Artı Gerçek

O zaman dans: Peki ya renk?

Siyasi saiklerle sahnelenen dansların, söz konusu siyasi saik’in ve sahiplerinin hal-i-pürmelalini yansıttığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Hatta dans bu bakımdan bir zirvedir.


Alelacayip bir dönemdeyiz yine… Uzun zamandır üzerimizdeki şu alelacayiplikten kurtulamadık bir türlü. Bu acayipliklere nedense hep bir seçim telaşı eşlik ediyor. Bu kadar çok seçim yapmamızın en temelde iktidarın (artık bir kişi mi, parti mi, zümre mi, her kimse, o kadar seçmemize rağmen iktidara seslenirken kime sesleneceğimiz de belli değil, lahavle) kendi meşruiyetinden duyduğu kuşku ve bu kuşkuyu gizleme çabası olduğunu düşünmemiz için pek çok sebebimiz var. O sebepleri tek tek sayıp dökmeye kalkışmayacağım, çünkü lüzum yok. Ve fakat o sebeplerin yarattığı bir manzaranın ne manaya geldiğine azıcık kafa yormaya çalışacağım.

Geçen hafta Üsküdar ve Esenyurt’taki seçim çalışmalarından süzülüp çıkan ve sosyal medyada hayli popülerleşen iki dans sahnesi üzerinden “Reis’in Taifesi”nin kısacık bir zamanda geçirdiği dönüşüm hakkında azıcık spekülasyon yapasım var.

Videolar şu linklerde:

Üsküdar

Esenyurt

Bu iki dans videosu Erdoğan’ın AKP’yle kurduğu ve sonra AKP’yi de başından atarak tek başına sürdürdüğü yeni Türkiye rejiminin ne türlü bir toplumsal/siyasal manzaraya tekabül ettiğinin birbirini tamamlayan iki sembolik tezahürü kanaatimce. Dansın kendisi, ille dar anlamda siyasi sebeplerle (yani grev, isyan, protesto, propaganda amacıyla) yapılmasa bile, bir topluma içkin çeşitli türde ve geniş anlamıyla siyasi müzakere ve çelişkilerin kolektif bir ifadesi olarak görülür pek çok sosyal bilim disiplini tarafından. Hal böyleyken siyasi saiklerle sahnelenen dansların, söz konusu siyasi saik’in ve sahiplerinin hal-i-pürmelalini yansıttığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Hatta dans bu bakımdan bir zirvedir. Görülmeyeni görünür kılar, saklananı izhar eder, yeter ki kolektif bedenin metni diye de tanımlayabileceğimiz siyasi dansların göstermek değil saklamak istediği şeylere kafa yoralım…

Antropolog Jane C. Desmond, “bedenin söylemi” dediği dansı, toplumsal kimliklerin bedensel hareketle nasıl işaretlendiğini, şekillendiğini ve müzakere edildiğini görebileceğimiz bir analiz nesnesi olarak görüyor ve diyor ki, “(Dansa bakarak) kimliklerin performans stillerinde nasıl kodlandığını ve dansta bedenin kullanımının, belirli tarihi bağlamlarda dans dışındaki bedensel ifadelerin kopyalandığı, çoğaltıldığı, yarıştırıldığı ve istihkâm edildiğini analiz edebiliriz. (Bu yolla) Karmaşık kinestetik sistemlerdeki tarihsel ve coğrafi değişiklikleri izleyebilir ve dil, görsel temsil ve harekete dayalı sembolik sistemleri karşılaştırmalı olarak çözümleyebiliriz. Böylece ideolojik analizin çekirdeğini oluşturan sözlü metinler ve görsel nesneleredayanan araştırmaların (malul oldukları) önyargılardan kurtulabiliriz.” (i)

İlk videonun ilk yarısına bazı önyargılardan kurtulmak üzere bakacağımı böylece söylemiş olayım. İlk videonun ikinci yarısına ve ikinci videoya önyargılardan kurtulmanın yanı sıra, sergilenen dansların aktardıkları müzakerenin içeriğini bulma umuduyla göz atacağım. Orada da yol göstericim, Gerald Siegmund ve Stefan Hölscher’in derledikleri “Dance, Politics & Co-Immunity” (Dans, Siyaset ve Karşılıklı-Bağışıklık) kitabına yazdıkları girişteki şu önerme olacak:

