Artı Gerçek

Muktedirin sürç-i lisanı: Bir hadise olarak 'uhûlet ve suhûlet'

Ertuğrul ahlaklı, düzgün bir tarihsel karakter. Madem öyle… Mevcut siyaset sahnesinin kuvvetlilerinin dilinde niye onun bir cümlesi değil de Saadettin Köpek’inki pelesenk oluyor?


Bu tabir uzunca bir süredir moda. Genellikle en geniş anlamıyla siyasete tekabül eden işlerde kullanılıyor. Ne manaya geldiği ise tabiri oluşturan kelimelerin etimolojisinden çok, dile döküldükleri bağlamlarda gizli. Birazdan aktaracağım gibi, uhûlet ve sühûlet sözcükleri traji-komik bir sürçmenin ifadesi olarak, istisnai durumlar dışında, sürekli birlikte kullanılıyorlar. Popüler iki dizinin iki karakterinin dillerine pelesenk etmelerinin bu yaygınlaşmada büyük bir payı var. Son bir senedir Diriliş Ertuğrul’u izleyip anlamaya çalıştığım için oradaki bağlamından yola çıkarak kurgulayacağım bu yazıyı. Ancak kaçınılmaz olarak, Devlet Bahçeli referansıyla Bir Zamanlar Çukurova’ya ve oradan da 1980’lerin başında TRT’de yayınlanan Kartallar Yüksek Uçar’a gitmek zorunda kalacağım.

Tüm kazalar gibi sürç-i lisan da açıkça beyân edilmemiş, hatta farkına bile varılmamış niyetlerle ilgili karmaşık bir sürecin neticesi. Freud’un tarifinden bakacak olursak lisanın da alanını biraz genişleterek şöyle tarif edebiliriz: Yalnız ağızdan değil hâl ve tavırdan, davranıştan, dilden istemsizce, önüne konulmuş her türlü maniayı devirmek suretiyle dökülen mana sürç-i lisandır. Benim dökülme dediğim bu kaymalara Freud parapraxis diyor ve bilinçaltında çeşitli nedenlerle bastırılan korkuların, arzuların, dürtülerin, anıların istemsizce dilin ya da bedenin bir hareketiyle açığa çıkması olarak tarif ediyor.

Ertuğrul kim?

“Uhûlet ve sühûlet”e gelince… Bu sözcükler dikkatimi Diriliş Ertuğrul dizisini izlemeye başladığımda çekti. 2014 sonunda, TRT1’de yayınlanmaya başlanan dizinin öyküsünü hatırlatmama gerek yok. Bir saray projesi olarak şekillendi. Yapımcısının, Bilal Erdoğan’ın yakın arkadaşı olduğu söyleniyor. Senaryoya sık sık saraydan müdahale edildiği de dedikodular arasında. Müdahaleler genellikle dizi dışındaki hayatın dizide bir karşılık bulması ve anlamlandırılması amacını taşıyor olmalı. Bu da neden sık sık Erdoğan’ın Ertuğrul gibi ya da Ertuğrul’un Erdoğan gibi cümleler kurduğunu açıklıyor (tabii bu ayrıntıyı dizinin izleyicileri takip edebiliyor yalnızca). Ne var ki, Diriliş’in anlattığı hikâye, Payitaht’ın hikâyesi kadar uygun değil Erdoğan’la özdeşlik kurmaya. Çünkü dizide resmedilen Ertuğrul’un henüz bir devleti yok, o hayattayken olmayacak da. Hatta, özellikle ilk sezonda, Ertuğrul devlet fikri karşısında hayli mesafeli ve şüpheci. Zaten bu sürçme meselesini aklıma getiren de, senaristlerin Ertuğrul’a, etrafını çevreleyen devletlûlerle arasındaki diyalog ve mücadele aracılığıyla uygun gördükleri pozisyondu. Ertuğrul devleti, dizinin son sezonuna kadar hep çürümenin kurumsallaşmış hali olarak tecrübe etti. Mensubu olduğu boy’un, devletlûlerle (Haçlı kalıntısı Tapınakçılar, derken Moğol ve nihayet Bizans) yakınlaşmak isteyen mensupları (Kurdoğlu ve taraftarları, sonra bazı Dodurgalılar) ya da bizzat Selçuklu devletini temsil eden Emir Saaddettin tarafından sıklıkla tuzaklara düşürüldü, işkence edildi, hakkı çiğnendi. Onlarla arasındaki tüm diyaloglarda Ertuğrul, adalet ve töre (yani hukuk, yasa değil hukuk) diyor, hem kendisinin hem de boyunun özerkliğini, etrafını saran çürümenin sultasından korumaya çalışıyor. Devletlûlarsa, “devletin bütünlüğü ve ona itaatin zorunluluğu”ndan söz ediyor, gayesi ne olursa olsun itaat etmeyenleri, sık sık da Ertuğrul’u “hain”likle suçluyorlar. Oğuzluk, Türklük vs. gibi halleri bir tarafa bırakırsanız, bu akışı yüzünden, Ertuğrul’un bir arketip olarak mevcut siyaset sahnesinde Erdoğan’a tekabül ettiğine ikna olamadım bir türlü. İzlemeye başladığım dönemde (2018 ortası) zindandaki Selahattin Demirtaş’ı duyuyordum sanki Ertuğrul’un sesinden. Şimdi de Ekrem İmamoğlu’nun cümlelerinde, beden dilinde ve bir bütün olarak söyleminde dizinin Ertuğrul’una yüklenen enerjiyi görmek mümkün. Dediğim gibi, Ertuğrul’dan tarihsel bir kişilik olarak değil, pahalı bir dizi projesiyle “millet”in “müşterek şuurunda”unda uyandırılmaya yeltenilen bir arketip olarak bahsediyorum. Galiba dizinin üçüncü bölümünde, Ertuğrul kendisinin ne demeye canlandırıldığını bir cümleyle ifade ediyor: “Destanlar bebe uyutmak için değil, adam uyandırmak için anlatılır.”

