Artı Gerçek

Başkalarının çocukları

Hangi ülkede bu konuda araştırma yapılsa, mültecilerin yardımı en az hak eden grup, çocukların da en çok hak eden gruplardan birisi olarak görüldüğü çıkıyor. Peki mülteci çocuklar?


Otuz küsur çocuğun sertifika alışını tek tek alkışlamaktan herkesin avuç içleri kızarırken, önümüzde oturan bir çiftin kendi çocuklarından başka hiçbir çocuğu alkışlamamasını hayretle ve artan bir öfkeyle izliyordum. Siyaset bana hiçbir şey öğretmediyse bile, şunu öğretmişti. Dünyayı hain kahkahalar atan ve her şeyi yok etmeye kararlı büyük kötüler değil, kendi çocuğundan başka çocukları alkışlamayanlar yok ediyor.

“Ben”in sınırları belki de siyasetin en temel belirleyicisi. İnsan psikolojisinde, psikologların “temel yükleme (atıf) hatası” adını verdiği bir eğilim var. Kendi yaptığımız hataların sebeplerini çevre şartları ile açıklıyoruz. Mesela kabalaştığımız bir anı anlatırken, “gece uykusuz kaldım, sabah kahvaltı yapamadım, otobüste şoför bağırdı, sonra ise geldim, patron korkunç bir mesaj atmış, sonra birden patladım” derken, bir başkası aynı şekilde davrandığında hatayı çevreye, şartlarına değil, kişiliğine yüklüyor, “kaba bir insan” diye kestirip atabiliyoruz. Oysa iyi bir şey yaptığımızda tam tersini yapıyor, “ben sınavdan iyi not aldım, çünkü zekiyim” derken, başkası iyi not aldığında “demek ki çok çalışmış” diye açıklıyoruz. Bu kadarla da bitmiyor tabii. Ben, benle sınırlı değil çünkü. Bir insanı kendimize ne kadar yakın görüyorsak, onun davranışlarını da o kadar kendimizinki gibi yorumluyoruz. Derece derece. En yakınımızın yaptığı iyi şeyleri karakterine, kötü şeyleri şartlara bağlarken, kendimizden en uzak gördüklerimizin yaptığı iyi şeyleri şartlara, kötü şeyleri de karakterlerine bağlıyoruz. Peki ama bunların siyasetle ne ilgisi var ki?

Herkesin “biz” kabul ettikleri vardır. Mesela “ailesi, takımı, etnisitesi, milleti.” Ve insan doğası, “biz” dediği grubun yaptığı her iyiliği, değişmez bir öze, karaktere bağlar. Karşısındakinin yaptığı her kötü şeyi de, değişmez bir öze, karaktere bağlar. Herkesin eşit katkı yaptığı bir işte, kendi tarafının, diğer taraftan daha fazla katkıda bulunduğunu düşünür. Bu hataları bir de geneller. Sonuçta “biz” hep iyi ve çok katkıda bulunan, haksızlığa uğrayan taraf; “onlar” da kötü ve haksızlık yapan taraf olur.

Böyle düşünmek öğrenilen bir şey değil, doğuştan gelen bir eğilimdir. Ancak doğuştan gelen eğilimler içinde bulunduğu topluma göre şekil alır. Biz kim, onlar kim? Bunu eğitimimiz, ailemiz, hayat deneyimimiz ve ülke siyaseti belirler. Bu güçler sadece bizim ve onların sınırlarını belirlemez, onlarla olan benzerliklerimizi görünmez kılana kadar silip, farklılıklarımızı keyiflerince abartabilirler. Temel atıf hatası, kişisel bir arızadan, toplumsal bir arızaya dönüşür. Bu arıza gündelik iletişimle büyür, siyasette ve dilde hakimiyet kurar ve başka türlü düşünemez hale getirir bizi.

Her toplumda, azınlıklara, mültecilere aynı suçlamalar, neredeyse aynı cümlelerle yönlendirilir. “Onlar”ın yaptığı her hatayı, her kötü şeyi karakterlerine atfettikçe, karşımızda mutlak bir kötü imgesi oluşmaya başlar. Haksızlığa uğradıklarında acıyamaz, başlarına kötü bir şey geldiğinde sevinir oluruz. Haklarını aldıklarında, biz haksızlığa uğramış hissederiz. Yaptıkları her doğruyu, her iyiyi şartlara atfeder, altında bir bit yeniği ararız. Gittikçe o grubun bambaşka karakterlere sahip binlerce, milyonlarca insandan oluştuğunu unutur, hepsini tek bir kişi gibi düşünürüz. Onların aralarından sevdiklerimiz olmaz mı? Olur. Onlara istisna der, geçeriz.

