Artı Gerçek

Bir intiharın ardından

Küçük şeylerin büyük devleti ile büyük şeylerin küçük devleti arasında seçmemiz gerektiğini hatırlatır o gösterişli meclis binasının önündeki çamaşır sepeti.


Olayların haber değerinden büyük önemleri olur bazen. Bir kaza, bir intihar, bir cinayet büyük büyük sorunları hatırlatır insanlara. İhmali mesela, yoksulluğu, kanunsuzluğu. Dönüp dönüp devletin yokluğunu hatırlatır.

Sicko (Hasta) adlı filminde Michael Moore, Fransa’daki sağlık sistemi hakkında bilgi alırken, devletin doğum sonrasında kadınlara haftada bir gün birkaç saatliğine yardımcı gönderdiğini, bu yardımcısının anne isterse çocuğa baktığını, isterse yemek yaptığını ya da çamaşır yıkadığını öğrenir ve şaşkınlık yaşar. “Devlet çamaşırınızı mı yıkıyor yani?” Amerikan sağlık sisteminin ne kadar berbat olduğunu ve bunun devlet tarafından -ilaç şirketleri, sağlık sigortası şirketleri ve hastaneler kâr etsin diye- özellikle bu hale getirildiğini gösterdikten sonra, son sahnede Amerikan meclis binasına giden, her Amerikalının bildiği basamakları tırmanır, devletten hesap sormak için. Koltuk altında dolu bir çamaşır sepeti ile. Belki de devletin işi zengini zenginleştirmek, bizi korkutmak değil de doğumdan sonra hiçbir şeye yetişemezken, bebeğimizi ya da çamaşırımızı yıkayacak birini göndermektir eve, aç bırakmamak, hastayken bakmaktır. Küçük şeylerin büyük devleti ile büyük şeylerin küçük devleti arasında seçmemiz gerektiğini hatırlatır o gösterişli meclis binasının önündeki çamaşır sepeti.

Yoksulluk, yoksullukla savaşmaktır devletin görevi. Ken Loach’un olağanüstü filmi “Ben, Daniel Blake” filminin ilk sahnesinde 59 yaşında, hayatı boyunca aralıksız çalışmış, eşini kaybetmiş ve yeni kalp krizi geçirmiş bir adama doktorları bir süre işe dönmesini yasaklar ama sigorta sistemi işe gidebilir raporu verir. Daniel Blake filmin neredeyse tamamını devlet dairelerindeki memurlarla boğuşarak geçirir ve anlar ki sistem onun gibi insanları yanlışlıkla gözden kaçırmamaktadır. Sistem onu bürokratik engeller kurarak harcamak üzere kurulmuştur. Daniel parasız kalır, eşyalarını satar, çünkü işçi sınıfından birisi için birkaç ay maaşsız kalmak açlıktır. Sistemden parasını almaya çalışırken türlü aşağılamayla, anlayışsızlıkla karşılaşır, daha da fazlasına şahit olur. Kalbi bu strese dayanamaz. Cenazesinde, devlet dairesine itiraz için gittiğinde okuyacağı beyanatı okur arkadaşı. Öldüğünde üstünden çıkmıştır: “Ben bir müvekkil, bir müşteri ya da bir hizmet alıcı değilim. Bir sorumsuz, bir beleşci, bir dilenci ya da bir hırsız değilim. Ben bir ulusal sigorta numarası ya da ekranda bir nokta değilim. Ben topluma borcumu ödedim, bir kuruş eksiksiz ve bununla gurur duyuyorum. Ben güçlü önünde eğilmem ama komşumun gözünün içine bakarım. Sadakayı ne isterim ne kabul ederim. Benim adım Daniel Blake. Ben bir adamım, bir köpek değil. Bu nedenle, haklarımı talep ediyorum. Bana saygılı davranmanızı talep ediyorum. Ben, Daniel Blake, bir vatandaş, ne bir eksiği ne bir fazlası.”

