Artı Gerçek

Zilzal ve İnşirah: Umulmayan gün

İbrahim Halil Balçık’ın zarafetle anlattığı Sarsıntı, İslamcılıktan ya da dindarlıktan vazgeçen gençlerin hikâyesi gibi okunabilir elbette. Ama böyle okumamanızı öneririm.


Ortalık kıyamet alametlerini sayıp dökenlerden geçilmiyor. Mü’minler gönüllerine en hoş gelen yalanları söyleyenleri Mehdi ilan etme yarışında. “Kimin paçasına tutunursak bizi sonsuz cennete taşır” fırsatçılığından ibaretmiş gibi sanki dindarlık. Şeyhler ve onların yamakları birbirlerine karşı verdikleri savaşta saflarını kalabalıklaştırmak için el yükselttiler. Bakmayın kavgalarına tek bir ortak sözleri var, “Allah’ı boşver, bana inan, gerisini ben hallederim.” Hâl böyleyken memleket en çok kaçtığı kuyruk acılarına her gün bir yenisini daha ekliyor ve tüm siyasetler çıkmazda.

Oysa yapılacak bazı şeyler var ama hiç de kolay değiller. Yerli ve milli meşrebimizce kaçtığımız o şeyleri yapanlara reva görülen tavır ise içler acısı: En ucuzundan bir ambalaj bulup paketlemek ve unutulması umuduyla rafa kaldırmak. İki tür ucuz ambalaj moda bugünlerde: Birinin markası “istisna”, diğeri “proje”.

Tartışmayı geride bırakmışız, tüketmişiz gibi görünen bir meseleyi dert edecek bu yazı; hiç mahcup olmadan “Başörtüsünü açan kadınlar” başlığı altında paketlediğimiz “kıyamet alameti”ni. Mevzuun başörtüsü olmadığını hatırlatmak içinse bir Sarsıntı’nın sesine kulak vermeyi önereceğim. Örtü, onu başının üzerinde taşıyan kadının birey olma macerasının ağır bir parçasına dönüşür ve bu yolla da kişisel bir tecrübedir. Ağır bir parçadır ve her an yeniden anlamlanır. Lakin, ister gönüllü ister zorla üstlenilmiş olsun, örtü yalnızca inancı imlemez. Çünkü inanmak dünyanın ve insanın ne olduğuna, ne hakkında olduğuna dair bir izlek edinmek ve dünya yolculuğunu mümkün mertebe o izleğe uydurmak üzere irade göstermektir. İnsanla ve iradesiyle ilgili bir hâl olduğu için de hürriyet gerektirir. Öyle olmasa Allah “biz ona (insana) şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi, 16’ncı ayet) der miydi? Ve onca ulema, şeyh ve nice benzerleri Allah’ın her bir kulundaki o müstesna yerini işgal etmek için birbirleriyle alabildiğine kanlı savaşlara tutuşurlar mıydı? Siyasetçiler o şeyhlere ve ulemaya ve benzerlerine rıza inşa taşeronu olarak iş ve güç verirler miydi? Öyle olmasa inanç hiç ağıza sakız, kürsüye prompter, kaçak inşaat altında kalana cenaze örtüsü olur muydu? Sahi inanç bu kadar dünyevi bir hâl olmasa kim savaşırdı onun için? Tanıdığınız kaç mü’min bu sıfatla anılmak isterdi?

Sarsıntı

İbrahim Halil Balçık’ın, tahminen otobiyografik öğeler de içeren ilk romanının adı Sarsıntı. Kendisi bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni. Öğrencilik yıllarında (1990’ların ikinci yarısında) İslamcılıkla tanışan ve muhtemelen dindarlığı İslamcılık dolayımıyla tecrübe eden genç bir erkeğin, Hakan’ın öyküsünü büyük bir zarafetle anlatıyor. Mat Kitap’tan 2017’de çıkan Sarsıntı, bundan üç yıl önce kaleme alınmış. Sarsıntı’nın nirengi noktalarından biri Suriye. İbrahim Halil Balçık’ın kendi cümleleriyle Suriye’de “kesin inançlılar ordusunun yarattığı manzara” karşısında, “böyle olacaksa kurtarmayın dünyayı” diyerek başlamış Sarsıntı. Romanın en sarsıcı bölümleri de yine Suriyeli mülteci bir babayla Hakan arasındaki dertleşme hâlini resmediyor. Yakın gelecekte, bu türden çok öykü ve romanla tanışacağımızı öngörmek o kadar da zor değil.