Bütçesi sır gibi saklanan dizi, Osmanlı’nın temelini oluşturduğuna inanılan (inanılan diyorum çünkü bunun sonradan inşa edilmiş bir mit olabileceğini, şüpheli bir bilgi olduğunu düşünen tarihçiler de var) Kayı Boyu’nun Suriye’nin kuzeyinde yurt tutma mücadelesiyle başlıyor. Bu başlangıcın tesadüf olmadığını düşünmek için elimizde yeterince veri mevcut. Dizinin, Türkiye’nin Suriye politikasının popüler bir zemine oturtulması için gereken duygusal atmosferi yaratmak üzere kurgulanmış olması çok mümkün. Eş zamanlı olarak Osmanlıcılık’ın Selçukluculuk ile tahkim edildiğini de akılda tutunca mevzunun bir miktar “emperyal vizyon” popülizmi olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Bu türlü popülizmin hızını alamayıp tosladığı duvarlar yerine kendi kafasında delikler açması kaçınılmaz bir sondu. O deliklerden sızan karanlıkla yüzleşiyoruz ne zamandır. İfadesini “uhûlet ve sühûlet” çiftinde bulan hâl de galiba o karanlıktan sızan mainin sırrını ifşa eden bir sürç-i lisan. Ertuğrul’un dizinin 115’inci bölümünde başını gösterişli hareketlerle kesmek suretiyle infaz ettiği Selçuklu Emiri Saadettin Köpek’in hemen her bölümde birkaç kez tekrarladığı “uhûlet ve sühûlet” tabiri yalnız benim sinirlerimi zıplatmıyor. Saadettin Köpek’in yaptığı kötülükler, Ertuğrul’a kurduğu tertipler (hem Diriliş’te hem Payitaht’ta entrika yerine tertip kelimesi kullanılıyor ki bunun da bir tür sürçme olduğunu düşünüyorum, neyse) ayyuka çıktıkça, izleyicinin bu kelime çiftine olan “gıcığı” da zirve yaptı. Öyle ki, 115’inci bölümün yayınlanması üzerine yazılan tweetlerin büyük bir bölümü yine bu tabirle kurulmuştu. İki örnekle yetineceğim, tahmin edersiniz ki yüzlerce var: “Köpek öldüğüne göre uhûlet ve sühûlet içinde uyuyabiliriz.” “4 yıldır beklediğimiz sahne. Saadettin Köpek, uhûlet ve sühûlet ile öldü. Utanmasak çıkıp konvoy yapacağız.”

Ara not: Az sonra bu tabirin dizi dışındaki hayatta, kimler tarafından nerelerde kullanıldığına ilişkin birkaç gözlem aktaracağım. Aman ha, kimsenin Saadettin Köpek’in yaşadığı gibi bir hayat yaşamasını ve onun gibi ölmesini dilemem mümkün değil. Şuracıkta kendimce yapmaya çalıştığım şey sürç-i lisan kavramından hareketle çağdaş siyasi aktörlerin içinde bulundukları halet-i ruhiye hakkında tahminde bulunmaktır. Bir başka deyişle bu yazı hiçbir şekilde herhangi bir temenni içermez.

Emir Saadettin’in devleti

Emir Saadettin Köpek, dizinin Ertuğrul’dan sonraki ikinci önemli kahramanı, daha doğrusu karşı-kahramanı. Ondan önce ve sonra da kötülük yüklü karakterler girdi çıktı diziye, ama hiçbiri onun kadar yakışmadı, yerini bulmadı ve onun kadar ustalıkla anlatılmadı (Murat Garipağaoğlu Diriliş Ertuğrul’daki en iyi oyuncu kanaatimce. Kendisini içtenlikle tebrik ederim. Büründüğü karakteri incelikle ve ustalıkla tahlil ettiği hemen anlaşılıyor.) Tarihte bu adı taşıyan bir Selçuklu Emiri var ve kendisinden pek hayırlı bir insan olarak bahsedilmiyor. Fakat Ertuğrul’un öteki’si olarak seçilmesinin tesadüf olmadığını düşünmeme neden olan birkaç özelliği daha var.

Mesela, tarihte de, dizide de Gıyaseddin Keyhüsrev’in, veliaht olmadığı halde, bir tür darbe ile, sultanlık makamına geçmesini sağlayan kişi Emir Saadettin. Yalnız yetenekli bir asker değil, aynı zamanda tutkulu bir mimar ve nakkaş. Yani eğitimli. Gerçek adı Köpek bin Muhammed, lakabı Saadettin. Böyle olması, Oğuz soyundan olmadığını, Moğol devşirmesi olabileceğini akla getiriyor. Elimin altında bu konuda yeterince kaynak olmadığı için bu son cümle tahminden ibaret ve Moğollar için köpeğin kutsal bir hayvan olduğu bilgisine dayanıyor. Zaten devşirme oluşu ile profesyonel, eğitimli yönetici sınıfından olması durumları da uyumlu. Çünkü Selçuklu’nun da tıpkı kendilerinden önceki ve sonraki Türk/Moğol devletleri ve devletçikleri gibi, önce yükselmelerinde sonra da düşüşlerinde çok önemli, hatta belirleyici rol oynayan bir devşirme sistemleri var. Emir Saadettin, o sistemin ürünü olan yönetici sınıfın temsilcilerinden biri. Dolayısıyla diziyi yazanlar, muhtemelen onu, “yerli ve milli” olmayan eğitimli ve ayrıcalıklı yönetici sınıfın bir arketipi olarak konumlandırmışlar kafalarında. Çürümenin, çözülüşün ve yıkılışın faturasının rahatlıkla çıkartılabileceği “mesnetsiz” ve “nesepsiz,” zaten “bizden olmayan,” dolayısıyla alışılmış, tanıdık “bir hain” olarak resmedilmek üzere biçilmiş kaftan. Fakat bana kalırsa sonuç kocaman bir sürç-i lisan olmuş. Sebebi ise Emir Saadettin’in poz ve diyaloglarının aşırı aşinalığı. Bunda senaristlerin bir kabahati olduğunu düşünmüyorum. Diriliş Ertuğrul, yalnız sıradan ahaliyi değil belli ki siyasetinin en önemli kişilerini de etkisi altına almış. Dolayısıyla sözünü ettiğim sürç-i lisan, dizinin başarısızlığından değil, başarısından kaynaklanıyor.

