Artı Gerçek

Hepimize bir mektup ve Daire-i Adalet

Tarıma bakarak o ülkeyi kimlerin hangi saiklerle yönettiğini hemen bulursunuz. Toprakta devletin ayak izi hemen seçilir.


İsmail Saymaz’ın paylaştığı bir tweette gördüm mektubu. Arayıp kaynağını sordum, sağolsun CHP Yozgat Milletvekili Ali Keven’e ulaştırıldığını söyledi. Okuduğum mektup “millet”in bir vekiline falan değil, her birimize yazılmıştı. Bu yüzden manası üzerinde uzun uzun birlikte düşünmeyi öneriyorum. Tarımla ilgili mevzular genellikle sıkıcı gelir insanlara. Oysa, yani bir devletin çiftçiyle, toprakla, ürünle; dolayısıyla tüm yurttaşlarının maslahatıyla kurduğu ilişkinin niteliklerini en dolaysız ortaya koyan bağlamdır. Tarımda neler olup bittiğine bakarak o ülkeyi kimlerin hangi saiklerle yönettiğini hemen bulursunuz. Şehirler bu anlamda daha gıllıgışlıdır ama toprakta devletin ayak izi hemen seçilir. İşte bu nedenle, tesadüfen gördüğüm bu mektubu, yalnız mevcut idarenin değil, kendini mevcut idarecilerin ellerine teslim eden devletin (bütün kurumları ve o kurumları var eden tüm aktörlerle birlikte) meşruiyet konusunda ayağının takıldığı açmazları da tutarak okuyalım birlikte. Bir başka deyişle bu mektubu Daire-i Adalet telakkisinin, doktrininin kantarına koyup tartalım bakalım o açmaz nerelere kadar açılmış. 

“Ben…Yozgat, Yerköy, Küçüknefes Köyü’nden Ali İhsan Yılmaz. Şu an Yozgat E Tipi Açık Cezaevi’nde yatmaktayım. Deniz Bank’tan iki eşit taksitle ödemeli olarak çekmiş olduğum kredinin (hayvancılık) taksidini yatıramadığımdan dolayı yapılandırma yaptım. Günü geldiğinde 3.500 TL’ye yakın bir bölümünü yatırdım ve tekrar yapılandırdım ve ödeyemedim. Ödeyememe sebebim bir yıl önce 210 dönüm şeker pancarımın özelleştirmeden dolayı alan şirketin, söküm avansının tam olarak verilmediğinden ve çabucak bir şekilde yağışlardan dolayı sökemedim. Fabrikanın şeker pancarımın tarlada olduğunu bildiği halde alımları tek taraflı olarak kapatmasından dolayı (sözleşmeli olarak ekilmiş olduğu halde) alım yapmadı. Bu yüzden yaklaşık olarak 400 bin lira beni zarara sokmuştur. Dolayısıyla borçlarımı da ödeyemedim. Şu an 130 dönüm şeker pancarım tarlada hasadı geldi ve bense cezaevindeyim. Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.”

Devamında, hep zannedildiği gibi krediyi alıp çarçur etmediğini ispatlamak için, mahrem olduğu halde borcunun ve yaptığı ödemenin dökümünü yapıyor Ali İhsan Bey ve öykü devam ediyor:

“Tek tasidi ödeyemediğim için altı adet adıma dosya açılmış olup her dosya için üç ay hapis cezası çıkartılmıştır. Toplamda anaparası 12 bin TL olan borç için avukat benden 140 bin TL istemekte idi. Yakalandıktan sonra cezaevinde iken en son olarak 61 bin TL’ye dosyaları kapatacağını söyledi.”

Nihayet avukatın (muhtemelen krediyi aldığı bankanın avukatının) adını veriyor ve kendisi hakkında kesinleşmiş 18 ay hapis cezası bulunduğunu söylüyor.