Bir vatandaş olmak, ne bir eksiği ne bir fazlası. Ne demek bu? Daha da basiti bir insan olmak? Sadece insan olduğumuz için haysiyet sahibi olduğumuza ve saygıyı hak ettiğimize inanmak? Bu öfkelenmek demek. Öfkelenmiyorsanız, içinizde bir kırgınlıktan da öte, yükselen bir çığlık yoksa, insanların insan olduklarından ötürü, ne kimin yarattığına, ne nerede doğduğuna, ne kimliğine bakarak, sadece insan oldukları için onurlu bir yaşam sürme hakkına sahip olması gerektiğine inanıyorsanız, biliyorum ki öfkelisiniz. Öfkeli olmalısınız.

Dünyadaki en zengin yirmialtı insan, rakamla 26, bir geniş odaya rahatça sığacak kadar az sayıda insan, dünyadaki insanların yarısı kadar servete sahip. 3.8 milyar insan. Çoğu çocuk. Açlık, pislik, savaş, hastalık içinde yaşayan 3.8 milyar insan. Yani yirmialtı kişinin zenginliği 50 Türkiye nüfusunun zenginliğine eşit. Eşit kelimesini tek göreceğiniz yer de budur bu sistemde. Bir insanın 100 milyar dolardan fazla servete sahip olmasını doğal, hak edilmiş ya da ahlaklı bulmamız isteniyor. Bunun karşısında öfke duymamak biraz da insanlıktan çıkmayı gerektirmez mi? Hepimizi biraz insanlıktan çıkarmıyor mu bu sistem bu nedenle?

Mahrumiyet insan beynini sadece ana odaklatıyor. Hayatta kalma çabası daimi bir var oluş biçimine dönüşüyor. Yoksulluk 12 saat ayakları üstünde çalışan ve topukları dayanılmaz derecede sızlayan bir insanın eve gidip, uyuyan çocuklarına yemek hazırlaması, sonra onlar uyanmadan, topuk sızısı daha hiç geçmemişken tekrar işin yolunu tutması demek olabilir. Vardiyalı çalışan işlerin birbirlerini görmemesi olabilir. Hiçbir tatilde, bayramda işten izinli olamaması olabilir. Dinlenmek bile yoksula yasak olabilir. Hastalandığında hastanede sıra beklemesi, ihtiyacı olan doktor görememesi, ilaç için borçlanması demektir. Hasta olup işe gidemeyince parasız kalması olabilir. Duvarları küflü evlerde çocuk yetiştirmesi olabilir. Belim ağrıyor diye yatağını değiştirememesi, daha sağlıklı tabanı olan ayakkabı alamaması olabilir. Kafasını toplayacak, vücudunu dinlendirecek bir tatile çıkamaz. Kırılan mobilyasını değiştiremez. Eşi dostu evine bir yemeğe davet edemez. Yemeğe kaç kaşık yağ attığını sayar. Evde kaç öğünlük bulgur kaldığını bilir. Hep birilerine mecbur bırakılır. Bu mecburiyeti sömürülür. Her namussuz, her sapık fakirliğin getirdiği çaresizliği uzaktan koklar, faydalanmaya çalışır. Maddi durumu iyi bir insana asla yaklaşmayacak akbabalar, yoksulların etrafında toplaşır.

Çocuk yoksulluğu ile ilgili yapılan çalışmalar, yoksul çocukların yaşıtlarına göre çok yüksek stres hormonu salgıladıklarını ve bunun bütün vücutlarında kalıcı tahribata yol açtığını gösteriyor. Bu tahribat yetişkinlikte ne kadar zengin olsalar da sağlıklı yeseler ve yaşasalar da telafi edilemiyor. Yoksul çocukluk geçirenler daha çok hasta oluyor, daha erken ölüyor ortalamada. Bir nesli daha hasta yetiştiriyoruz.