“Kaosla düzenin sonsuz düetinde dans’ın aman vermez ortağı olan savaş, devletin düzenini dış düşmanlara karşı savunmak ve korumaktı; dans ise iç düzeni ittifaklar kurarak ve kendini yeniden üretecek olan düzeni korumayı oyuncu bir işe dönüştürmekti. Dans, bedeni, hareketi ve müziği orantılı olarak birbirine bağlayan adımlar ve müzik notaları eşleştirilerek kurulan düzendir. (Dansta) Sembolik bir al-ver oyunu sergilenirken, birbirini izleyen, hilekârlıkla savuşturulan ve kabul edilen bir dizi müzakere ile (inşa edilmiş) toplumsal hiyerarşiler sergilenir. Dans, onu sahneleyen düzenin performatif uygulamasıdır (gösterisidir.)”(ii)

Son olarak bu videoların neden bu kadar popülerleştiklerine ilişkin bir şey de ekleyip yoluma devam edeyim. Roland Barthes, Camera Lucida’sında “punctum” diye bir şeyden bahseder. Bizi büyüleyen fotoğraflarda gördüğümüz ama ne olduğunu bilemediğimiz şeylerin ortak adıdır “punctum.” Biraz zorlayacağım kavramı ama bu kelimeyi mesela görüntünün hakikati ya da görüntüden sızan hakikat diye tarif etmek istiyorum şimdilik. O fotoğrafa niye saplanıp kaldığımızı kazara bulursak, punctum artık bilgiye dönüşür ve fotoğrafın çekiciliği yok olur. Yani görüntünün büyüsü bozulur. Sezgisel olarak vakıf olduğumuz ve bilişsel düzeye çıkaramadığımız ve fotoğraftaki imge aracılığıyla bağlandığımız hakikat artık bir bilgidir. Fotoğraf olmadan da akılda tutulabilir ve hesaba katılabilir. Şöyle düşünün: Kulağınızda belli belirsiz bir şarkı var, ne melodisini ne sözlerini biliyorsunuz, o yüzden takılıp kalmışsınız. Nihayet, muhtemelen bir tesadüfle, şarkıyı dinlediğinizde “ohhhh beeee” der, kendinize gülümser ve yolunuza devam edersiniz. O şarkıyı bir daha unutmayacağınızdan emin olabilirsiniz. Çünkü bu minik, kendi içinizde yaşadığınız meraklı macera, o şarkıyı unutulmaz kılacaktır. Ben bu iki videonun, “aaaa ne komik” diye elden ele dolaşan görüntülerden farklı olarak, bir görüntünün büyüsünü bozma işlevi gördükleri için bu kadar popülerleştiklerini düşünüyorum. AKP’ye atfedilen gücün ne denli kırılgan bir algıdan ibaret olduğunu ortaya koyuyor yani çoğu zaman muhalefetin kendi elleriyle üretip servis ettiği karizmayı yerle yeksan ediyorlar. Sezgisel olarak vakıf olduğumuz, hatta sürekli tekrar ettiğimiz, ama ama tüm deliller aksi istikameti gösterdiği için kendimizi bile iyimserliği konusunda “yok beeee”, olmaz öyle şey diye kenara attığımız bir hakikati gözler önüne seriyorlar.