Mektubun anatomisi

Bu hepimize, her birimize yazılmış bir mektup. Çünkü içeriği şu anda bulunduğu cezaevinden isyan eden yalnızca bir çiftçiyi ilgilendirmekten çok uzak. Ali İhsan Bey pancar üreticisi olduğunu söylüyor. Pancar doğrudan soframıza girmediği için yeterince ciğerimizi yakmıyor olabilir. Ama kazın ayağı öyle değil. Başka bir yazıda da ifade etmeye çalıştığım gibi pancar, soframıza doğrudan ya da dolaylı olarak gelen tüm ürünleri yetiştiren çiftçilerin üretime devam etmeleri için nefeslenmelerini sağlayan bir üründür, daha doğrusuna birkaç yıl öncesine kadar öyleydi. Örgütlü ve müşterisi hazır bir ürün olduğu için, geriye kalan tüm diğer ürünlerin tabir-i caizse sponsorudur. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi söz konusu sponsorluk ilişkisinin kapsamının daraldığı anlamına gelir. Yaşadığı yere yakın şeker fabrikası bulunmayan çiftçi, ürününü satacağı bir fabrika bulmak ve oraya taşımak için ayrıca masraf yapmak zorunda kalır. Çoğu bu masrafı kaldıramaz. Pancarı bırakır. Alternatif ürünler dener. O ürünlerin de yalnızca adı alternatiftir, piyasa koşulları yeterince düşünülmemiş, üreticiye rehberlik edecek kurumlar oluşturulmamıştır. Belli ki Ali İhsan Bey bu yolu deneyecek bir fırsat da bulamamış. Koşullara daha detaylı bakmak lazım. Kim bilir alternatif diye sunulan ürünlerin sözleşmeleri ne durumdadır? Aldığı hayvancılık kredisiyle canını kurtarmaya çalışmış adeta. Romantikliğimden söylemiyorum, aslında hepimizin canını, sofrasını kurtarmaya uğraşmış. Gücü yetmemiş. İş bilmeyen, piyasayı öngöremeyen biri değil Ali İhsan Bey. Buna rağmen tutunamamış tarımda.

Bu mektupta başka bir mesele daha var. Bir çırpıda, hızla, Cargill’in yazdığı bir rapora istinaden özelleştirilen şeker fabrikalarının hepimize neye mal olduğunu da anlatıyor. Anlaşılan o ki, ilgili fabrika doğru dürüst bir planlama bile yapılmaksızın özelleştirilmiş. Planlama yapılsa, evvelden sözleşmesi yapılmış ürün tarlada bırakılmaz, çiftçi de bu girdaba atılmazdı. Kötü niyet arasam, aslında çiftçiyi şu girdaba atacak plan daha evvelden hazırlanmış da diyebilirim. Yani o özelleştirmeler tam da çiftçiler şu hale düşsün diye yapılmıştır belki de… Böyle düşünmek için her birimizin elinde binlerce sebep var. Ama gene de öyle düşünmeyelim. Bütün bu öykü esefle kınamakla yetineceğimiz bir kaza olsun.

Fabrikanın çiftçiyle yaptığı sözleşmeyi tek taraflı olarak feshetme hakkı olduğu anlaşılıyor. Biliyor musunuz, bütün tarımsal üretim sözleşmeleri böyledir. Alıcı daima haklı ve alacaklıdır. Allah rızası için… Böyle bir hak aslında düpedüz ayrıcalık, imtihaz, kime, niye verilir, hangi koşullarda kullandırılır? Tarımsal üretim sözleşmelerindeki en büyük sakatlıktır bu… Çiftçi, yalnız o yılını değil, sonraki yıllarını da yaptığı bir sözleşmeyle fabrikanın geleceğine ve insafına bağlar. O gelecek ve insaf büyük oranda fabrikanın yerel ve genel idaredeki ahbap ve iş ortaklarıyla kurgulanmıştır çoktan. Yani çiftçinin öngöremediği o dünya, sanayici-siyasetçi ortaklığıyla şekillendirilir. Fabrika, “ürününün nem oranı bana göre değil, sözleşmeye uymuyor” yahut şimdi olduğu gibi “özelleştirildim, almayacağım,” daha evvel başka örneklerde olduğu gibi “iflas ediyorum, başının çaresine bak” dediğinde, çiftçinin söyleyecek tek bir sözü, hakkını arayacak tek bir dayanağı bile yoktur. O sözleşmelerin içeriğiyle ilgili bir dolu düzenleme yapılır, tebliğler çıkartılır ancak sahiden nasıl yapıldığı ve işletildiğiyle ilgili işleyen tek bir denetim mekanizması yoktur. Var olan mekanizmaların çiftçi lehine, onun hakkını korumak üzere işletildiği görülmemiş bir mucizedir.

