Artı Gerçek

Yiğit Bulut bildiklerini savcıya anlatmalı

Sadece Bülent Ecevit’i değil Necdet Bulut ve Semih Erbek’i de anımsayalım. Ve bir savcının Cumhurbaşkanının danışmanına ‘bildiklerini’ sormasını bekleyelim.


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sağlık durumu gizliliğini koruyor. Zaten bu ülkede her şey gizli kapaklı değil midir? Neyse ki gerçekleri er ya da geç ortaya çıkıyor. İşte ortaya çıkması gereken ‘gerçek’lerden birini de Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından Yiğit Bulut anımsattı.

Devlet Bahçeli’nin Mehmet Haberal’in sahibi olduğu Başkent Hastanesi’ne yattığına ilişkin haberler üzerine sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımı biliyorsunuz:

“Bir noktanın da altını çizmeliyim; 2001 krizi ve Mehmet Haberal’ın hastanesine teslim edilen Ecevit! Ve sonrası yaşananlar! Bu Haberal denilen adama hayat boyu güvenmedim, güvenmem… Eğer sayın Bahçeli hâlâ ordaysa acilen başka hastaneye nakil edilmeli! Bunu bu konuda çok şey bilen, bizzat yaşayan bir Türk vatandaşı ve bir Türk milliyetçisi olarak söylüyorum! Bu Haberal denen adam Türk milletine asla iyilik yapmaz! Yapamaz!”

Ardından yaşananlar daha çok Haberal’ın oğlu MHP Milletvekili Erkan Haberal’in Yiğit Bulut’a “sarhoş ayyaş” sözleri üzerinden tartışıldı. Gelin görün ki Yiğit Bulut, ardından mesajını sildi. Bunu da MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın ricası üzerine yaptığını açıkladı.

Ancak, “evet bunları sarhoşken yazdım” demedi, sadece “Şahıslar arasında polemik olabilir ama bunu kötü ifadeler ile çarpıtarak genele yaymaya çalışan kötü niyetlilere izin vermemek gerekir” diye bir cümle kurdu. Yani “bu konuda bildiği çok şeyler” olduğu iddiasından geri adım atmadı.

Elbette Bulut’un mesajı nedeniyle hemen herkesin aklına Bülent Ecevit’in rahatsızlığı geldi.

Kısaca hatırlamakta fayda var. 2001’de bazı generallerin dönemin Başbakanı Ecevit’i uzaklaştırarak yerine yardımcısı Hüsamettin Özkan’ı başbakan yapmak istediği konuşuluyordu. Ancak Ecevit koltuğunu devretmiyordu. 4 Mayıs 2002’de aniden rahatsızlanan Ecevit, Haberal’in hastanesine yani Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Kendisine bağırsak iltihabı teşhisi konulmuştu. Birgün sonra hastaneden çıkan Ecevit, evinde dinleniyordu. Ancak bu kez evde sırtını çarptı ve kaburgası kırıldı. Bunun üzerine yeniden Başkent Hastanesi’ne gitti. Ancak hastanede durumu daha da kötüleşti. 11 gün sonra 27 Mayıs’ta eşi Rahşan Ecevit’in ısrarıyla hastaneden çıktı. Evinde Başkent Hastanesi doktorlarını kabul etmedi ve tedavisini başka bir doktor üstlendi. Ecevit’in evine döndükten sonra kısa sürede iyileşmesi kulisleri oldukça hareketlendirmişti. Özellikle de Mehmet Haberal üzerinden. Üstelik Ecevit, 11 Temmuz’da Başkent Hastanesi’ndeki randevusuna da gitmemişti. O dönem DSP Grup Başkanvekili olan Emrehan Halıcı, o günlerde şöyle diyordu:

"Gitseydi, kendisine 'çürük' veya 'iş göremez' raporu verilecek ve bu rapora dayanılarak başbakanlıktan düşürülecekti."

Sadece Halıcı değil başka pek çok isim de benzer iddiaları dile getiriyordu. Nitekim Ergenekon operasyonunda Mehmet Haberal tutuklanırken bu dosya da savcılar tarafından gündeme getirilmişti.

