Artı Gerçek

Kayyum, kadayıf, korku ve İzmir yangını

Türkiye’nin geneli, Kürt şehirlerine yerel hak vermemek için, kendi yerel haklarından vazgeçiyor, kendi hayat kalitesini düşürüyor ve bunun farkında dahi değil.


Amerika’da Amerikan siyaseti dersi verirken, bazı öğrencilerin merkezi hükümete karşı hissettiği paranoya seviyesine varan kuşku beni yorardı. “Lanet olası federaller” gerçek bir duygudur Amerikan dimağında. Anayasaları merkezi hükümetin yetki alanlarını sayar ve geri kalan her şey eyaletlerin yetkisindedir der. Dışardan çok fark edilmese de Amerikan toplumu, yerelliğine tutkuyla sahip çıkan bir toplumdur. Türkiye’de aynı dersi verirken, yerel yönetimlerin yetkilerini açıklamak için bir örnek kullanmak zorunda kalıyordum. Bir Amerikalı’ya Edirne ve Yozgat’ta içki satma ruhsatının aynı kurallara tabi olmasını anlatmak zordur. Mantıklı mı zaten? Yozgatlılar içkiyi tamamen yasaklamak isteyebilir, Edirneliler de her köşe başında rakı satmak ama bira satışını kısıtlamak isteyebilirler. Neden bir şehir diğerinin içtiğine karışsın? Örnek Edirne ve Yozgat olduğunda, bazı yetkilerin neden merkezde olmaması gerektiği çoğu kişiye aşikâr görünüyor, ancak örnek hiçbir zaman Edirne ve Yozgat olmuyor. Edirne de, İzmir de, Adana da, İstanbul da ülkenin Diyarbakır hakkındaki korkularına göre yönetiliyor.

Merkeziyetçilik daimi bir trajedidir. İzmir günlerce kendi yangınını söndüremedi, Ankara’dan uçak beklemeye mahkûm olduğu için. Biz sadece neden Ankara’nın hazırlıksız olduğunu tartışıyoruz. Oysa elbette hazırlıksız. Elbette! Merkezi yönetimin, yereli umursaması için motivasyonu zayıftır. Yeri gelir, bir köyü, kasabayı, hatta bir ili gözden çıkarabilir. İktidarlar değişebilir, daha kifayetli hükümetler gelir ve daha hazırlıklı olur İzmir’deki bir yangına karşı ama asla İzmir Belediyesi kadar candan mücadele edemez İzmir’in yangınıyla. Çünkü İzmir yanarken, İzmirlilerin eti kopar, belediyesinden hesap sorar. Belediye başkanı yangının şehre ulaşan dumanı genzini yakarken çırpınır. Yangına uçak kaldırma imkânı varsa ve kaldırmıyorsa, halk o belediyenin kapısında yatar uçak kalkana, yangın söndürülene kadar. Bu da partiden bağımsızdır. Asıl sorunumuz, Diyarbakır Belediyesi’nin uçağı olmasın diye, İzmir’in kendi yangınını söndürme yetki ve kapasitesinden mahrum bırakılmasıdır. İzmirlilerin yangın söndürülmesi için Ankara’ya muhtaç olmasıdır. Ama bunu tartışmıyoruz.

Yaz ve kış saati uygulaması kaldırıldığında, bu büyük bir sorun oldu ama aslında sorun uygulamanın kaldırılması değil, ülkenin en batısından en doğusuna tek bir saat diliminin olmasıydı. Eskiden kışları Doğu illeri Batı saatine göre yaşarken, şimdi Batı illeri Doğu saatine göre yaşıyor. İkisi de coğrafi gerçekliğimize aykırı. Çünkü aslında Türkiye iki farklı zaman dilimine yayılmış bir ülke. Ancak o kadar merkezi düşünüyoruz ki her şeyi, hangi saat diliminde olduğumuzu tartışıyor ama bütün ülkenin aynı saat diliminde olmasının saçmalığını tartışmıyoruz. Merkezin Kürt korkusundan, İstanbul’da çocuklar zifiri karanlıkta okula gidiyor.

Bir ülkede kaynaklar ne kadar merkezde toplanırsa kolluk kuvvetlerine o kadar bütçe aktarılır. Kaynaklar yerele dağıtıldığında ise eğitime, sağlığa, altyapıya harcanan bütçe artar. Merkez, vatandaşa uzaktır. Onu soyut bir varlık olarak düşünür. Aklında kanlı canlı, gündelik dertleri olan bireylerden çok, korunması ya da sakınılması gereken bir millet vardır. Onu korumak için de, ondan korunmak için de silah alır, füze alır, polise, orduya para harcar. Güvenlik onun ilk ve en büyük kaygısıdır. Hayatta kalmak için silaha yatırım yapar. Silaha yatırım yaptıkça da, yerele karşı güçlenir. Sadece Diyarbakır’a karşı değil, Antalya’ya, Sinop’a, Afyon’a karşı da.