Şimdi biraz açılalım Ali İhsan Bey’den. Onun vakasıyla direkt ilgili değilmiş gibi duran bir meseleden daha bahsedeceğim. Bir devlet politikası olarak Türkiye’de yaklaşık son 20 yıldır çiftçi sözleşmeli üretim yapmaya adeta itiliyor. Teşvik ediliyor diyemeyeceğim, çünkü teşvik etmek isteyen devlet çiftçinin, ürünü, yani toprağı, sermayesi ve emeği ile töhmet altında kalmak üzere imza atacağı o sözleşme üzerinde söz hakkı olması için bir şey yapardı. Aksine, devlet olanca gücünü kullanarak çiftçiyi sözleşmelerde sessiz ve edilgen bir öğeye dönüştürdü. Tarımda, sözleşmeye bağlanan her üründe adeta tek söz sahibi alıcı. Çünkü devlet de kendisini uzun zamandır tarımda alıcı gözüyle görüyor ve kendisiyle birlikte tüm alıcıları çiftçinin başta iklim koşulları olmak üzere yaptığı iş itibariyle yüklenmek zorunda kaldığı tüm belirsizliklerden korumaya uğraşıyor. Bu tabii ki devletin ya da devlet mekanizmasını işletmekle mükellef aktörlerin kim oldukları, geçimlerini ve desteklerini kimden sağladıkları gibi bir dizi soruyla yakından ilgili ve ayrıca ele alınması gereken bir süreç. Öyle AKP ile başlayıp, onunla bitecek gibi de durmuyor. Çok daha derin ve tarihsel dinamikleri var. AKP bu süreci olgunlaştıran tarımı plansızlaştırma ve sömürgeleştirme adımlarının en inançlı ve ısrarcı uygulayıcısı oldu yalnızca.

Ali İhsan Bey’in ve yazdığı mektubun bir özelliği daha var. Bakınız Ali İhsan Bey yoksul bir çiftçi değil, görece büyük arazilerden ve yine büyük miktarlarda üretimden bahsediyor (büyük üretici değil ama orta ölçekli, biraz desteklense büyümeye hazır). Yani ödeyemediği 3.500 liralık kredi taksiti yüzünden 18 ay ceza alan Ali İhsan Bey, gelmiş geçmiş tüm sağ iktidarların, büyük bir isabetsizlikle, ülkenin sırtında yük gibi gördükleri, el kadar arazide geçimlik tarım yapan bir çiftçi değil. Fabrikanın özelleştirildiği yıl 400 bin lira zarara uğradığını söylüyor. Bu ciddi bir rakam ama Ali İhsan Bey’in cebine kalan para değil. Ali İhsan Bey’in bir sonraki yıl yapacağı üretimin de garantisi. Yani o 400 bin liralık kayıp bizim sofralarımıza da enflasyon olarak yansıdı. Küçük, geçimlik üretim yapan biri de olsa önemsememiz gerekirdi Ali İhsan Bey’i, çünkü yalnız büyük ölçekli tarım yapanlar değil, herhangi bir şekilde toprak işleyen herkes manavda, pazarda daha düşük enflasyon, daha nitelikli meyve-sebze demektir.

Türkiyeli çiftçi bütün bu olanların farkında hayli zamandır ve bu nedenle özellikle ilk yıllarda belli ürünler dışında hiç de sıcak bakmadı sözleşme işine. Pancar da üreten çiftçiler sözleşmeye en yatkın ve alışkın olanlardı. Çünkü zaten Türkşeker’le usulen sözleşme yaparak başlıyorlardı üretime. Türkşeker en nihayetinde piyasa ile çiftçi arasında bir tür aracıydı ve tanımı, kuruluşu, tarihsel misyonu gereği çiftçiden yanaydı. Dolayısıyla başka ürünlerdeki sözleşmeli üretim de böyle olacak diye düşündü başlangıçta çiftçiler. Fakat sözleşmeleri gördüklerinde durumun pek öyle olmadığını anladılar.