O dönem Ecevit'in koruması olan ve Ergenekon savcılarına tanık olarak ifade veren İzmir Milletvekili Recai Birgün de Haberal'ın Ecevit'e hastaneden çıkmaması yönünde telkinlerde bulunduğunu, tedaviyi kestikten sonra bir süre daha hastanede tetkik yapılmasını istediğini, tetkik için gitmeye hazırlanılırken parti yetkililerinden "Gitmeyin, Ecevit'e iş göremez raporu verilecek" denildiğini ve bu yüzden ilişkinin kesildiğini söylemişti.

Halıcı ise Ergenekon davasında tanık olarak ifade verirken, söz konusu iddiaları bizzat kendisinin duymadığını Meclis kulislerinde konuşulduğunu söylemekle yetinmişti.

O nedenle ki Haberal’ın oğlu Yiğit Bulut’a ‘ayyaş’ derken bunları da anımsatıyordu ve “Savcıları kaçak, hâkimleri FETÖ üyeliğinden ceza yemiş kumpas kurucular senin ithamlarını didik didik ettikleri halde başaramadılar. Sahi sen hangi taraftasın?”

Peki Yiğit Bulut, Mehmet Haberal’e “güvenmediğini” söylerken sadece Ecevit olayını mı kastediyordu?

NECDET BULUT OLAYI VE HABERAL

Yoksa öğretim üyesi ve TİP üyesi Necdet Bulut'un ölümünü de mi işin içine katıyordu?

Hadi onu da anımsayalım…

Yıl 1978. Necdet Bulut, ODTÜ’de öğretim üyesiydi. Haftanın bir günü de Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde de ders veriyordu. 26 Kasım 1978’de Trabzon’da üniversite girişinde oğlu ve eşiyle birlikte olduğu arabası tarandı. Arabada tam 29 kurşun deliği vardı. Oğlu ve eşi hafif yaralanmıştı. Ancak kurşun Necdet Bulut'un böbreğini parçalamıştı. Trabzon devlet hastanesinde müdahale edildi. Durumu iyiye giderken ateşi çıktı. Eşi Neşe Erdilek cerrah kızıydı ve yaralanmalarda ateş yükselmesinin nedeninin peritonit olabileceği şüphesini dile getirdi.

Hemen harekete geçildi. Ankara’dan müdahale için bir ekip Trabzon’a geldi. Aralarında Mehmet Haberal da vardı.

Devamını Neşe Erdilek’in 23 Nisan 2011’de Gazete Vatan’da Okay Gönensin’in köşesindeki anlatımından dinleyelim.

“Peritonitte kan zehirlenmesi olduğundan dakikaların bile önemi vardı. Bu müdahaleyi Trabzon’da yapmak için gelmişlerdi ancak teknik nedenleri göstererek gelen askerî nakliye uçağı ile Ankara’ya Hacettepe’ye götürme kararı aldılar.

Yolda pilotlar hekimlere sütlü kahve ikram ettiler. Bana da ikram ettiklerinde eşimin yanında idim ve iki gündür yaralanma nedeni ile hiç sıvı almayan eşimin yanında kahve içmek istemedim. Doktorlar, ‘bir mahzuru yok, eşiniz de içebilir‘ dediler.

Karın ameliyatlarında hele de bağırsak delinmesi şüphesi olan bir durumda, ağızdan likit verilmeyeceğini biliyordum. Ama bana ısrarla bir şey olmayacağını söylediklerinde ‘nasıl olsa hemen hastanede müdahale edecekler, herhalde moral için içmesinde bir sakınca görmüyorlar’ diye düşündüm ve eşim büyük bir keyifle sütlü kahveyi içti.

Esenboğa askerî havaalanına indiğimizde bizi bekleyen ambulans ile doğruca Hacettepe Hastanesi’ne gittik. Saat 18.00 civarında ulaştığımız Hacettepe Hastanesi’nde eşim ameliyata ertesi gün (29 Kasım 1978) saat 18.00’den sonra alındı. Ne zaman alınacak diye tüm sorularımız ve müdahalelerimiz ‘tansiyonu düzensiz, tahliller yapılıyor bitince hemen alacağız‘ vb. gibi gerekçelerle geçiştirildi.