Saadettin Köpek’in karakterini burada hem de diyaloglar üzerinden tasvir etmeye kalkışırsam bu yazı bitmez. Bu yüzden şuracığa bir kaç kısa video sıralayayım. Okumaya videolardan sonra devam etmeyi tercih edersiniz belki…

Daha sonra öldürüp yerine oğlunu geçireceği Alaaddin Keykubat’la diyalogu.

Ertuğrul’a kızgınlığını ifade ederken.

Çavdar Obası’nın mirasçısı Aslıhan Hatun’la arasındaki diyalog.

Mart 2016’da yayınlanan 51’inci bölümde Şeyh Kirmani’nin Saadettin Köpek’e ettiği lafları bir dinleyin. Çok acayip gelmiyor mu size de.

Bütün bunlar içerisinde sözünü ettiğim sürçmeyi en çok bu klip sergiliyor.

Şimdi şöyle kısaca hafızanızı yoklamanızı isteyeceğim sizden: Bu pozu, bu duruşu, Emir Saadettin’in kendine atfettiği gücü dile getirdiği cümlelere benzer ifadeleri en çok kimlerde görüyor, kimlerden duyuyorsunuz? Devlet, Emir Saadettin gibi bir şey değil mi sizce de?

İtiraz edenler olacaktır: Alaaddin Keykubat değil mi devlet, neden Emir Saadettin olsun diye… Uzun hikâye ama kısası şu: Alaaddin Keykubat devlet değil, sultan, diyelim ki bir nevi ruh, kut’un (mağdur kahramana devlet kurduran talihin) mirasçısı. Osmanlı’da da böyle olacak uzunca bir süre, sonra işler karışacak. Şimdi Erdoğan’ın kendisi için hayal ettiği makam muhtemelen öyle bir yer. Bu hayali de kendisi ile “milli irade” arasında kurduğu özdeşlik ele veriyor. Ancak o makamın son kullanma tarihi Cumhuriyet’in kuruluşundan bile yüzyıllar önce sona erdiği için bu, başarıya ulaşacak bir proje gibi görünmüyor. Şöyle de diyebiliriz. O makamın son kullanma tarihi geçmeseydi Osmanlı hayata tutunmanın bir yolunu mutlaka bulurdu. Burada sözünü ettiğim sürç-i lisan da zaten bu hayalin ve gecikmişliğin ayırdına vardıkça hissedilen korkunun bir ürünü olsa gerek. Her ne ise, bu dizinin hatırlattığı söylencede devlet, sultanın mirasçısı olduğu ruhun bedeni, yani Emir Saaddettin’in ta kendisi. Çünkü ferman hakkı ruha ait olsa bile, uygulayıcısı Emir. Dolayısıyla o ruh, en yüce gönüllü emirleri bile verse, o emirler fiile dönüşmeye başladığı anda aldığı suret Saadettin Köpek’inkinden başkası değil. Sözün kısası, Saadettin Köpek, modern öncesi formuyla devlet. Bürokrasi değil devlet, çünkü bir beden olan Saadettin Köpek’ten sadır olan şeye bürokrasi diyeceğiz. Bir beden olarak Saadettin Köpek, Keykubat’a emanet edilmiş kut’la dünyevi/mundar bürokrasi arasındaki, tercüman ya da köprü. Ne bürokrasi kadar dünyevi (çünkü sultana tabi ahaliden değil, eğitim verilerek inceltilmiş [Osmanlı’da devşirme denilen bu sınıfa, Selçuklu’da iğdiş ya da gulam deniyor] ve sultana da bu yolla tabi olmuş biri) ne de Sultan gibi kut’lu. Zamanla köprü olarak kalmaktan vazgeçecek Saadettin Köpek ve sultan ailesinin gayrımeşru, dolayısıyla hakkı yenmiş bir mensubu olduğu iddiasıyla devletin başına geçmek isteyecek. Tarihte de dizide de onun ve öyküsünün infazı, yapıp ettiği adaletsizlik ve haksızlıklarla değil, kendisinde kut olduğu dedikodusunu yaymış olmasıyla meşrulaştırılacak.

Bir terkip ve tertip olarak “Uhûlet ve sühûlet”

“Uhûlet ve sühûlet” tabiri Saadettin Köpek’in mottosu. Sühûlet genellikle kolaylık olarak çevriliyor. Arapça “shl” kökünden geliyor. “Sühûla” akışkan ve yumuşak olma demek. Buradaki yumuşaklık da incelik, nezaket manasında. Hani tereyağından kıl çeker gibi bir incelikten söz ediyoruz… Uhûlet ne manaya geliyor diye aranırken Mehmet Doğan’ın şu paragrafını buldum: “Hiçbir sözlükte ‘uhul’ ve ‘uhûlet’e rastlayamadım. Bu deyimin doğrusu ‘usuletle ve sühûletle’dir. Buradaki usul, yavaş manasına ‘usul’ olabileceği gibi, usûl (metod) de olabilir. Çünkü ‘usuletle ve sühûletle’ demek, ‘yavaşça ve yumuşaklıkla’ demektir. ‘Usule uyarak ve mülayemetle diye de açıklayabiliriz.”