AKP ve AKP’liler hakkındaki önyargılarımız

İlk videonun birinci yarısında gördüğümüz şey Üsküdar’da AKP’ye ait bir seçim çadırı. Birazdan, yani videonun ikinci yarısında bu manzaranın oluşma sebebini fark edeceğiz. Yan tarafta CHP’liler halay çekiyorlar. Belli ki komşularının seslerini ve görüntülerini bastırmak lazım geldiğini düşünmüş parti çadırı yöneticileri. Bu da ancak coşku bahanesiyle yükseltilmiş ses ve bir anda alana yayılan bedenlerle olabilir. Ne var ki böylesi bir “iktidar”a, daha doğrusu “muhalefet”e alışık değiller. Öyle ya, normalde CHP çadırının neşesiz, AKP çadırının şenlikli olması gerekirdi. Ama o şenlik hali kutuplaşma siyaseti ve beka söylemi ile imkânsızlaştırıldı AKP için. Şenlik sırası başka çadırlara geçti. 23 Haziran öncesi AKP eski şenlikli halini geri çağırmak istedi. Lakin evdeki hesap meydana ve çadıra uymadı anlaşılan. Uzun zamandır kutuplaşma dili ile siyaset yapan AKP teşkilatlarının bir anda “kardeşiz biz, gelin duralım horona, hep beraber aydınlık yarınlara” siyasetine geçmekte zorlanmaları anlaşılır bir durum. Zaten bu türlü siyasetin araçlarına sahip olanlar partiden kovulalı hayli zaman oldu. Geriye kalanlar siyasi donanımları dolayısıyla değil, gidenlerin bıraktığı boşluk fark edilmesin diye teşkilatlara ya girdiler ya da pozisyonlarını yükselttiler. Tek bir kişinin iki dudağının arasından çıkan birkaç afaki cümleyle çizilen sert söylem virajlarının içeriğine ve gerekliliğine bırakın inanmayı, ne olduğunu bile anlamadıkları ve hayli zorlandıkları bir bakışta anlaşılıyor. Daha da fenası, partinin üst düzey yöneticileri de birbirleriyle aynı telde çalmakta hayli zorlanıyor.

Şu kısacık videonun aktardığı anda, meydana yansıyan görüntüde kanı çekilmiş bir AKP görüyorum ben. Kanı, yani gücü, söz hakkı, etkinliği, enerjisi, kendine olan inancı… Başlangıçta, uzun yıllar acısını çektikleri aşırı merkezileşmiş siyasi gücü dağıtma vaadiyle ortaya çıkan, gücü dağıtmaya güçleri yetmeyince onu ele geçirmek için mücadele eden ve buna “dava” diyen, sonra o gücü tek bir kişinin eline veren AKP teşkilatının şaşkınlığı ve cansızlığı alabildiğine şeffaf bir şekilde görünüyor. Toplam 10 kişiyi ortak bir melodi ve ritm etrafında örgütlemekten aciz bir grup partili var orada. Bütün teşkilatı temsil etmiyorlar demek ayıp olur. Üsküdar gibi bir yerde AKP kendisini layıkıyla temsil edecek bir kadro oluşturamamış ve bir an bile boşluk bırakmışsa zaten olan olmuştur. Böylece birinci önyargımız, yani AKP’nin ne denli güçlü ve etkili bir siyasi teşkilat olduğu meselesi şüpheli hale geldi.

İkinci önyargı ise bu sahnenin mitinglerle karşılaştırılmasında ifadesi bulan, “örgüt güçsüz ama, Erdoğan güçlü” düşüncesi ile ilgili… Mitinglere kalabalık toplamak kolaydır, hele devletin ve belediyenin kaynakları bu işe hasredilmişken. Asıl mesele, hangi mitinglerden bahsettiğimiz. Erdoğan dışında herhangi bir AKP’linin kalabalık bir miting yapabildiğini görmedim son yıllarda. Zaten az önce AKP için “kanı çekilmiş” bir teşkilat dememin sebebi de buydu. Tüm teşkilatın kanı çekilip tek bir kişiye zerk edilmiş durumda. O söz konusu olduğu zaman —zorla ve gayet askeri yöntemlerle de olsa— mobilize olabiliyor parti, ama onun dışında herhangi bir sebeple yan yana durmakta bile zorlanıyorlar. Böyle bir kalabalığa bırakın teşkilat, kitle demek bile zor. Çünkü kitlelerin bile basit fakat net ifade edilmiş ortak bir sözleri, amaçları, hiç yoksa yönleri vardır. O söz tek bir tanedir, baskıcıdır, çoğalmaya gelmez, kırılgandır, uçucudur ama vardır. Hayli zamandır AKP’nin böyle bir sözü, amacı ya da yönü yok. Erdoğan başka… Onun sürekli tekrar ettiği pek çok sözü ve iktidarda kalmak gibi bir hedefi var. Yönü ise gelecek değil geçmiş… Osmanlıcılık vs.’den bahsetmiyorum. Gördüğünüz gibi o harçların hiçbiri tutmadı ve bu nedenle rafa kaldırıldılar, alışkanlık babında arada dile geliyorlar ama siyasi bir söz olma niteliklerini kaybettiler. Erdoğan’ın yönü kendi geçmişi. Önünü göremediği için geçmişteki zaferlerine sığınıyor ve “yaptıklarım yapacaklarımın garantisidir” diyor kendine. Hal böyle iken, Erdoğan’ın baş edilemez gücü AKP’nin en büyük ve ölümcül zaafı. 