Ameliyathaneye giren ameliyathane baş hemşiresi arkadaşımız, karın açıldığında ortalığı kesif bir kokunun sardığını ve karında iltihabın tamamen yayıldığını görmüş, çıktığında ağlayarak arkadaşlarımıza ‘Necdet’i kaybettik’ demiş.
8 Aralık 1978 tarihinde vefatına kadar eşim, bilinci yerinde olarak ancak gün gün midesi, ciğerleri, böbrekleri iflas ederek, makinelere bağlı acı çekerek tükendi.
Tüm tıp insanları, tıp öğrencileri de dahil, en çok mikrop üreten gıdalardan birinin süt olduğunu; karındaki operasyonlarda bırakın sütü, hiçbir şekilde likit verilemeyeceğini, peritonit şüphesi olduğunda müdahale için dakikaların bile değerli olduğunu ve kaybedilemeyeceğini bilirler.

Ünlü cerrahın bunu bilmemesi söz konusu olamayacağına göre, hastaya süt içirerek müdahaleyi 32 saat geciktirmeleri olgusu bende kuşku yarattı. Hele o sırada Mehmet Haberal’ın Hacettepe Hastanesi’ndeki sekreterinin Mehmet Ali Ağca’nın kız kardeşi olduğunu yıllar sonra öğrenince...

Mehmet Haberal’ın verdiği zarar bununla da kalmadı, Necdet Bulut'un öldürülmesi ile ilgili yakalanan sanıklar adam öldürmekten değil yaralamaya sebebiyet vermekten ceza aldılar, idamdan kurtuldular, şimdi aramızda geziyorlar...

Mahkeme, Necdet Bulut'un doktor hatası sonucunda öldüğünü belirtti ancak burada da hangi müdahalenin söz konusu olduğu önemli oluyordu.

Trabzon’da Necdet’in hayatını kurtaran doktor mu, Hacettepe’dekiler mi hatalıydı?

Bunu ispat etmenin, hastane kayıtlarına ulaşmanın nerede ise mümkün olmadığı bana söylendi ve elim kolum bağlı kaldım.”


SEMİH ERBEK VE HABERAL

Yiğit Bulut’un ‘bildiğini’ söylediği şeyler arasında genç bir üniversite öğrencisi olan Semih Erbek’in ölümü de yer alıyor mu?

Hadi bunu da Akın Olgun’un 13 Şubat 2011’de Birgün’de çıkan Toplumsal Bellek Platformunun belleğine başvurduğu yazısından okuyalım. Olgun da önce Necdet Bulut’un ölümüne ilişkin eşinin anlatımlarını köşesine taşıyor ve devam ediyor :

“Bu olay öncesi bir başka olay ise 1975 Ocak'ında yaşanıyor ve yine aynı doktorla karşılaşıyoruz.

‘Faşistlerin ODTÜ otobüslerine saldırılarından birinde iki örgenci ağır yaralanıyor. Boynundan yaralanan Semih Erbek’e ilk müdahale Hacettepe Acil Servisi’nde yapılıyor ve hayata döndürülüyor. Bağırsak, kasık ve kolundan yaralanan diğer öğrenciyle birlikte yoğun bakıma alınıyor. Yan yana yatıyorlar. Semih’te mide kanaması başlıyor, ateşi yükseliyor. Şeftali yemek istiyor. Arkadaşının ve genç doktorların karşı çıkmasına rağmen sorumlu doktoru Mehmet Haberal’ın talimatıyla konserve şeftali yediriliyor. O günden sonra Semih düzelmiyor, üst üste geçirdiği ameliyatlara rağmen ölüyor.”

Şimdi Yiğit Bulut’a sormak gerekiyor: Bildiğinizi söylediğiniz ‘çok şey’ ne? Bunları ne zaman anlatacaksınız?

Peki savcılar, Yiğit Bulut’u çağırıp bunları sormayacak mı?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…