Bir zamanlar “Hidayet Romanları” denilen bir tür vardı. Kenan Çayır’ın daha sonra kitap olarak da yayınlanan Türkiye'de İslamcılık ve İslami Edebiyat başlıklı doktora tezine de konu olan bu tür, çeşitli sınıflardan kadın ve erkeklerin inanma yolunu seçme hâllerini hikâye ederdi. Sonra o romanlar, inanan insanların dünyanın binbir hâliyle sınandıkları öyküleri tasvir ederek başka bir mecraya evrildi. 1990’larda dönemin ana-akım medyasının yayınladığı çok satanlar listelerinde pek yer bulamasa da çok satardı Hidayet Edebiyatı. Nedense 2000’lerde evrildikleri türde yayınlanan kitaplar, hadi ona da İmtihan Edebiyatı adını verelim, tanıtım babında daha çok olanağa sahip olsalar da o kadar satmadılar. Sarsıntı’nın ve daha birçok örneği zaten verilmiş ve verilecek olan bu yeni türe ise müsaadenizle “İllallah Romanı” adını vereceğim. “İllallah” sözcüğünü iki anlamda kullanıyorum: Biri kelime anlamıyla ve "lailahe" ile tamamlanmış olarak, “Allah’tan başka ilah yoktur.” İkincisi ise gündelik hayatta, bize öfkeyle karışık bıkkınlık veren hâller karşısında kullandığımız isyana tercümanlık eden İllallah: Yetti artık, benden bu kadar! Haniflerin, yani yerleşik dinde bir yanlışlık olduğunun farkındalılığıyla o yanlışlığı paylaşmayıp müjdeli haberi bekleyenlerin Mekke’deki din siyaseti karşısında geliştirdikleri tavrın bir benzeri (bu benzetmeyi yapan Berrin Sönmez ve Mücahit Bilici’den Allah razı olsun).

Sözün kısası, İllallah Edebiyatı, yüzleşmenin, hesaplaşmanın, bunu kendi içinde yapmakla yetinmeyip ağyara da ifade etmenin ve bu yolla muhatabını kendi yüzleşmesini, hesaplaşmasını, korkmadan cesaretle, kendi sözcükleriyle ifade etmeye davet ve teşvik eden bir janr oluşturacak gibi görünüyor. Bir başka deyişle bu edebiyat, İllallah nidasının taşıdığı türden bir özgürleşme çağrısı yapıyor ve yapacak. Kendisiyle sosyal medya aracılığıyla sohbet olanağı bulduğum İbrahim Halil Balçık’ın, hem Sarsıntı’da ortaya koyduğu edebi dil hem de dert ettiği meseleler itibarıyla bu spesifik janrın dışında da örnekler vereceğinden adım gibi eminim. Lakin Sarsıntı, şu içinden geçtiğimiz dönemi anlamak, anlamlandırmak isteyenler için zarif bir başvuru kaynağı olacak gelecekte. Okumakta olduğunuz bu yazı ise bir tanıtım metni değil, Sarsıntı ile hasbihal girişimi…

Yapayalnız bir sabaha uyanışla açılıyor Sarsıntı. Zaman ve mekân idrakini bir an için de olsa kaybetmiş anlatıcımızla, Hakan’la tanışıyoruz. Uyandığı bu zamana ve yere tutunabilmek için çocukluğundan başlayarak aşina olduğu şeylere sarılıyor: Adına, kendi suretine, dünyaya, sokaklara ve Allah’a. “Yeni, mucizevi ve heyecan verici” olan her şeyin “bilindik, tanındık ve bıkkınlık” verici olduğunu hatırlayarak hayata dönüyor.