“Onlar”ın yardıma ihtiyacı olduğunda, pintileşiveririz. Hak etmeleri gerekir yardımı. Hak etme kriterlerimiz vardır. Düştükleri durum kendi hataları mı, yapılan yardıma minettarlar mı, gerçekten ihtiyaçları var mı, onlar da bize bir katkıda bulunmuşlar mı? Bu kriterleri karşılamayanlara yardım etmek istemeyiz.

Siyaset burada girer devreye. Önce kim bizden, kim değil, onu bize işaret eder liderler, partiler, basın. Mesela “din kardeşlerimiz” demek, onlar da dar bir alana hapsettiğimiz “biz”e ait sinyalidir (ama din kardeşi olma koşulu ile). “Biz”i en çok genişleten, en koşulsuz kimlik “insan olmak”tır. Kendimizi insan olarak tanımlamaya ve tüm insanları biz olarak görmeye çağıran bir dildir bu. Ancak farklılıkların çatışmasından beslenen siyasetler bu dili dışarda tutar. Susturur. Suç ilan eder. “Onlar”a “onlar” demeyen, hain, aptal, saf olur. Siyaset onbinlerce sığınmacı çocuğun ailelerinden ayrı, kayıp olduğunu, köle olarak çalıştırıldığını, istismar edildiğini vurgulayabilir. Ya da sığınmacıların işlediği suçlardan kendine bir anlatı yaratır (hem de sığınmacıların yerel halktan daha fazla, daha ciddi suçlar işlediğine dair en ufak bir kanıt sunmadan yapar bunu). Küçük, zengin bir Suriyeli zümrenin yaşadığı rahat hayatı işaret edip, milyonlarca insanın ağır yoksulluk içinde yaşadığı gerçeğini bulandırır. Asgari ücretin çok altında, ağır şartlarda çalışmış ve çalışacak olan milyon kişiyi görünmez kılarken, başarılı sığınmacı öğrencilerin eğitimi için ülkeye gönderilmiş kısıtlı fonlardan, her sığınmacıya karşılıksız verilen bir bursmuş gibi bahsetmeyi seçebilir. Savaşın bireylerin kontrolünde olmayan, topyekün bir yok edici güç olduğu gerçeğinin üstünü örtüp, iki yaşında çocukları dahi kaçtıkları ülkenin şartlarından sorumluymuş gibi suçlayabilir.

Siyaset kimin, ne kadarını hak ettiğini anlatır bize. Ya “onlar”ın da aslında bizden olduğunu, ihtiyaçlarının gerçekliğini ve büyüklüğünü, topluma katkılarını, uzatılan yardım eli için şükrettiklerini, düştükleri durumdan sorumlu olmadıklarını vurgulayan konuşmalar yapılır, yazılar yazılır, resimler basılır. Ya da yardıma ihtiyacı olanların, ne kadar da “onlar” olduğunu, minnet etmediklerini, kendi düştükleri durumdan sorumlu olduklarını, aslında çok da yardıma ihtiyaçları olmadıklarını ve bu topluma hiçbir şey katmadıklarını, hep aldıklarını anlatan konuşmalar, yazılar, resimler doldurur her yeri. Terazide hangi söylem ağır basarsa, lider kabul edilen kişiler ne mesaj verirse, halkın “onlar”a tepkisi de ona göre şekillenir.

Ancak düşmanlık, nefret, öfke çok kolay manipüle edilebilen duygulardır. Nasıl ki insanın temel atıf hatasına meyili varsa, siyasetin de özellikle kriz dönemlerinde düşmanlık beslemekten çıkarı vardır. Ekonomik kriz, sosyal sorunlar, suç? Hepsi “onlar”ın ve onları destekleyenlerin suçu. Tesadüf değil, tam bugünlerde sığınmacı karşıtı söylemin tırmanması. Hangi ülkede bu konuda araştırma yapılsa, mültecilerin yardımı en az hak eden grup, çocukların da en çok hak eden gruplardan birisi olarak görüldüğü çıkıyor. Peki mülteci çocuklar? Onlar mülteci mi, çocuk mu?

İnsanın en kötü eğilimlerini manipüle edenlere karşı elimizde sadece çoğaltıp, yayacağımız sözlerimiz var. Sonraki yazılarımda neler anlatabileceğimizden bahsedeceğim. Herkesi bütün çocukları alkışlamaya davet etmemiz, konuşmamız lazım. İnsanlık dilini çoğaltıp, ayrım ve düşmanlık diliyle mücadele etmemiz lazım. Çünkü insan doğası hatalar ve kötülüklerden ibaret değildir. Bir yanı da tarifsiz güzelliktedir. O güzellikle konuşacağız, o güzelliği uyandıracağız. Yapabiliriz.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…