Şimdi dans edenlerle ilgili birşeyler söyleyeceğim ama bu onların dans yetenekleriyle ilgili değil. Çünkü bu videoda resmedilen dans, bireysel yeteneklerin sergilendiği bir gösteri değil. Dans, basitçe tarif edecek olursak, hareketin ve temasın, yani dokunmanın (kendine ya da yanındakine) ritm ve melodiyle düzenlenmesi hali. Ama ritm ve melodinin işe yarayabilmesi için hareketin ve temasın mümkün olması gerekiyor. AKP bayraklarıyla dans edenlerin aurasında iki şey aynı anda göze çarpıyor. İlki zorlanmış bir coşku, ikincisi ise dağınıklık. Kimse birbirine temas etmiyor, yani birlikte dans etmiyorlar. Hareketlerin ritm ve melodi ile düzenlendiğinden de kuşkuluyum.

Coşku karşılık bekleyen bir duygudur, kendi başınıza coştuğunuz ve coşkunuz içinde bulunduğunuz grupta karşılık bulmadığı zaman hızla giden bir araba duvara tosladığında olan şey olur. Siz de dağılırsınız, duvar da. İki taraf da, coşan da coşkuya cevap vermeyen de, tek kelimeyle dökülür. Bu dökülmeye mahcubiyetle karışık bir kızgınlık eşlik eder. Havada rahatsız edici bir elektrik dolaşır. İşte o dans sahnesinde melodinin, ritmin, temas ve hareketin yerini alan şey böylesi bir elektrik akımı. Gergin mi gergin…

Arkası dönük uzun boylu kadın, giysisi nedeniyle toplumun ona yüklediği ağır başlılığı bile yırtacak bir coşku buluşturup ekliyor hareketlerine. Birazdan yapacağı el işareti dolayısıyla AKP’li değil MHP’li olduğunu anlıyoruz. Sekerek dansediyor ve bence fena da değil. Tek kusuru yalnızlığı… Başka bir grup kadının yanına doğru dans ederek ilerliyor ve onlar da horon için ekip kurmaya çalışıyorlar. Fakat gözleri yanlarından yalnızca geçip giden “halk”ta. Birbirlerine de bakmıyorlar. Başka bir teyze ritme uyarak elinde bayrakla soldan sağa doğru yürüyor. O da yapayalnız. Horonla pek uyumlu olmasa da iyi sallayıp kıvıran başka bir genç arkadaş var geride, beyaz ti-şörtlü… O da yalnız… Eşofmanlı bir amca, elinde bayrakla… Yapayalnız. Bir ara beyaz ti-şörtlünün yanına beyaz kasketli bir amca yaklaşıyor dans ederek. Kesinlikle ortak bir damar yakalayamıyorlar. Belli ki amca aşina horona ama genç adama ayak uydurması da mümkün değil, onun kendisine uyum sağlamasını istemesi de… Ne acayip değil mi, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kalabalık siyasi parti teşkilatının şu meydana yansıyan manzarasına hakim görüntü yalnızlık ve bir de bozkurt işareti… AKP’liler kendisinden iş ve enflasyona fren istediklerinde, onlara “kurşun fiyatlarından haberiniz var mı?” diyen bir lider karşısında kimsesizler…