Bu aşamadan sonra Hakan’ın kendi hikâyesini didik didik edeceği bir sorgulamaya tanık olacağız ve fakat tuhaf bir durumla da karşılaşacağız. Anlatıcı ile öykü, Hakan ile Sarsıntı yer değiştirecekler. Sanki Hakan, Sarsıntı’yı değil de; Sarsıntı, Hakan’ı anlatacak. Zira Sarsıntı’nın meselesi, bir kez yapılıp defteri dürülen bir sorgulama değil. Öyle olunca, Hakan’ı zamanla unutacak ve Sarsıntı’nın kahramanının Hakan’ın her uyanışında yeniden başlayan ve her seferinde başka zaviyelerden dile gelen öyküsü, yani Sarsıntı’nın ta kendisi olduğunu anlayacağız. İbrahim Halil Balçık’ın üslubuna bunca zarafet bahşeden de, öykünün anlatıcıdan bağımsızlaşmak için verdiği zorlu mücadelenin farkındalılığı olsa gerek. Çünkü bu öykü/kahraman, ihtimamla kulak verilmezse küsüp kendi içine kapanmayı tercih edecek denli mahcup; bir sese bürünmeyi özlese de bağırıla çağırıla dile getirilmekten imtina edecek denli sebatkâr; bir ağırlığa dönüşmektense cisme bürünmekten vazgeçecek kadar da iddialı. Bu öykü/kahraman bir erkeğin başına gelmiş olmanın tüm ibarelerini taşısa ve bunu saklamak gibi bir derdi hiç olmasa da, konusu erkeklikten ibaret olmayan bir Sarsıntı. Sarsıntı’nın kadınları pasif tanıklar olmanın çok ötesindeler, en ufak bir jestleriyle öykü/kahramanı bir kez daha sarsacak kadar güçlü her biri. Her nasılsa hem yazarın, hem anlatıcının, hem de öykü/kahramanın, bu anlatının konusu olan Sarsıntı’yla kadınların daha iyi baş ettiklerine dair bir inancı var sanki. Umarım haklıdır…

Zilzal ve İnşirah

Sarsıntı, Hakan’ın fikir değiştirme hürriyetini tecrübe etmesiyle başlıyor ve öykü/kahraman da böyle vücut buluyor. Hakan’ın, bu hürriyeti kullanmasından önceki dönemden bir tanış soruyor:

“Benden kaçabileceğine gerçekten inandın mı? …Hem nereye kaçacaksın ki? İnsanın bazı borçlar takmadan bazı başka borçların altına girmeden, hatta bir şeylere ihanet etmeden kaçabileceği, kaçsa bile rahat edebileceği bir yer mi var? …Soruyor musun kendine, nasıl bir ihanet içindeyim diye. Kime ihanet ettin? Yaralarımız vardı hatırlasana. Yaralarımızı ne yaptın?”

El-cevap: “Yaralarımız vardı evet. Yaralarımız kadar insandık belki ama onlar sayesinde hastaydık da. Hasta olduğumuz için değil miydi ki, zamanda, mekânda ve insanda yeni yaralar açıyorduk iyileşmek umuduyla çırpındıkça. …İnsan yalnız yaraları olan değildir oysa… İnsan, bizzat kendisi ancak ölünce kapanan bir yaradır.”

Diyaloğun devamında öykü/kahramanın doğum anını yani Sarsıntı’nın başlangıç noktasını resmediyor anlatıcı, önceki suretin fay hatlarını sıralıyor:

“Kimsenin kendinden şüphe etmediği yerde kabilesinin, milletinin, mezhebinin ezberinin haini olmadan… Kesin inancın çelik duvarlarıyla korunmuş bir insan çiftliğine soğuk ve piç gözlerle bakmadan… Biraz hain, biraz köksüz, biraz kâfir olmadan… İnsan nasıl yontabilir kendini, kabuğunu nasıl çatlatır?”

Ve eski tanış bu doğum anının tasvirinden “tiksintiyle” yüz çeviriyor:

“Yolu yürüyecek azim ve kararlılıktan yoksunum diyemediğin için mi fikriyata şu içinde debelendiğin çamurdan atıyorsun?”

Bu diyalogun geçtiği sayfalara şu notu almışım geçen yıl kitabı okurken:

Bizim memlekette insanlar ikiye ayrılır: Çamurdan yaratılanlar ve betondan yaratılanlar. Çamurdan yaratılanlar kendilerini sürekli yeniden şekillendirmeye teşneler, çünkü çamurun esnekliği onlara bu iradeyi gösterecek imkânı tanıyor ve onlar da bu imkânın laf olsun diye tanınmadığının; suretlerindeki hiçbir değişikliğin, hammaddeleri olan mübarek çamurdan daha kıymetli ve bereketli olmadığının farkındalar. Bu yüzden rahatlıkla aldıkları her formun mesuliyetini de üstleniyorlar. Betondan yaratılanlar kendi suretlerinin hakimi olmadıkları gibi, o sureti değiştirme iradesine de sahip değiller. Çünkü aldıkları o ilk şekilden vazgeçtikleri anda kırılıp dökülecekleri hissinden kurtulamıyorlar. Kendi kıymetlerinin yapıldıkları hammaddenin değil aldıkları şeklin kıymetiyle kaim olduğu zannındalar. Bunlar bir yandan taş yerinde ağırdır derken, diğer yandan taş üstünde taş bırakmayanlardır.