Saadettin Köpek bu tabire asla tesadüfi sayılamayacak belli koşullar oluştuğunda başvuruyor. O koşullar ise genellikle şu iki bağlamda oluşuyor:

  1. İzleyicinin bir bakışta ahlaksız olduğunu anladığı biriyle işbirliği yapıyor. Bu kişi ahlaksız olmakla kalmıyor, çıkarları için herkesi satabileceği gibi, öfkesine de kolayca yenilen biri oluyor. Saadettin’in maşası haline gelen bu kişi Ertuğrul’a bir şekilde yeniliyor ya da güç yetiremiyor. Dolayısıyla öfkeleniyor ve Saadettin’in korumasından yararlanarak işi kısa yoldan halletmek istiyor. Tam böyle bir anda işbirlikçisini sakinleştirmek için “uhûletle ve sühûletle” davranmak gerektiğini söylüyor Emir Saadettin. “Dur,” diyor yani, “Ben ne sana ne bana zarar verecek başka bir yol bulacağım, çünkü ben devletim.” Bu bağlamda “devlet” Emir Saadettin’in gücünün meşruiyetini yitirmemek için riayet ettiği bir sınır/usûl olarak şekilleniyor.
  2. Yine devletin gücünü kullanarak Ertuğrul’u oyuna getiriyor, tuzağa düşürüyor, ülküsüyle ve hassasiyetleriyle çelişecek yollara zorluyor. Bu usûle genellikle, sultanın düşmanı olsa da kendisinin ya da devletin dostu olarak belleyip işbirliği yaptığı tarafla Ertuğrul arasındaki ilişkiyi, “iti ite kırdırmak” ilkesiyle yönetirken başvuruyor. Derken tertibi ortaya çıkacak gibi oluyor. Hakiki vaziyetin ifşa olmasını önlemek için bir anda yüzünü Ertuğrul’dan yana yumuşatıp “dur bakalım, bu işi uhûletle ve sühûletle” halletmemiz lazım diyor. Bu geçiş, Emir Saadettin’in kısa bir süre için, Ertuğrul ile stratejik bir işbirliği yapacağı, bir adım önce işbirliği yaptığı düşmana karşı onunla birlikte savaşacağı; ancak hemen sonraki adımda Ertuğrul’u arkadan vuracağı bir yeni öykünün hazırlık aşamasını oluşturuyor.

Demiştim ya Diriliş Ertuğrul başlı başına bir sürç-i lisan diye. Ama bunu anlatmanın bir yolunu da bulamıyordum ne zamandır ve kıvranıyordum. Ta ki son yerel seçime kadar… Kafamın içinde bunlar dönerken, seçim sonrasında dikkatimi en çok “uhûlet ve sühûlet” tabirinin dizi dışındaki yankısı çekti. Daha evvelden de kullanılıyordu bu tabir ama sanırım hem bağlamı değişti hem de bir şekilde frekansı sıklaştı. Önce yerel seçimden hemen sonra kimler hangi bağlamlarda başvurmuşlar bu tabirin sihrine, bu bağlamlar Saadettin Köpek’in kurgusal bağlamıyla örtüşüyor mu diye bakalım. Sonra yakın siyasi tarihimizde kısa bir yolculukla o sihrin kullanım sahasının nasıl sürçtüğüne de bakarız. Böylece Diriliş Ertuğrul dizisinin kimin, kim üzerinde, nasıl bir “dilsel” hatta “subliminal hegemonya” kurduğunu teşhis etme şansımız olur. Bu ne işe mi yarar? O kaymanın faillerinin en derin geçmiş ve gelecek tahayyülleri hakkında bir intibaımız olabilir. Siyasetin geldiği şu sahnede böylesi bir intiba ne işe yarar tam olarak bilemiyorum. Faydacı bir insan sayılmam. Fakat muktedirin sürç-i lisanı, yani onun nereye takıldığını bilmek, siyaset sahasının barındırdığı imkân ve imkânsızlıkları daha görünür kılmak için “dün böyle diyordu, bugün şöyle diyor” alıştırmasından daha net bir filtre sunabilir. Bilemedim.

“Uhûlet ve sühûlet”in 31 Mart’ı

Önce yerel seçim civarında dolaşalım, sonra biraz geriye, sonra da en geriye gidelim… Altını çizip kararttığım sözcükler “uhûlet ve sühûlet” tabirinin o paragraf bağlamında neye tekabül ettiğini gösteriyor sanki.

1. Batman Valisi Hulusi Şahin, 16 Mart 2019’da yaptığı basın toplantısında şunları söylüyor: “Her yönüyle 31 Mart mahalli seçimlerine hazırız. Uhûlet ve sühûlet içerisinde bir seçim geçiririz inşallah. Kanun hakimiyetini tesis etmek esastır. Kanunun vermediği hakkı zorla almaya çalışana dur deriz. Kanunun verdiği hakkı engellememiz ise söz konusu olmaz. A Partisi, B Partisi fark etmez, önemli olan kanun ve kurallara uygunluduğudur. Seçim gecesi Turgut Özal Bulvarı üzerinde aşırı sevinç ve aşırı kızgınlıklarla yaşanabilecek taşkınlıklara karşı da tüm güvenlik önlemlerimizi üst düzeyde aldık. Seçim sonuçlarını manipüle etmek için güvenlik görevlilerinin taşınması iddiaları tamamen asılsızdır. Bizim sadece 125 çevik kuvvet talebimiz oldu. O da uygun görülürse merkezde bunları görevlendireceğiz.”

