Artı Gerçek

politikleştiremediklerimizden misiniz?

apolitikleşmekten çok söz ediyoruz, çok şikâyet ediyoruz ama politikleşme kavramını daha az ele alıyoruz. nedir politikleşme?


aslında haber ağırlıklı bir sitede yazıların odağında da haberlerin yorumlanmasının olması gerek ama zaman zaman bu sınırın dışına çıktığım oluyor. bugün de, bir kere daha okurların sabrına ve anlayışına sığınarak, ülkedeki gelişmelerle doğrudan bağlantılı olmamakla birlikte, sol hareket açısından kendi kafamı meşgul eden birkaç noktayı ele almak istiyorum. 

apolitikleşmekten çok söz ediyoruz, çok şikâyet ediyoruz ama politikleşme kavramını daha az ele alıyoruz. nedir politikleşme? 

ben bunu iradesini, hayatını bir örgütsel yapıya teslim etmek olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum; açıkçası örgütlü olmanın bile böyle tanımlanabileceği şüpheli. bence bir insanın politikleşmesi, sistemle uzlaşmasını engelleyen, buna kalkıştığında onu rahatsız edecek bir bilince sahip olması anlamına gelir. insanı uzlaşmaktan alıkoyan bu bilinç dünyayı değiştirecek bir faaliyette bulunmaya da teşvik eder onu. tek başına bile kalsa, insanın politik anlamda hareket edebilmesini sağlayan bir donanımdır çünkü anlama, yorumlama, öneride bulunma kabiliyeti sağlar kişiye.

insan bu bilince nasıl ulaşır? 

şu günlerde yaygın biçimde iddia edildiği gibi, iyi olmakla, vicdan sahibi olmakla değil. burada parantez açıp bir öngörüde bulunmak istiyorum; iyi olmak ve vicdanla hareket etmek, önümüzdeki zamanlarda ivmesi artan bir biçimde hayatımızdan çıkacak, hayatta/ayakta kalmak zorlaşırken insanlar git gide daha fazla, diğerkâmlıktan, kendisinden başkasını dikkate almaya dair her türlü ahlaki, ideolojik tereddütten vazgeçecek.

zaten politik bilinç vicdanla ilgili değil, tıpkı dayanışmanın merhametle ilişkili olmaması gibi. merhamet yardımseverliğe yol açar, dayanışma karşılıklı işleyen bir süreçtir ve bir tür dini ya da laik “sevap” işleme ihtiyacına değil, kurtuluşun hatta ayakta kalmanın tek başına mümkün olmadığı bilincine dayanır. işte politize olmak bu bilince sahip olmak anlamına geliyor, bence.

bu, solcu, eşitlikçi bir ortamda, böyle bir ailede büyümekle elde edilmez. bu herhangi bir ezilen, sömürülen topluluğun parçası -yani kadın, eşcinsel, emekçi, kürt vb.- olmakla da edinilmez çünkü kişisel deneyime değil o deneyimin anlamlandırılmasına ve yorumlanmasına dayanır. bu ezilen, sömürülen herhangi bir kategorinin parçası olmakla kalmayıp sistemin ağır bir darbesiyle karşıya karşıya kalmakla da insanın içine doğmaz, yani soma işçileri, evladı öldürülmüş bir baba, ağır ayrımcılığa uğramış herhangi bir insan birdenbire sistemin tamamıyla, hatta yaşadığı olayla ilgili ani bir aydınlanma yaşamaz. evet, bu tür deneyimler insana hayatı ve toplumu anlama konusunda büyük mesafe kat ettiriyor ama mutlak bir “aydınlanma” için başka şeyler gerekiyor; böyle bir bilince sahip insanlarla karşılaşma, iletişim gibi. 

politize olmak, devrimci kahramanlara saygı duymak, solcu müzisyenlerin icra ettiği, sözleri devrimi ya da kavgayı öven müzikler dinlemek, devrimler tarihi üzerine okumak, bu tarihin ayrıntılarını bilmek demek değil. politize olmak, sadece politikaya hakim olmak değil, toplumu, toplumsal gelişmeleri anlamlandırabilmek demek ve aradaki fark çok büyük. örnek vermek gerekirse, chp içindeki bütün kulis ve hiziplerden haberdar ama sınıf çelişkisinden bihaber olabilirsiniz pekala. 

politize olmak, hayatımızın politik sayılan ve sayılmayan –fabrika, büro, mutfak, sokak vb. - alanlarında olup biten her şeyin toplumsal sebeplerini anlamak, anlamlandırmak ve bunlara politik müdahalelerde bulunmak demek. bu, bugün her zamankinden daha önemli çünkü iktidar da bütün bu alanlara hakim olmaya çalışıyor. 

böyle bir politizasyon sadece okumakla olacak iş değil, toplu bir akıl oluşturacak, aklımızı başkalarınkine katacak, birlikte düşünebilecek ve siyaset üretebilecek mekanizmalar gerektiriyor. 

bugünün toplumunda bunun önünde onlarca engel var, iş saatlerinin uzaması insanların -kaderlerini etkileyecek bile olsa- başka herhangi bir şeyle uğraşmasını zorlaştırıyor. internet teknolojisi belli bir demokratik ortam yarattı ama egemen ideolojik araçların etkisinin yaygınlığı ve eziciliği çok fazla ve bu, yüz yüze ilişkilerin, ikna süreçlerinin önemini arttırdı. ortalama bir emekçinin televizyonda dinlediklerini sorgulayacağı yer, işyerindeki öğlen yemeği masası ve eğer böyle bir adeti varsa akşam çıktığı mekân; bu mekân kıraathane, kafe, bar olabilir. ücretsiz çalışan bir kadın için sosyalleşme imkânları daha sınırlı olduğu için, ona ulaşmak daha da zor. 

bu noktada, daha çok ülkenin batısına ve büyük şehirlere mahsus bir şeye dikkat çekmek istiyorum. kimlik politikaları, politik tercihleri de birer kimlik haline getirdi ve kimliklerin hayat tarzı ve yaşam alanları olarak şekillenmesine sebep oldu. bugün birçok muhalif, aynı mekânlarda, birbirleriyle sosyalleşiyor, kendileri kadar şanslı olmayanlarla sosyal medyada karşı karşıya kaldığında hemen sabrı taşıp “türklerden/kürtlerden/bu milletten/türkiye'den” bir halt olmayacağına karar veriyor, bunu da “bu topraklardan umudum kalmadı benim” gibi havalı bir klişeyle ifade ettiğinde kendisini politik sayabiliyor. 

kıstırıldığımız bu çemberi, bu tuzağı kırmanın, başkalarının apolitikliğiyle ilgili sorumluluk duymanın, ortak hayatımızdan dışarı adım atmanın zamanı gelmedi mi? sadece bu işin altından başka türlü kalkmamız mümkün olmadığı için değil, gerçek macera tam da orada başlıyor, o yüzden de!   

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…