Bunun üzerine devlet çiftçiyi ikna etmek için minik rüşvetler vermeye başladı. Bunlardan biri sözleşmeli üretim desteği idi. Bu destek fikri de devlet çiftçileri gözettiği için çıkmadı. Sözleşmeli üretim itelemesinin ilk yıllarında, alıcı taraf ödemenin bir kısmını önceden yapıyor ve böylece çiftçinin borçlanmadan ya da kimseye muhtaç olmadan üretime başlaması mümkün oluyordu. Bu yolla ödemenin bir kısmını yaptığı için alıcı da kısmen sözleşmeye bağlanıyordu. Fakat alıcı bu kadarını da kendine yük olarak gördü ve araya -tabii ki alıcı lehine- yine devlet girdi. Sözleşmeli üretim desteği denilen hadise şöyle işliyordu: Atıyorum mısır üretiyorsanız gidip bir fabrika ile sözleşme yapıyorsunuz, derdiniz üretime bir an önce başlayabilmek olduğu, zaten söz hakkınız olmadığı ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceğiniz için sözleşmeye bakmıyorsunuz bile. Çünkü o sözleşme size asıl devletten alacağınız girdi desteği için lazım. O desteği almazsanız üretime başlayamayacak ve mevsimi kaçıracaksınız. Dolayısıyla detayları görmezden geliyor ve sözleşmeyi yapıyor, sonra gidip girdi desteğinizi alıyorsunuz. Bu manzaradan rahatlıkla anlaşılacağı gibi, devletin çiftçiye verdiği destek aslında sözleşmenin alıcı tarafına yönelik bir tür sübvansiyondan ibaret.

Bu süreçte sopa olarak kullanılan araçlardan birinin tohum yasası olduğunu da hatırlatmak lazım. Tohum yasası adeta sözleşmeli üretilmeyen her türden ürünü piyasa dışı bıraktı. Piyasa dışı kalmak çiftçi için tarım siyasetinin kaidelerinin konuşulup müzakere edileceği siyasetten de dışlanmak demekti. Nitekim sonrasında tarıma verilen desteklerde en az gözetilen şey, çiftçinin üretime devam etmek için neye ihtiyaç duyduğu oldu. Birkaç yıl uyguladıktan ve yeteri kadar çiftçiyi sözleşmeli üretim tiryakisi yaptığından emin olduktan sonra devlet sözleşmeli üretim desteğini kaldırdı. Onun yerine mazot ve gübre desteği vermeye başladı, ama bu yıl o destekleri de kaldıracağını bildirdi. Hatta Dünya Gazetesi yazarı Ali Ekber Yıldırım, bundan böyle çiftçiye ektiği ürüne ve kullandığı girdiye göre puan verileceğini ve desteklemenin de buna göre yapılacağını yazdı. Oysa sözleşmeli üretim desteği kaldırılırken, Tarım Bakanlığı “mazotun yarısı bizden” diye vaadlerde bulunmuştu. Hâl böyle iken hazırlanan “tarım paketi”nin içereceği “çokomel” miktarı insanı ürkütüyor. Allah beterinden saklasın diyebiliyoruz sadece, ama o da ne zamandır beterin beterinden başkasını layık görmüyor bize…