4 Nisan 2019, Ömer Çelik, seçim itirazlarını anlatırken: “Bu hukuk zemininde devam etsin istiyoruz. İlla siyaset zeminine çekmek istiyorlar. Mesele vatandaşın iradesinin tecellisi, Türkiye’deki seçimlerin saygınlığı ve Türkiye’nin sağlıklı seçim yapabilme kapasitesi olmasaydı emin olun bütün bu siyasi polemik davetlerine büyük bir memnuniyetle katılırdık. Bu siyasi polemikleri de çok güzel yapardık. Ama zaman şimdi bunun zamanı değil. Zaman hep beraber sabırla beklemek usulet ve sühûletle hukuki sürecin sonuçlanmasını, itirazların sonuçlanmasını beklemek.” (Uhulet yerine Mehmet Doğan’ın tavsiye ettiği gibi “usulet” diyor. Dizinin Emir Saadettin’ini tashih ediyor yani. Devlet Bahçeli örneğini de verdikten sonra Ömer Çelik’e bir kez daha döneceğim, başka bir sebeple.) Bu paragraf 4 Nisan gecesi yaptığı ikinci açıklamadan. Aynı konuşmada sürekli olarak “kanun koyucu” tamlamasını da tekrarlıyor. Asabi bir şekilde defaatle herkesi sükûnete davet ediyor. Kelime ve ifade tekrarları ve telaffuz ederken yaşadığı takılmalar sözünü ettiği “Kanun koyucu” ile uygulayıcıların ve itiraz edenlerin aynı partinin, yani kendisinin sözcüsü olduğu partinin temsilcisi ya da atadığı insanlar olmasından kaynaklanan tuhaflığı kendisine de henüz izah edemediğini anlıyoruz.

Erdoğan, 12 Nisan 2019’da, Sudan’da sendikaların başlattığı sokak hareketi sonrasında diktatör Ömer Beşir’in ordu tarafından devrilmesinin ardından, “Sudan bizim köklü tarihi ilişkilerimizin olduğu bir ülke. Temennim odur ki sühûletle, bir kardeşlik ağı içerisinde Sudan bu işi başarmalı ve normal demokratik süreci çalıştırmaya girmelidir.” Aynı konuşmada, kendisinin darbeyle değil seçimle gelen bir lider olduğunu hatırlatma ihtiyacı da hissetmişti hatırlarsanız.

Devlet Bahçeli, 21 Nisan 2019’da, Antalya’da partisiyle yaptığı çalışma kampının ardından yaptığı açıklamada: “Bir Zamanlar Çukurova dizisinde Fekeli Ali Rahmet bey var. O bazı olayları görürken kendisinin evlatlık aldığı kişiye bir tavsiyede bulunuyor, ‘uhûletle ve sühûletle hareket ediniz’ diyor. Şimdi ne yapalım. Ali Rahmet Bey’i televizyona çıkartıp tüm siyasilere öğüt verebilecek tarzda bir konuşma yapmasını rica etsek uhûlete ve sühûlete ne kadar riayet edecekler. Ben uyacağımızı kendi adıma ve partim adına söylüyorum. Ama CHP’deki genel başkan yardımcıları ağustos böcekleri ne diyecekler onu merak ediyorum.” Sonra Kılıçdaroğlu’na sesleniyor. “Partisinin ağustos böceklerini sükûnet ve sühûlete davet etmesi gerekirdi, tıpkı Ali Rahmeti Bey gibi.”

Devlet Bahçeli’nin açıklamasında birkaç sürçme birden olduğunu düşünüyorum. Şöyle söyleyeyim. Mesela Bir Zamanlar Çukurova dizisine referans veriyor “uhûlet ve sühûlet” tabirini kullanmadan önce. Bu referansın özellikle ve “uhûlet ve sühûlet” çerçevesinde alınmış bir tedbir olduğunu düşünüyorum. Emir Saadettin’in neticesini gören kimse bu tabirin sihrine içinde hafif bir titreme hasıl olmadan dokunamaz çünkü. Muhtemelen her iki diziyi de seyrediyordur Bay Bahçeli. Çünkü kendisi de bir Çukurovalı, tıpkı Ömer Çelik gibi. Siyasi kimliği ve senelerdir tanık olduğumuz kişiliği, Diriliş Ertuğrul izleyicisi olduğunu tahmin etmemizi kolaylaştırıyor. Ömer Çelik, tabiri doğru olduğunu düşündüğü şekliyle kullanarak uzaklaşmıştı Emir Saadettin’in dilinin, her devletlûyu istemsizce kendine çeken cazibesinden. Bahçeli ise bambaşka bir diziye gönderme yaparak Emir Saadettin yokmuş gibi davranıyor. Böyle olunca üşenmedim baktım “uhûlet ve sühûlet”in Bir Zamanlar Çukurova’ya nasıl gittiğine. Diziye sonradan giren Kerem Alışık, dayısı Attila İlhan’ın senaryosunu yazdığı, babası Sadri Alışık’ın da başrolünde oynadığı, 1983 TRT yapımı Kartallar Yüksek Uçar dizisinden alıntı yaptığını söylüyor. Doğrudur. Ancak bu aile mirasını ona hatırlatan da Diriliş Ertuğrul olsa gerektir, farkında olarak ya da olmayarak. Zira, Sadri Alışık’ın canlandırdığı Banazlı, bu tabiri “usûlet ve sühûlet” şeklinde ve “çaktırmadan, fazla dikkat çekmeden, usûlünce” manasında kullanıyor. Bir Zamanlar Çukurova’nın Fekelisi ile oğlu arasındaki ilişki (elbette oturup hepsini izlemedim, birkaç bölümü tarayıp görebildiğim kadarıyla) “uhûletle ve sühûletle hareket ediniz” şeklinde konuşmasına müsait değil. Bundan çok daha şefkatli ve samimi. Ne devlet ne de Devlet Bahçeli edası var Fekeli’de. Geçelim… Dolayısıyla ben hem Çelik’in hem de Bahçeli’nin ve hatta Kerem Alışık’ın “uhûlet ve sühûlet”e Diriliş Ertuğrul dolayısıyla eriştiklerini düşünüyorum. Dediğim gibi bunun farkında bile olmayabilirler.

Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu’na linç girişiminin ardından 21 Nisan 2019’da kaleme aldığı yazısında kullanıyor bu tabiri: “Böyle bir organize linç girişiminin kendiliğinden olmayacağı, devletin içindeki bir odak tarafından kıvılcımlanmadan hayata geçmeyeceği kanatindeyim. Zaten böyle bir provokasyon atmosferinin gelmekte olduğunu görerek son dönemde özellikle uhûlet ve sühûlet telkin eden uyarı yazıları kaleme aldım. Sağduyu ve itidal ile uhûlet ve sühûlet tavrı ülkede bir türlü bitmeyen derin yapılanmaların tezgahını bozacak en güçlü silah çünkü.”

7 Mayıs 2019, Adalet Bakanı Gül, İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi ile ilgili kararı değerlendirirken sühûleti uhûletsiz kullanıyor: “Başta biz siyasetçiler olmak üzere, herkese düşen görev, karara saygı duymak, süreci sühûletle tamamlamaktır.”

Emir Saadettin’in hayaleti

Yerel seçimler öncesinde de hayli popüler “uhûlet ve sühûlet.” Ancak bir ay içerisinde bunca tekrarlandığını ilk kez görüyoruz. Diriliş Ertuğrul’lu yıllarda kullanıldığı bağlamlar pek değişmiyor ve Emir Saadettin’in izinden gidiyor.

Yalçın Akdoğan, Star’daki köşesinde 18 Temmuz 2018’de yayınlanan “Erdoğan’ın sivilleşme devrimi” başlıklı yazısında diyor ki: “Erdoğan uhûlet ve sühûletle asker sivil ilişkilerini çok iyi idare etmiş ve ciddi rahatlamalar sağlamıştır. Beşeri ilişkilerle kaydedilen mesafeden daha önemli olan büyük sıçrama ise sivilleşmenin sistem bazında kurumsallaşmasıyla başarıldı.”

12 Şubat 2017, Fadime Özkan, bugünün Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile AKP-MHP ittifakını konuşuyor. Bu defaki uhûlet ve sühûlet Gül’den değil, Özkan’dan: “Türkiye’de iktidar partisi ile bir muhalefet partisinin bir konuda uzlaşması ve ortak bir çalışma yürütmesi pek nadir görülen bir durum! AK Parti ve MHP arasında bu oldu, hem de uhûlet ve sühûletle. Sorum şu: Hem müzakere, hem de anayasa komisyonu ve genel kurul sürecinde iki rakip partiyi uzlaştıran temel motif neydi? Uzlaşıyı ne sağladı?” Gül bu soruya değil ama takip eden “ödev”li soruya verdiği cevapta çok kıymetli tabirimizin uygulamada ne anlama geldiğini tarif ediyor: “(Darbeye karşı sokakta Gül’e göre meyhaneden gelenin de, camiden çıkanın da birlikte verdiği mücadele sonrasında ‘millet’ siyasilere) ‘Benim elimden gelen bu, ben canımla kanımla bu tehdidi savuşturdum ama siz Türkiye’nin bekasına yönelik bir daha böyle bir tehdidin oluşmaması için ne gerekiyorsa yapın’ dedi. Hemen ardından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde siyasi parti genel başkanları toplandı, kurumlara sızmış bürokratik cunta, FETÖ ve benzeri bir takım yapılanmaların olmaması için nelere ihtiyaç var diye CHP ve MHP‘nin de katılımıyla konuşuldu ama adım atılamadı. Ama Sayın Bahçeli’nin söz konusu çağrısıyla milletin verdiği ödevi yerine getirmek için AK Parti ve MHP işe başlamış oldu. Sorunuzun cevabı bu; bu işin itici gücü 15 Temmuz ruhudur, FETÖ gibi terör unsurlarının bir daha tehdit oluşturmaması için, Türkiye’de güçlü bir yönetim, güçlü bir Türkiye için, adım atılmış oldu.”

30 Kasım 2017, BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Gürhan, partisinin Erdoğan’a bağlılığını sunarken şunları söylüyor: “Ne idüğü belirsiz bir takım belgelerle ve bilgilerle, çıkış yakalama hevesinde olanlar, unutmasın ki; çıkış yaptığını düşündükleri yerden tepe taklak olurlar. Bu millet Gezi Parkı’yla sahnelenen, 17-25 Aralık’la tazelenen tiyatroların senaryo ve metin yazarlarını görmüştür. Bu yüzden artık milletimiz uhûlet ve sühûlet içerisindedir. Milli refleks bünyesine tekemmül etmiş siyasiler de bu yüzden temkinli olmak durumunda ve ’mağribî’ gibi ortalıklarda siyasi rant hesaplarına düşmemelidirler.”