Sarsıntı’nın merkezinde, anlatıcı Hakan’ın İslamcılık’tan vazgeçmesi var gibi duruyor. Hakan hem bu vazgeçişi hem vazgeçişin mesuliyetini üstlendiğini ilan ediyor. Bu biraz insanın yine kendisiyle nikâh tazelemesi gibi. Malum, iki kişi arasında yapılan bir sözleşmedir nikâh, ama ahaliye ilan edilmesi de zaruridir. Zira nikâh gibi bir sözleşme yalnız bu akdi yapanları değil tüm ahaliyi bağlar.

Kendiyle akdini tazeleyen anlatıcı, geçirdiği Sarsıntı’yla edindiği yeni sureti tüm olasılıklara açık kılmak için harcının imkânlarını keşfetmeye başlar. Kolay değil, hayat yeniden kurulacak ama sıfırdan değil. Sarsıntı öncesindeki zaman yok sayılamaz. Kurulacak yeni hayat kaçınılmaz olarak öncekiyle sürekli yüzleşmek suretiyle şekillendirilecek. Bu Hakan’ın kişisel tercihi midir ki susarak yaşasın dönüşümünü? Hakan bütün o fay hatlarından tek başına mı sorumludur? Onun içinden geçtiği deprem yalnız onu mu ilgilendirir? Bütün bunlar ortak, müşterek, kamusal hallerimizin bir sonucu değil midir? Keşke öyle olmasaydı ve inançlarımız kişisel tercihlerimizden ibaret olsaydı. O zaman birbirimizi bu kadar hırpalamak zorunda kalmazdık. Ama değil… Bu yüzden Sarsıntı, Hakan’ın hiç de onunla sınırlı olmayan bir zelzeleden arta kalanlardan ne yapılabileceğine dair keşif yolculuğunun, kendisiyle ve onu kendisi yapan her şeyle, içinde var olduğu öykünün tüm unsurlarıyla yüzleşmesinin serencamı. Bundan âlâ kıyamet mi olur? Kıyamet günahlarımızla ve sevaplarımızla, yani olabildiğimiz hâl ve alabildiğimiz şekille yüzleşmenin adı değil midir? Zilzal Suresi’nde anlatılan gibi:

“Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı / Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı / Ve insan: ‘Ona ne oluyor?’ dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. / Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. / O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. / Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. / Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.”

Yer sarsıldığı zaman formlar bozulur, bunu defalarca yaşadık. Hatta sığınılan formlar, suretler birer tuzağa dönüşür. Sarsıntı’da da böyle oluyor. Eş, dost çil yavrusu gibi dağılıyor Hakan’ın hayatından, elinde yalnız Sarsıntı kalıyor. Sarsıntı onu yüklerinden kurtarıyor ve bir son değil başlangıç olarak beliriyor İnşirah:

“Senin için bağrını açmadık mı? / İndirmedik mi senden o yükünü? / O sırtında gıcırdamakta olan (ve bu şekilde sana eziyet veren) yükünü? / Senin şanını yüceltmedik mi? / Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var. / Evet, o zorlukla beraber bir kolaylık var! / O halde boş kaldığında yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümit et, hep O’na doğrul!”

En uzak gün

Bağrı açılmış, yükü hafiflemiş, kulağından gıcırtı sesleri uzaklaşmış Hakan’ı mutlu bir son mu bekliyor peki? Hepsi bu kadar mı? Artık “onlar” gibi inanmaktan vazgeçti, özgürleşti, sonsuza kadar mutlu mesut mu yaşayacak? Ne münasebet! Elbette hayır… Bu daha başlangıç. Hakan, Sarsıntı’da kendi sonundan, suretinden mesul olduğunu öğrendi. Bu ağır bir mesuliyet. Ve gene bir yük. Fakat gıcırdayan bir yük değil. Bu yükün çıkardığı sesin kendi sesi olduğunu bilerek taşıyacak onu. Çünkü artık kendi hakikatini kendi vicdanıyla yaşayabileceği bir açıklığa erişti. Bakara 18’inci ayette tasvir edilen hâlden kurtuldu. Sağır, dilsiz ve kör olmaktan vazgeçti. Bunun için kalbindeki mührü kırması lazımdı. Sarsıldı, ama yaptı. Artık onu var eden maiyle, suyla ve toprakla sulh ilan etti. Kendi yolunda yürümekten kimse vazgeçiremeyecek onu. Karşısına nasıl bir bela çıkarsa çıksın kendi sesiyle konuşmanın özgüveni ve hazzıyla yoluna devam edecek…