Yoksulluğu konuşmak için bir Hint evine gitmiştim. Anlattılar, ağladılar. Çevirmen çevirdi, ben dinledim. Sonra aralarından bir kadın geldi bana, “hayatımda hiç kimse beni dikkatle dinlememişti böyle” dedi. “Neden dinlediniz beni?” “Ama ben buraya sizi dinlemeye geldim, işim bu” dedim. Almanya’da, Amerika’da ağladı insanlar yoksulluklarını anlatırken. Hangi ülkede sorsam ağladı insanlar. Hep ağlar yoksulluğu anlatırken insanlar. Amerika’dakiler açlığı anlattı, iş bulamamayı. Almanya’dakiler ise işsizliğin getirdiği aşağılanmayı, dışlanmayı. “Devlet kiramı ödüyor, yemeğimi, temel ihtiyaçlarımı karşılıyor ama” diyordu 40’lı yaşlarında bir adam, “10 yıldır iş arıyorum, işsizim, o kadar zor ki, iş istiyorum, çalışıp kazanmak istiyorum.” Ağlamaya başladı. Yoksulluk devamlı bir aşağılanma, derdini dinletememe hali. Sadece maddi yoksulluk değil ki çekilen. Dinlenmeme, ciddiye alınmama, aşağılanma, yoksulluğundan sorumlu tutulma da aynı zamanda. Yoksul sadece alamadığı, yiyemediği, giyemediğinin eksikliğini çekmez ki, kendine doğduğundan itibaren gösterilmeyen saygının eksikliğini taşır. Kenarda kalmaktır yoksulluk. Kapısında yoksullar giremez yazmayan yerlere girmeye cesaret edememektir. Ayakkabısı eskidir ya da üstünden akıyordur yoksul olduğu, öyle olmasa bile öyle hisseder. Ama duruşunda da görülür zengin insanların zenginliği, yoksulların yoksulluğu çoğu zaman. Birisi hak edilmemiş bir özgüvenle, diğeri hak etmediği bir boynu büküklükle dolaşır. Daha az yer kaplar yürürken, otururken. Hareketleri daha ölçülüdür. Sadece yoksulluk değildir çünkü onu bu hale getiren. Başkalarından daha yoksul olmaktır. Aşağıda olmaktır. Bunun ona hayatın her alanında hatırlatılmasıdır. Eşitsizliktir. Efendiler asla unutturmazlar üstünlüklerini. Her taraftan zenginlik ve imtiyaz gösterileri yoksulların gözüne sokulur çünkü utanmazlık devridir bu. Zenginlik ve yoksulluk hak edilmiştir utanmazlık ideolojisinde. Herkes yerini hak etmiştir.

Yoksul dişinden tırnağından arttırıp ya da borca girip, bir telefon alırsa, tatile çıkarsa kaşlarımız yükselir. Buna hakkı olmadığı hissettirilir. Önce temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Ama bazen en temel ihtiyaç imrendiğimiz hayatlara bir yerinden dokunabilmektir. Parası olanlar kimin neye ihtiyacı olduğuna karar verir. Her şeyi bildikleri gibi. Hesap sorarlar. Sadaka verir, onu nasıl kullanması gerektiğini söyler ve minnet beklerler. Başı dik olsun, çalışkan olsun, minnettar olsun, itaatkâr olsun.

Belki kimse sadece yoksulluktan intihar etmez (ki ediyorlar) ama her yoksul intiharında yoksulluğun payı da vardır. Her sorun sıcak bir evde, lezzetli bir yemek yerken ve ihtiyacımız olan her hizmeti ve eşyayı alma imkanımız olduğunu bildiğimizde biraz daha kolaydır. Ya da bunlar olmadığında biraz daha zordur. Çok daha zordur.

Bu da böyle bir dünya. Efendiler diyor ki, eşitsizlik doğaldır. Ama biliyor musunuz daha doğal olan ne var? Daha bir yaşına basmamış bebeklerde bile görülen çok temel insan duygusu ne biliyor musunuz? Haksızlık karşısında öfke duymak. Öfke eşitsizlikten çok daha doğaldır. Yoksullara acımayın. Bunu istemiyorlar. Yoksulluğa öfke duyun. Eşitsizliğe hınç duyun. Adaletsizliğe kin besleyin. Kininiz katıksız olsun.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…