Bahçeli’ye karşı da kullanılmış “uhûlet ve sühûlet” tabiri: 24 Kasım 2017’de Bahçeli’nin resmi hesabından şu twit atılmış: “Hacı Bektaş-i Veli diyor ya: ‘Gel ha gel, insan ol da öyle gel.’ İnsanlıktan nasiplenmemiş, insaftan feyizlenmemiş canilerin, işbirliktçilerin, şiddet hastalığına tutularak her değeri yutmuş ilkellerin önüne geçmek, emelleriyle birlikte bedenlerini tepelemek helal-i hakkımızdır.” Bir yurttaş, bu defa Diriliş Ertuğrul’a gönderme yaparak cevap vermiş: “Dizide ‘uhûlet ve sühûletle hallolmayan meseleler döner ensende patlar!’ diyen Saadettin Köpek’i dinlemeyen Ural gibisin. O kellesinden oldu, sense yüzde 5 baraj dilencisi olmuş itibarını kaybetmişsin; kalkmış hâlâ hamaset, hâlâ hamaset.”

11 Şubat 2015, o dönem Yeni Şafak Ankara temsilcisi olan Abdulkadir Selvi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili adayı olmasıyla ilgili olarak Davutoğlu ve Erdoğan arasında çıkan gerginliği sakinleştirmeye çalışıyor. Sakinleşmenin ancak herkesin yerini hatırlamasıyla mümkün olduğunu düşünmüş olsa gerek: “Çünkü Recep Tayyip Erdoğan gibi bir lider kolay bulunmuyor. Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan gibi değerler kolay yetişmiyor. Hakan Fidan olayının yıpratıcı bir hal aldığı görülüp, uhûlet ve sühûletle hareket edilmesi gerekiyor. Unutmayalım, sitem sevgiden doğar.” Dikkatinizi çekiyorum, Erdoğan lider, Davutoğlu ve Fidan ise yalnızca birer değer. Aradaki ilişkiyi ve farkı varın siz söyleyin.

“Uhûlet ve sühûlet”in Diriliş öncesi

Diriliş Ertuğrul’dan önce de kullanılmış “uhûlet ve sühûlet” tabiri. Bu örneklere bu tabirin Diriliş Ertuğrul’a nereden gelmiş olabileceği konusunda tahmin yürütmek için de, bir tür kontrol grubu gözüyle de bakabilirsiniz.

14 Kasım 2014, şu anda cezaevinde bulunan Mümtaz’er Türköne’nin, o dönem henüz kapatılmamış olan Zaman Gazetesi’nde yayınlanan bir yazısı. Başlık: “Saraydaki Topal Ördek.” “Erdoğan’ın elindeki güç yavaş yavaş eriyip yok oluyor. Marazının kimseye faydası olmadığı için, bu iş uhûlet ve sühûletle gerçekleşiyor. Sebep Saray’ın reel politiği. İktidarın yönetmesi gereken üç temel sorun alanı var. Birincisi Barış Süreci, ikincisi ekonominin krize yuvarlanmasına engel olmak ve sonuncusu da IŞİD başta olmak üzere bölgesel krizlerle baş etmek. Bu üç sorunu çözecek politikaların Saray’ın bin odasından birinde belirlenme ihtimali ise hiç yok.”

1 Haziran 2014, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor. Adaylar açıklanacak. Bu defa Abdullah Gül giriyor “uhûlet ve sühûlet” topuna. Erdoğan’ı hevesli gördüğünü söylediği açıklamasında, Cumhurbaşkanı’nın ilk kez halk tarafından seçileceğini ve bu mevkinin eskisinden daha önemli hale geldiğini hatırlatıyor ve “seçimin uhûletle ve sühûletle sonuçlanması gerekir” diyor.

29 Nisan 2014, yine Abdülkadir Selvi ve bu defa Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin görüşmelerinin dinlendiği yolundaki iddiaları dile getirdiği yazısında “uhûlet ve sühûlet” ikilisinin yeni dönemin şifresi olduğunu söylüyor: “Dikkatinizi çekti mi bilmem ama Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine girildiği andan itibaren Başbakan, sinirleri alınmış birisine döndü. Evet, paralel yapıya meydan okuyor, hesaplaşacağım diyor. Ancak önceden olsa volkanik patlamalar yapacağı olaylar karşısında bile 'Uhûlet ve sühûletle' hareket ediyor. Yeni dönemin şifresi,'Uhûlet ve sühûlet.’

12 Ocak 2014, MHP milletvekili Faruk Bal, TBMM’de yaptığı konuşmasında yargı erkinin dûçar olduğu dertleri sıraladıktan sonra diyor ki: “Şimdi, bu yargıdaki hâli böylece ifade ettikten sonra buradaki müzakerelerin uhûlet ve sühûletle yapılması, her partinin kendi düşüncesini dosdoğru söylemesi veya her milletvekilinin kendi düşüncesini dosdoğru söylemesi ve hepimizin de konuşan insana, fikrine saygı, şahsiyetine saygı itibarıyla saygı gösterip işi yine uçan tekmeye, iPad atımına ve su savaşlarına döndürmeden buradan büyük Türk milletine kendi adına yargılama görevini ifa edecek kurum ve kuruluşları dizayn edecek bu kanunla ilgili bilgi sunmamız lazım. Bunu da özet hâlinde ve özellikle de aklında kalabileceği şekilde yapmamız gerekmektedir.” (Faruk Bal, daha çok sükûnet manasında kullanıyor sanki.)

