guardian gazetesi yazarı Timothy Garton Ash, geçtiğimiz yılın Mart ayında İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi'nde bir konferansa katılmış, bu konferansın ardından da Guardian'da bir yazı kaleme almıştı. "Erdoğan baskıyı artırdıkça biz de Türkiye'de insan hakları için ayağa kalkmalıyız" başlıklı bu yazı, Türkiye'deki 16 Nisan Başkanlık referandumunun hemen öncesinde yayınlanmıştı. Ash, bu yazısında dünyayı yönetenlerin birbirlerini nasıl ayakta tuttuklarına dair örnekler vermiş ve "biz ne yapmalıyız" sorusunu sormuştu. Ne Avrupa Birliği'nin ne Amerika'nın ne de diğer hükümetlerin Türkiye'nin politik yönünü değiştirmesinin pek mümkün görünmediğini söylemişti. Söyledikleri de çıktı. Hileli referandum sonuçlarını ilk tanıyanlardan biri Avrupa Birliği oldu. 

Sivil dayanışma mümkün

Ash'in muhaliflere önerisi şuydu: "Üniversiteler ya da enstitüler akademiklere, düşünce kuruluşları düşünce kuruluşlarına, tiyatrolar tiyatrolara destek olmalı" diyordu. 
Aslında, dünya üzerinde benzer düşünceyi savunanların sayısı hiç de az değil. Sınır Tanımayan Örgütler, bu görüşün en önemli temsilcileri aslında. Dünyayı yönetenler bile, ancak bir araya geldiklerinde güçlüler. Kirli ilişkiler kurmaktan, kirli pazarlıklara girmekten hiç çekinmiyorlar. Türkiye'yi yönetenler, son yıllarda bu kirli pazarlıkların önemli bir aktörü haline geldiler. ABD'de görülen Reza Zarrab bağlantılı uluslararası suç şebekesi gerçek anlamda araştırılırsa nerelere kadar gidecek, altından hangi örgütler ve hangi devletler çıkacak belli değil. Buz dağının görünür tarafı bile, herkesi yeterince dehşete düşürecek düzeyde. Bu konuda geçtiğimiz hafta yaşanan önemli bir gelişmeyi de vurgulamadan geçmek istemiyorum. Davanın bağlı bulunduğu New York Güney Bölge Savcılığı'na, Preet Bharara'nın Donald Trump tarafından görevden alınmasından bu yana atama yapılmamıştı. Geçtiğimiz hafta bu göreve Zarrab'ın avukatlığını üstlenen ve Türkiye'ye gidip Erdoğan'la bir görüşme yapan Giuliani-Mukasey'in bürosunda çalışan Geoffrey Berman'ın atandığı açıklandı.

Askerlerin askerlerle, devletlerin devletlerle ya da hükümetlerin hükümetlerle giriştiği ilişkiler genellikle kapalı kapılar ardında yapılıyor. Çok zaman kamuoyu bu pazarlıklardan haberdar bile olmuyor. Hele de medya suskunsa, görevini yapmıyorsa kamuoyu bu pazarlıkları "dev anlaşma" başlıklarıyla duyuyor. Oysa girişilen pazarlık, Türkiye'de yaşayan herkesin tek tek yarattığı değerin biriktiği devlet kasasından çıkıyor. Son yıllarda hükümet, Türkiye'nin nüfus büyüklüğünün bir sonucu olan tüketim gücünü, dünyada pazarlığın bir unsuru olarak kullanıyor. Başta Suriye'den olmak üzere Türkiye'ye göç eden insanların da pazarlık konusu yapıldığı herkes tarafından biliniyor ama muhalefet bile bunu normal sayıyor. Hatta ellerinden gelse onlar pazarlığa falan da gerek kalmadan tekme tokat kapı dışarı edecekler savaş mağduru bu insanları. 
Bu kirliliğe, bizim üzerimizden yapılan bu pazarlıklara karşı durabilmek için Ash'in önerdiği sivilden sivile ilişkiler neden bir çıkış yolu olmasın? 

Osman Kavala ve Gezi sorusu

Erdoğan'la Macron'un ortak basın toplantısında France 2 televizyonu muhabiri Laurent Richard, MİT TIR'ları ile silah sevkiyatı sorusunu yönelttiğinde Erdoğan'ın yüzü allak bullak oldu. En fütursuz ve en saldırgan tavrını takınıp MİT TIR'ları ile silah taşındığını itiraf etti. Türkiye'de de benzer itiraflarda sık sık bulunuyor ama bunu sorgulayan gazeteci sayısı artık parmakla sayılıyor.

18 Ekim'de gözaltına alınan ve ardından da tutuklanan insan hakları savunucusu ve Türkiye'de sivil toplum hareketinin önemli isimlerinden Osman Kavala ile ilgili soruya Erdoğan'ın yorumu tam da bu kirli pazarlıkların onu içine düşürdüğü aczin bir ifadesiydi. "Gezi olaylarının geri planındaki aktörü" diye tanımladı Kavala'yı. Gezi olaylarını Avrupalı'nın da onun penceresinden gördüğünü düşünüyor, Paris metrosunda sabahları Yeni Şafak okunduğunu sanıyor olsa gerek. Yoksa başta gençler olmak üzere Avrupa'da Türkiye'de Gezi gibi bir olayı yaratan bir kesimin bulunmasının hayranlıkla karşılandığını nereden bilsin? Danışmanlarının ufkunun da bozuk bir gramerle yalan sufleler vermekten ibaret olduğunu Erdoğan'ın yine bir Fransız kanalı ile yaptığı söyleşi sırasında çekilen fotoğraflarla açıkça görmüş olduk. 
Erdoğan'a bu soruları soramayanların gazeteci olmadıkları çok açık. Bu durumda gazetecilerin gazetecilerle dayanışması değil mi doğal olan, milliyetine, diline, dinine, cinsiyetine bakmadan. Benzer örnekleri doktorlar, akademisyenler, işçiler, işsizler için genişletmek mümkün. Bütün mesele bu dayanışma kanallarını oluşturabilmekte. 

Muhaliflere son bir öneri de sosyolog, tarihçi bilim insanı İmmanuel Wallerstein'den. O, 2018 yılının ilk yazısını Trump'la mücadeleye ayırmış. "Odaklanmamız gereken şey Trump'ın ne yapacağı değil, bizim ne yapacağımız olmalı" diyor. Yıllardır Erdoğan'ın ne yapacağı üzerine kafa yoran, bütün hesaplarını bunun üzerine kuran Türkiye'nin muhalefetine de ilham olur belki.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…