Ve fakat daha bitmedi “sözleşmeli üretim desteği” mevzusu. Son bir ayrıntı daha var: 2010 yılından itibaren Ziraat Bankası’nın başlattığı, şu an hemen tüm bankaların verdiği bir tarım kredisi var: Sözleşmeli tarım kredisi. Bu üç kelimelik tamlamada tek bir kavramı değiştiriyorsunuz, destek yerine kredi sözcüğünü kullanıyorsunuz ve birden iklim değişiyor. Hem üreticiye hem de alıcıya verildiği söyleniyor bu kredinin, ama banka websitelerinin ilgili sayfalarına girdiğinizde karşınıza çıkan ilk bilgiler söz konusu krediyi almak isteyen çiftçilerin yerine getirmesi gereken koşullarla ilgili. İlk sırada da sözleşme yer alıyor elbette. Ürününü sonunda kaç paraya kime satacağını sözleşmeyle bize bildir, biz sana girdilerinin en az yüzde 85’ini alabileceğin parayı verelim diyor bankalar. İyi de banka alıcıyı, üreticiden ürünü almaya zorlayacak güce sahip değil ki? O garanti gene yok. O da ne, devletin yerini banka mı almış, destek de “düşük faiz”e belenmiş… Alıcı iflas eder ya da ürüne kusur bulursa (ki o ölçüm vs. işleri de çok netameli) çiftçi elinde satamadığı ürün ve ödemek zorunda olduğu “düşük faizli” kredi ile baş başa kalacak. Hülasa, sözleşmeli üretime itelenen onca çiftçi yalnız sözleşmelerdeki alıcıya arazisiyle birlikte karın tokluğuna çalışan işçiye dönüştürülmekle kalmamış, bankalara da taze müşteri portföyü olarak pazarlanmış.

Tüketicinin bütün bu akışın neresinde olduğu kısmını hiç tartışmayacağım. Açıkçası tüketici yıllardır bu mevzuda uyumaktan başka bir şey yapmıyor. Tarımın yüzü herkese soğuk nedense. Gazetelerde, televizyonlarda en az yer verilen mevzudur. Belki de bu yüzden gıda enflasyonu denilen hadisenin tanzim satışla ya da kabzımalları tehdit ederek çözülebileceğini zanneden kitlesel bir zavallılıktan düçârız.

Daire-i Adalet

Daire-i Adalet mevzuuna gelince… Hani var ya şu dillerden düşmeyen “Türk devlet geleneği.” Onun temelini oluşturan çarka benzer bir döngüden bahsediyorum ama telifi Türklere falan ait değil, tabii. Adeta evrensel olan bir anlatının “yerli ve milli” bir versiyonu sadece. Mü’min evlerinde hat sanatkârları eliyle yazılıp sırma çerçevelere sıkıştırılmış örneklerine rastlamışlığım vardır. Aynı anda hem göz dolduran bir vaad hem taşıması ağır bir yük ifade eden bir denklem, bir doktrin. İbn Haldun da tekrar etmiş, Yusuf Has Hacib de, Orhun Kitabelerinde de benzer cümleler var, Aristo’da da… Sümerler ve Sasaniler de güvenmişler bu denkleme, Anadolu Selçukluları da… Her biri adeta “beni bu dairenin kantarından başka yerde tartma” manasına gelen kurumlar oluşturmuşlar meşruiyetlerini ispatlayabilmek için.

Mevcut idarecilerin ödüller verip “tarihçiliğimizin kutbu” diye andıkları Halil İnalcık Hoca’dan aktarayım tarifini:

“Türk-Moğol devlet geleneği, adaleti, değişmez bir töre veya yasa’nın tarafsızlıkla uygulanması şeklinde anlar. Bu görüş, eski İran devlet anlayışıyla bağdaşarak, Orta-Doğu’da kurulmuş Türk-İslam devletlerinden hâkim olmuştur. Onun için Kutadgu-Bilig’de ünlü adalet dairesi şöyle ifade edilmiştir: ‘Memleket tutmak için çok asker ve ordu lazımdır, askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Hazinenin bu malı elde etmesi için halkın zengin olması gerektir. Halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeğe yüz tutar.’” (İnalcık, “Adaletnameler,” Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, Kronik Kitap)

Var ya mahkeme salonlarında yargıçların göremeyecekleri şekilde yazılan, sırtlarını dayadıkları mahkeme duvarından halka yönelik bir tehdit gibi savrulan “Adalet mülkün temelidir” vecizesi. İşte onun kaynağı bu doktrin. Adalet mülkün, yani devletin, temeli… Dedim ya, ne yeni, ne orijinal; evrensel ve sonsuz sayıda sınanmış bir denklem Daire-i Adalet.