Dans gibi siyaset de televizyonda, mitingde duyarak değil içinde yaşanarak öğrenilen bir dil. Sonradan da öğrenilir tabii ama, pek çok performatif beceri gibi, dansı da siyaseti de, sonradan öğrenirken bile içinde yaşamak lazım gelir. AKP, daha doğrusu Erdoğan, kendisini destekleyen herkesi ya mahallelerini başlarına yıkarak ya da onları daha lüks mahallelere taşınacak kapitalle donatarak yerinden etti. Yani onunla ilk teması kurdukları mekanı yok etti. Onun en büyük vaadi en başından itibaren, “Evinizi yıkacağım, mahallelerinizi dağıtacağım” olmuştu zaten (Erdoğan’ın gecekondu düşmanlığı için bkz. Milli Gazete’nin 1990’ları). Vaaddi, çünkü gecekondudan kurtulmak sınıf atlamak demekti. Ve fakat bunun Erdoğan’ı ve taifesini var eden sosyal-tarihsel hamuleyi de hızla ortadan kaldıracağını pek öngöremediler. Öngördülerse bile yerine başka bir şey konacakları zehabına kapılmış olmalılar. Her neyse, Erdoğan’ı bir siyasi kişilik olarak üreten ve destekleyen toplumsal-siyasal temel bizzat onun projesinin bir çıktısı olarak ortadan kalktı. Örnek mi?

Şu dansın kıyısında edildiği Üsküdar’ın tepesine kurulmuş Çamlıca Camii mesela, tam dört mahalle dolusu insanı yerinden edecek. Azıcık google’larsanız Üsküdar Belediyesi’nin ve TOKİ’nin bu mahallelere nasıl muamele ettiklerinin ayrıntılarını haberlerde değil ama forumlarda, sosyal medyada, vs. bulabilirsiniz. Kahir ekseriyeti AKP’ye oy vermiş aşağı yukarı 200 bin kişiden söz ediyoruz. Çamlıca Camii’nin etrafına varlıklı muhafazakârların yerleştirileceği Osmanlı Mahalleri yapacak Erdoğan. Bunun için varlıklı olmayanların mahallelerini terk etmeleri lazım. Yani Erdoğan’a ve camisine komşu olarak istenmiyorlar. Peki bu neresinden bakılsa adaletsiz projeye itirazlarını dile getirdiklerinde onları dinleyecek kimseleri var mı? Geçen yıl, gecenin bir vakti kendi birikimleriyle yaptıkları cami yıkıldı mesela. Kaç AKP’liyi, hangi AKP teşkilatını buldular yanlarında? Arada bir muhalif medya, Erdoğan’la ona oy verenler arasındaki ilişkiyi bozmak üzere haber yapıyor meseleyi. Ama orada da bir duvar var. Muhalif okuyucu, “onlar da oy vermeselerdi Reis’e” diye umursamıyor ve bu hikâyede bir tür ilahi adalet arıyor. AKP’lilerse mahallelerinin yıkılmasını bekleyen Çamlıca sakinlerini, “bir gecekondu yüzünden davalarını satıyorlar” diyerek geçiştiriyor. Bu dediklerine kendileri de inanmıyor elbette ama benzer bir bela olur da kendi başlarına da gelir korkusuyla seslerini çıkarmıyorlar. Hülasa-i kelam, artık her bir AKP’li, Erdoğan’ın arzusu hilafına herhangi bir hareket yaptığı anda yapayalnız kalacağının farkında. Meydana yansıyan yalnızlık bu işte. Kalabalık içinde yalnızlık mı? Evet. Peki romantik mi? Hayır, hiç romantik değil. Aksine, ürkütücü ve acıklı.

Çünkü olanca kanı çekilip, kimbilir kendisine atfedilmiş hangi olağanüstülük nedeniyle bir kişiye zerk edilen bu siyasi partide, herkes gittikten sonra gelenler de herkesin neden gittiğini bile bile kalanlar da hiç kimseden korkmuyorlar birbirlerinden korktukları kadar. Ve çökeyazmış bir siyasi iddiadan geriye kalan her ne varsa kendi paylarına ne kadar çok düşürürlerse o kadar kâr etmiş olacakları şiarıyla siyaset yapıyorlar. Teşkilatların kanlarının çekilmesi hali burada da kendini gösteriyor. Sinir uçlarının birbirleriyle ilişkisi kalmamış. Her biri kendini merkeze daha çok ispat etmenin derdinde. Çünkü güç orada ve yalnızca orası aracılığıyla pay ediliyor her şey. Teşkilatta güç kalmayınca teşkilatı oluşturanlar arasındaki rabıta da ortadan kalkmış. Merkezileşmenin en kötü tarafı bu… Bütün teşkilat, olanca kanını çeken merkezin sırtında bir yükten başka bir şey değil artık. Üstelik kan yok demek, kangren var demek… Kangren olan organa ne yapılır?