17 Şubat 2005, Ahmet Hakan AKP’den istifa eden Erkan Mumcu ile Erdoğan arasındaki temel farkı şöyle özetliyor: “Erdoğan, memleket meselelerinin uhûlet ve sühûletle halledilmesi gerektiğini savunup ‘idare-i maslahatçı’ bir yaklaşım sergilerken, Erkan Mumcu ‘daha radikal’ adımlar atılmasını savunmaktadır. Yani Erdoğan, ‘derin güçleri’ ürkütmemek için sorunları erteleme yolunu seçen klasik bir ‘merkez politikacısı’ portresi çizerken, Erkan Mumcu sanıldığının aksine, daha köktenci adımların atılmasını savunan ‘devrimci politikacı’ yaklaşımı sergilemektedir. Örnek mi? İşte son tartışma: Erkan Mumcu, üniversite affının türban sorununun çözümü noktasında önemli bir açılım getirmediğini, bir idare-i maslahat olduğunu savunup, ‘Türban sorununun çözümü için sonu referanduma kadar gidebilecek bir Anayasa değişikliğini göze almamız gerekir’ demiştir. Yani? Yani Erkan Mumcu’ya ‘Dincilere daha fazla katlanamadığı için AKP’den kopmuş laik politikacı’ muamelesi yapmaktan bir an önce vazgeçelim.”

Meğer Özal da çok kullanırmış “uhûlet ve sühûlet” çiftini. Arkadaşı Cavit Kavak geçtiğimiz günlerde Malatya’da yapılan bir Özal anmasında anlatmış bir anısını: “Çok dikkatliydi. 56 yaşında siyasete girmiş, 66 yaşında vefat etmiş bir insan, 'Efendim birinci parti olduk, neden protokolde yedinci sıradasınız?' diye eleştiriliyordu. Kendisi, 'Uhûlet ve sühûletle bu işe girelim' derdi.” Özal’ın uhûlet ve sühûleti, Banazlı’nınkiyle aşağı yukarı aynı manada gibi görünüyor. Çaktırmadan, fazla dikkat çekmeden. Aslına bakarsanız ben kendisinin uhûlet değil usulet dediğini, ancak Kavak’ın Diriliş Ertuğrul dolayısıyla onu uhûlet diye hatırladığını sanıyorum.

Eeee yani?

Yazıya bir sonuç uydurayım diye yukarıda dediklerimi tekrarlayıp sizi daha fazla yormayacağım.

Zaten dediğim gibi şu yaptığım okuma ne işe yarar ben de bilmiyorum. Muhtemelen külliyen yararsızdır.

Fakat benim bu yararsız aklımda hâlâ deli sorular:

Mesela, bu tabir Türk sağının siyasi jargonuna kim tarafından, nerede, ne zaman sokuldu? Bunu bilen bir Allah’ın kulu bana da söylerse çok mutlu olurum. Özal mı? Sanmıyorum. Demirel de değil. Menderes mi? Bilemedim. Bence değildir. Neyse, elbet bulurum bir gün.

Fakat daha deli sorularım da var: Ertuğrul yakışıklı adam. Üstelik kavgasında haklı. Birkaç bölüm sonra dizinin senaryosundan akan şoven ve maço propagandaya bağışılık kazanıp öyküsüne katılabilmeye başladığınızda gördüğünüz asla tamamlanmamış o karakterle bir sorununuz olmaz rakip takımda olma konusunda takıntılı değilseniz. Ahlaklı, düzgün, ne istediğini bilmese bile, neyi asla istemediğini pek iyi bilen ve kerterizi de töre/hukuk, adalet gibi yüceltmeye kararlı olduğu değerlerden alan bir tarihsel karakter. Belli ki “mimetik” bir etki yaratsın diye de üretilmiş. Madem öyle… Mevcut siyaset sahnesinin kuvvetlilerinin dilinde niye onun değil de Saadettin Köpek’in bir tabiri pelesenk oluyor?

Belki dahası da vardır da, benim aklıma üç sebep geliyor.

İlki, Ertuğrul’un da kut’lu bir adam olması. Onca zorlu imtihandan geçmesinin sebebi de o kut. Belki de kimse başına böyle bir kut gelmesini istemiyordur.

İkincisi, güçlü olmanın Emir Saadettin gibi olmak olduğu kazınmıştır “ruh”lara. Öyle olunca tıpkı Emir Saadettin’in yaptığı gibi Ertuğrul’a hayran olunur ama sonuçta Emir Saadettin, sühûletle olunabilecek tek şeydir. Bu durumda, aslında hayranlık duyduğun Ertuğrul her başını çıkarttığında Emir Saadettin sühûletiyle ezmeye çalışmak dışında bir seçenek kalmaz. Emir Saadettin olmak bunu gerektirdiği için Ertuğrul’a düşman olunur. Öyle ya Ertuğrul gibi birileri çıkıp hak, hukuk, adalet, haysiyet falan demese, Emir Saadettin’in “uhûlet ve sühûlet”le tertipler kurup kötü adam olması da gerekmez. Bunun yerine taşlara kendinden izler bırakarak geçirir hayatını.

Aklıma gelen üçüncü sebep biraz daha ağır: Belki de onlar, yani farkında olmadan Emir Saadettin’den alıntı yapanlar, yaşam öykülerinin, şimdiki zamanın tarihinin neresine, nasıl tekabül ettiğini içgüdüsel olarak hissediyorlardır. Yok yok, kesinlikle farkında değillerdir. Bu gerçekle yüzleşmekten kaçmaya çalıştıkça da dürtüleri onlara rest çeker, ve lisanlarını Emir Saadettin’den sadır olan dilin cazibesine teslim eder.

Böyle söyleyince aklıma iki ayet birden geldi. Çağrışım işte, ne yaparsınız?

Nur suresi 24’üncü ayet: “Gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek, aleyhlerinde şahitlik edecektir.”

Yasin suresi 65’inci ayet: “O gün mühür vuracağız ağızlarına, elleri bize söyler, ayakları şahitlik eder, kendi yaptıklarına.”

Bilemiyorum ki… Böyle şeyler bilinemez ki… Bilseler kendilerine çekidüzen vermezler miydi?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…