İnalcık Hoca’nın bu paragrafın geçtiği Adaletnameler başlıklı makalesi çok kıymetli ve çok öğretici. Aslında “yolsuzluğun ve çürümenin yerli ve milli tarihine giriş” başlığıyla da yayınlanabilirmiş. Padişahtan yerelde vergi toplama, kadılık, sipahilik vs. ayrıcalıkları koparmış avanenin zulmüne karşı, halkın mücadele edebileceği bir mekanizmanın ifadesi ve ürünü. Şöyle işler o mekanizma: İdareci olma imtiyazını elde etmiş birinden zarar gören kimesne, gidip derdini bir mecliste padişaha söyler. Bu meclisin çeşitli adları var, en yakışıklısı Anadolu Selçukluları’nın verdiği “Divan-ı Mezalim.” Osmanlı “Divan-ı A’la” yani Yüce Divan demeyi uygun görmüş. Dert sahiplerini dinleyen padişah, yalnız o kimesneyi değil herkesi ilgilendiren bir düzenlemeyle karşılık vermek durumundadır. Hukukun genelliği ilkesini hatırladınız mı, pardon, ne güzel unutmuştunuz ne zamandır.

Divan-ı Mezalim, halkın devleti dövebileceği, devletin o dayağı yemekle ve uslanmakla mükellef olduğu bir mecradır. Devlet o dayağı yiyecek, hatasını da seve seve düzeltecek ki meşru kalsın. O dayağı yemekten, yetki verdiği zevatın, onun adına ettiği zulmün bedelini ödemekten, işleri yoluna koymaktan imtina eden devletin meşruiyeti aşınmaya başlar ki, o biçim. Kendini bu mesuliyetten azade gören devlet ve erkanının, hem kendisinin hem devletin bekası babında ne büyük felaketlerin başrolünü paylaştıkları hepimizce malum.

İnalcık Hoca’nın bu makalesinde beni hayrete düşüren bir noktayı daha söylemezsem aklım kalır: Divan-ı Mezalimlerden çıkan Adaletnameler o kadar ayrıntılı ve o kadar çok sayıda meseleyle ilgililer ki, yöneticilerin eylemlerine istinaden “şunu da yapamazlar, bunu da yapamazlar” diye o kadar çok madde var ki, insan gözyaşları içinde düşünmeden edemiyor: “Ecdad halka zulmetmekte ne kadar da yaratıcıymış. Vay arkadaş, şeytanın aklına gelmez şu ayrıntıda sömürü düzeni.” Çünkü padişahın “şu idareci şunu yapamaz” dediği her kalem, gelip biri Divan-ı Mezalim’de şikâyetçi olana kadar imtiyazlıların kendilerinde hak gördükleri işlerin aks-ü lameli.

Daire-i Adalet’i işletmeye bütün bu dramatik kurgulu kurumlar da yetmemiş olmalı ki Selçuklular da Osmanlılar da toparlanıp gittiler, kubbede kendilerinden üç kuruşluk bir hoş sada var idiyse bile bet sesli bir güruhun naralarıyla silineyazdı çoktan. Parlamenter rejim, güçler ayrılığı vs. Daire-i Adalet tek bir kişinin ya da zümrenin vicdanına, insafına, liyakatına, hırsına, hasetine, garezine terk edilemeyecek hassasiyette bir denklem olduğu için oluştu, seçildi, oturdu bir şekilde. Kim demiş kusursuzdu diye…

Bu kadar lafı şunun için ettim lüzumsuz yere: Hazır yerlilikte ve millilikte yarışırken nefesimizin kesildiği şu zamanda, ecdad yadigârı Daire-i Adalet’in kantarında çiftçi Ali İhsan Bey’in mektubunu, devletin “sözleşmeli üretim”in sözleşmesinde aldığı pozisyonu, mektupta adı geçen bankayı ve avukatı yerleştirip bir tartıverin.

Siz ne buldunuz bilmiyorum ama bu mektup, anlaşılacağı üzere beni çok ama çok eskilere götürdü. Nizam’ül-Mülk’ü hatırladım durduk yere. Demiş ya… “Saltanat küfür ile devam bulur; amma zulüm ve gaddarlıkla payidar kalmaz” diye. Artık nereden aklıma geldiyse?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…