Güncel siyasetten az daha geniş bir mesele daha var bu sahnede. O da İslam’ın değil ama İslamcılığın beden siyaseti. İslamcılık öncesi Müslümanlık nasıl bir şeydi bilemiyorum ama İslamcılıktan bihaber Müslümanlığın neye benzediğini, 1980’leri taşranın elektriksiz, yolsuz köylerinde öğretmenlik yapan babamın peşi sıra tecrübe ettiğim için azıcık biliyorum. O bedenler, tüm diğer dindar bedenler gibi düğünde oynar, cenazede ağlar, camide namaz kılardı. Bu videoyu görmesem şuradaki dans etme girişimiyle köylerde gördüğüm danslar arasındaki farkı söyleyemezdim. Köylerdeki danslarda erkeklerin ve kadınların vücut bütünlükleri henüz bu kadar bozulmamıştı, galiba en büyük fark bu. İslamcılık’ın Müslümanlara attığı kazıklardan biri, onları vücut bütünlüklerinden mahrum bırakmasıdır. Bedenleriyle aralarına girer. Bir şehirli ideolojisi olan ve şehre göç etmiş kasaba esnafına dayanarak bugünlere gelen İslamcılık, katı bir beden terbiyesi öngörür. Yalnızca kadınların örtünmesiyle ilgili değil bu terbiye. Selamlaşmadan bakışmaya, elini koyduğun yere, gözlerini devirme biçimine kadar gider bu sözsüz müfredat. Bu sayede örneğin, özellikle erkeklerin hangi cemaat ya da gruptan olduğunu (eğer biraz aşinaysanız bu terbiyeye) birkaç dakika içinde anlarsınız (Yok, bunun sırlarını vermeyeceğim şimdi, zaten genellikle sezgiseldir). Fakat bu kadar ağır terbiye edilen beden sakatlanır da, felç olur. Her an kendinden şüphe etmektedir çünkü. Günaha girmekten değil, günaha girdiğinin görülmesinden korkar. Çünkü bu denli detaylı terbiye kaçınılmaz olarak bedenin tüm hareketlerini planlanmış bir koreografiye dönüştürür. Her beden seyirliktir, ama sözünü ettiğim denli katı bir tornadan geçen beden yalnızca seyirliktir. Kimsenin ona bakmadığı zamanlarda bile, dahil olduğu siyasi bedenden ayrı düşmemek için kendini sınırlayacaktır. Yani bu bedende seyre sunulan hareket ve farklılık, esneklik ve canlılık değil, benzerlik ve ağırlıktır.

Kendiliğinden tek bir ana bile tahammülü olmayan seyirlik beden, kendisinden coşku performansı istendiğinde ne yapar? Bence videodaki en hazin içerik de bu… Bu talep içeriği ve zamanlaması itibariyle beklenmedik olduğu için coşkuya şaşkınlık ve taşkınlık da eşlik edecektir. Yapabileceği tek şey taklittir. Ama talep o kadar beklenmediktir ki, taklit süzgeçten geçmeden, yani bedende yeniden yorumlanmadan, gördüğünü olduğu gibi yansıtarak yapılacaktır mecburen. “Öteki” komşusunu gene “öteki” komşusunun sesini ve dansını bastırmak üzere taklit etmesi beklenen bu ansız anda, bu ağır eğitimli kollektif bedenin ortaya koyduğu performanstan öğrenilebilecek tek şey, “öteki” komşusunu nasıl gördüğüdür. “Öteki” komşunun, AKP çadırı önündeki partililerin gözlerine nasıl yansıdığını ben tarif etmeyeceğim… Video resmediyor zaten. Kalabalığın ilgisizliği karşısında duvara çarpmışcasına dağılan sipariş coşkunun yerini alan o taşkınlık, komşu partiden ödünç aldığı bir suret/maske yalnızca.