Yerel idare, çöpleri doğru saatte gelmediği için sinirlenip kapısına gelen genç kadınlar, torunu çeşme suyundan hastalandı diye dilekçe yazan emekli adamlar, yan apartman manzaralarını güzelleştiren ağacı kesti diye şikâyet eden sinirli apartman yöneticileri ile meşgûldür. Güvenlik deyince aklına kaldırımlar ve kavşaklar gelir önce, trafik gelir, okula giderken caddelerden geçen çocuklar gelir. Yolları su basar ve belediyenin başı ağrır. Ekmeğe zam yapılır ve belediye küfrü yer. Ama uzaktan değil, yüz yüze, anında hisseder halkın tepkisini. Yerel yönetimin güvenliği de yereldir. Hava kirliliğinden çocuklar astım oluyorsa, yaşlılar ölüyor, gençler kanser oluyorsa, bu halkın en büyük güvenlik meselesidir. Füze sisteminin Rusya’dan mı Amerika’dan mı temin edileceği sorusu, kışın insanların nefes alamadığı gerçeğinin yanında çok önemsiz kalır. Halk sahte alkolden zehirleniyor, tarım ilaçları nedeniyle çocukların beyin gelişimi sekteye uğruyorsa, yerel idare bunu görür. Yerel her gün çocukları yedirip içirip, giydirip, ödevlerine yardım eden annedir. Merkez çok çalışıyorum diyerek, çocukları hafta sonlarında gören ve sinirlenince döven bir babadır. Büyük ve hain tehlikelere ve tehditlere yoğunlaştıkça merkez beslenir, büyür, yetkileri kendinde toplar. Daimi büyük tehditler bu yüzden merkez için caziptir.

Dünyada Türkiye kadar yerel idareden korkan, sorunu çıktığı yerde çözmeyip, ülkeyi tavaf ettiren ülke sayısı az. Türkiye’nin geneli, Kürt şehirlerine yerel hak vermemek için, kendi yerel haklarından vazgeçiyor, kendi hayat kalitesini düşürüyor ve bunun farkında dahi değil. Dünyada biraz refah yüzü görmüş toplumlarda polisin, öğretmenin, yangın uçağının, hatta bazen sağlığın idaresiyle ilgili yetkiler ve gereken bütçe büyük ölçüde yerelindir. Bizde ise zaten kısıtlı olan yerel yetkiler, son 15 yılda kırpılarak iyice yok edildi. Yerelin yetki ve bütçesinin genişlemesi, merkeze otomatik olarak bir demokratik kısıtlama getirmektir. İster istemez kaynakların füzelerden, örtülü ödeneklerden, dev projelerden ve makam uçaklarından, yangınla ve hava kirliliği ile mücadeleye aktarılmasıdır. Her bireyin kendi evi, bahçesi, mahallesi, şehri üzerinde daha fazla söz sahibi olmasıdır. Yerellik demokrasidir. Kürt illeri yararlanamasın diye kendi haklarından vazgeçmek, kendi şehrini merkeze teslim etmek, kendi ayağına kurşun sıkmaktır. Merkezin tüm ülkeyi yerel haklarını aramaktan vazgeçirmesi için tek yapması gereken, “bu haklar gelirse, Kürtler de faydalanır, bölünürüz” demek oldu hep. Halbuki bölünmeyiz; daha iyi yangın söndürürüz.

Yerelin yolsuzluğu da daha göz önündedir. Yetki gerçekten yerelde olursa, halk bütçeyi merkez bütçeden çok daha kolay takip edebilir. Yerelde gizli ödenekler, savunma için yüksek gizlilikte harcamalar olmaz. Para çalmak isterseniz, tonlarca kadayıf ve kahve almış gibi yaparsınız, göze görünür. Anlaştığınız şirketlere, vakıflara kaynak aktarırsınız, göze görünür. Bir yerel gazeteci peşine düşerse, ortaya çıkarır. En nihayetinde konuya komşuya hesap vermektesinizdir. Yüz yüze bakıyoruz diyeceklerdir. Demokrasi tabiatı itibarı ile yerel bir projedir. Merkezileştikçe can çekişir.

Bahsettiğim o yerel yönetim bizde hiç olmadı. Bizde kayyum yerel yönetime zaten fiiliyatta hep ortak. O bile yetmiyor. Ama işte bu yüzden kayyum, kadayıf, korku ve İzmir yangını birbiriyle çok yakından ilintili meseleler. Merkezin korkuya, İzmirlilerin şehirlerine ait itfaiye uçaklarına, Diyarbakır’ın kendi seçtiği belediye başkanlarına ihtiyacı var. Merkezin gücü çok fazla derken, elimizdeki küçücük yerel gücü bile tamamen kaybediyoruz. İstanbul ve Ankara için kayyum atanması gündemde değil diyorlar. Bu cümle aslında “gündeme alınabilir” demek istiyor, bu ihtimali içeriyor. Ana muhalefet bu tehdidi görüyor ve susuyor. Bir toplum, bir devlet korkularına teslim olarak insanca yaşamaya devam edemez. Silahsız sokağa çıkamayan, gece yastığının altında silahla yatan, hep korkuyla yaşayan çocuk adamlarla dolu bir ülke gölgesinden korkan bir devletle yönetiliyor. Onların korkuları İzmir’i yakıyor. Bu hissettiğimiz bezginlik, ülke olarak korkularımızla aramızdaki teslimiyet ilişkisinden.

Adana’da bir devlet binasına hayretle bakıp, “bu pencereler neden bu kadar küçük, pişerler içerde” diye sormuştum küçükken. Projeleri Ankara’da çiziliyor demişti babam. Diyarbakırlılardan korktuğumuz için, Ankara’nın iklimine göre, Adana’ya bina yapmak. Türkiye’nin özeti de, laneti de budur.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…