İbrahim Halil Balçık’ın zarafetle, katiyen mübalağa etmeksizin anlattığı Sarsıntı, İslamcılıktan ya da dindarlıktan vazgeçen gençlerin hikâyesi gibi okunabilir elbette. Ama böyle okumamanızı öneririm. Çünkü bu ne Türkiye’de ne dünyada ilk kez olmadığı gibi, bir tek Müslüman gençlerin başına da gelmiyor. İçinde bulunduğumuz siyasi konjonktür nedeniyle bunu daracık bir çerçeveden anlamaya çalışmak elbette çok cazip. Tutunacağımız bir umut bile sunuyor bize. “Anaları-babaları-ağabeyleri-ablaları böyle diye, çocuklar, kardeşler de böyle olmayacak; oradan da konuşabileceğimiz, birlikte hareket edebileceğimiz insanlar çıkacak” umudu. Var böyle bir umut, hep oldu, niye olmasın? Sonuçta bugün sınırı dindarlık ve milliyetçilikle çizilmiş iktidar dairesinin dışında kalanlara olanlar, yalnız o dairenin dışında kalanlara olmuyor. Çocuklar, gençler değirmenin suyunun nereden geldiğini umursamaksızın, “Ama baba, ama anne, ama ağabey, ama abla, sen böyle bir zulme, adaletsizliğe nasıl rıza gösterirsin” diye soruyor, tatmin edici cevaplar alamadıkça da sarsılıyorlar.

Bu sarsıntının yalnız kadınlara olduğu da doğru değil. Kadınlar başörtüsü gibi bir sınır/sembolün taşıyıcısı oldukları için daha görünürler, amenna. Ama bu sarsıntı kaçınılmaz olarak erkeklerin de belirleyici tecrübesi hâline geliyor. Sabırsızlığa lüzum yok ama iddiam o ki bildiğimiz dindarlıktan ve bildiğimiz sekülerlikten bambaşka bir yeni hâl verecek geleceğe formunu. Çünkü bildiğimiz sekülerlik ve bildiğimiz dindarlık birbirleriyle kavgalarına çok canlar feda ettiler. Kimbilir belki koca bir memleketi feda etmişlerdir. Çokça mide bulantısı yapan bu sarsıntılı yolculuktan İnşirah vaktine çıkarken eski reçetelerin hiçbiri işe yaramayacak. Hayat bilgisi kitaplarımızı tazelemek durumunda kalacağız belli ki… Betondan illallah deyip çamura güven tazeleyerek bulacağız yolumuzu.

Bu yazıyı yazarken Anouar Brahem’in Souvenance (Yadigâr, Hatıra) albümünü dinliyordum. Albümün ilk parçasına, Improbable Day’e tek kelimeyle vuruldum. Yazmaya her ara verdiğimde bir kez daha dinledim. Sakinleş, etrafına bak, şimdi saçlarına dokun, git biraz pencereden dışarıya bak, öylece dur gibi tavsiyeler veriyordu sanki müzik. Komutlar değil, öneriler… Peşinden koşturmuyor ya da arkamdan kovalamıyordu. Eşlik ve tanıklık ediyordu içinde dönenip durduğum hâle… Anouar Brahem’in bu albümle ilgili bir söyleşi verip vermediğini merak ettim. Aranırken, All About Jazz sayfasının editörlerinden Tyran Grillo’nun şu cümlesini okudum albümle ilgili: “Souvenance bir dönemi ya da siyaseti resmetmeye çalışmıyor. Dinleyiciyi yas tutmaya ya da kutlamaya değil, herhangi bir insanlık hâlinin sebeplerini düşünmeye davet ediyor. Albümdeki Improbable Day (Umulmayan ya da En Uzak Gün), Deliverance (Hüküm) ve Like a Dream (Bir Rüya Gibi) gibi parça isimlerinin mesajı da buymuş gibi görünüyor.” Albümün kapağında 2011 Ocak’ında, Tunus’ta Nacer Talel’in çektiği bir fotoğraf var. Arkasındaki gaz bulutundan kaçıyor tek başına bir adam, bir yanına iki arabanın park ettiği asfalt bir yoldan. Ağaçlar tanıklık ediyor nefes alamama hâlinden uzaklaşmaya yönelik bu eyleme… Nefesini kesmeye yeltenenlerden uzaklaşmak… Hepimizin yaptığı bu. Demek oluyor ki buluşma yerimiz nefesimizi kesmeye çalışanların en uzağında olacak…


*Kapaktaki görsel: Jorge Rodríguez-Gerada, Connection.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…