Böylece AKP hakkındaki bir önyargımız daha tarihe karışıyor. Bu partinin özgün bir siyasi dili hiç olmamıştı, gene yok. Son derece eklektik bir söyleme sahipti, daha evvel daha iyi kolaj ustaları vardı ve bu kadar yansıtmıyordu söz konusu eksikliğini. Ama o ustalar artık yok. Üstelik olsalar da yapabilecekleri fazla bir şey kalmadı. 17 yıllık siyasi tarihinin kendisini getirip kilitlediği yerde AKP neyin taklidini yapsa ucuzlatıyor ve kendi iç çelişkileri içinde bir anda parçalıyor. Allah kimsenin sesini bu kadar yükseltip sözünü bu kadar düşürmesin…

Gelelim bu videonun ikinci yarısına ve ikinci videoya… Bu yazı da gereğinden fazla uzadığı için kısaca geçeceğim…

CHP çadırının önündeki halay nizamı ve intizamıyla ürkütücü. Ancak bu ürkütücülüğü hafifçe kıran bir durum var o da halaya katılanların birbirlerini tanımadıkları ve farklı yerden geldikleri yolundaki gözlemim. Buna rağmen nizamın ve intizamın bozulamaması, CHP’nin gidecek daha çok yolu olduğunun işareti. Tamam, AKP çadırının önü kadar kaotik olmak zorunda değil, ama asker gibi de çekilmez ki halay… Ortada bayrağı tutan amca, “ha, demek Cumhuriyet artık böyle biri,” diye düşündürdü. Eskiden Cumhuriyet, gazi üniforması içinde resm-i geçitlere katılan amcalardı malum. Şimdi böyle… E bu haliyle o kadar da kötü sayılmaz. Hiç değilse üniformalı değil. Komşu AKP çadırının, bu görüntüyü nasıl gördüğünü yukarıda izah etmeye çalışmış idim. Böyle bakınca asıl AKP’lilerin CHP hakkındaki önyargılarını yıkmak için çok uğraşmak gerekeceği ortada… Neyse ki o önyargıları bizzat onları yaratanlar yıkıyor. CHP çadırının önündeki şu konsolidasyon, en az Ekrem İmamoğlu kadar Erdoğan’ın da eseri.

Ve nihayet ikinci video. Esenyurt’ta Cumhur İttifakı, yani AKP’liler ve MHP’liler, AKP’nin Kürtçe propaganda şarkısıyla halay çekiyorlar. Başka bir zaman olsa “bu bir mucize, yaşasın bir şeyler yoluna giriyor galiba” diyeceğimiz bu manzara karşısında ahalinin nasıl şaşırdığını, inanılmaz ve gayritabii bulduğunu halay çekenlerle aralarına koydukları mesafeden anlayabilirsiniz. Üsküdar’daki AKP çadırının aksine buradaki halaydan nizam ve intizam akıyor. Lakin ne neşe var, ne coşku. Ben yalnızca gerginlik görüyorum bu videoda. Üsküdar’daki AKP çadırının önündeki kaotik horonla buradaki nizami halay tam o gerginlik hattından bağlanmış durumda birbirine. Fakat asıl gergin olanlar izleyiciler. Boş ve şaşkın gözlerle seyrediyorlar halayı. Alkışlayan da yok, katılmak üzere harekete geçen de. Kendi belirledikleri bir mesafenin ardından, “hafazanallah” diyerek izliyorlar sanki dansı.

E yani? Gene o soru…

Vallahi bilemiyorum. AKP’deki çözülme başlıyor değil de çoktan bitmiş gibi görünüyor. Çözücü ise Reis’in aşırı yüklenilmiş gücü. Ama Erdoğan’ı ayakta tutan güç değil artık bu parti, aksine onun sırtındaki yük. Kendi iktidarının meşruiyeti için taşımak zorunda bu partiyi. Amma velakin kangren olmuş onca organı taşıyarak nereye kadar koruyabilir ki iktidarını?

Yani işi zor olan yalnızca muhalefet değil. Asıl ve en büyük zorluk iktidarın (her nerede yaşıyor ve nasıl yaşatılıyorsa) omuzlarında.

 


(i) Jane C. Desmond, “Embodying Difference: Issues in Dance and Cultural Studies”, Cultural Critique, No.26 (Winter, 1993-1994), ss.33-63.

(ii) Dance, Politics & Co-Immunity, Thinking Resistances, Current Perspectives on Politics and Communities in the Arts, Vol. 1, 2013, Diaphenes.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…