Artı Gerçek

Yeterince radikal değilsiniz: Deprem, salça ve buzullar

Çocuğunuz salça diye zehir yiyor. Ve o deprem büyük ihtimalle olacak. Bunlarla mücadele etmek için yeterince radikal değiliz.


Dün geceyi deprem korkusuyla parkta geçiren İstanbullular oldu. Siyaset psikolojisinde beni en çok zorlayan şeylerden birisidir bu. Yıllardır okuyup, anlattığım arızaları var sıradan insan beyinlerinin. Ve o kadar iyi bildiğim halde, beynimin bu hataları yapmasına engel olamıyorum halen. Bunlardan birisi korkularımızın mantıksız olması. En büyük tehlike ve tehditlerden korkmuyoruz, en görünür olanlardan korkuyoruz. Çünkü beynimiz en görünür korkunun, en büyük korku olduğu yüzbinlerce yıl içinde gelişmiş. Modern çağa ayak uydurmakta zorlanıyor. İstatistikler önümüze konuyor ama beynimiz resimlere bakıyor. Tehlikeler değişiyor ama biz hâlâ ninelerimizin korkularıyla yaşıyoruz. Başka şeylerden korkmamız lazım. Depremden korkmamız lazımdı. Sadece 1999 ve 2019’da değil, 2000’de, 2005’te, 2015’te korkmamız lazımdı.

Ev ararken, bütün İstanbul’un farklı deprem haritalarını bulmuş, deprem hattı üzerinde olan mahalleleri, yumuşak zeminli semtleri elemiştik. Deprem yönetmeliğine uymayan evleri elemiştik. Hemen yakınında depremde ulaşılabilecek park olmayan evleri elemiştik. Elimizde çok az yer kalmıştı Avrupa yakasında. Bir de çocuk parkı olmalıydı yakınında. Fakat bu kadar basit kriterleri emlakçılara anlatamıyorduk. “Olacağı varsa olur, öleceksek ölürüz, bence deprem olmayacak, benim evimde de bunlar yok, en sağlamı eski evler bakmayın” gibi neler neler duyduk sürekli. Bunlar da bir tuhaf diyen müstehzi bakışlar, yan gülüşler. Yakınında AVM var diye methettikleri evlere götürüyorlardı bizi. Park arayan birine AVM yakınında ev gösteriyorlardı çünkü tecrübeleri onlara insanların ne derse desin, aslında alışverişe yakın ev istediğini gösteriyordu belki de.

Bu sırada İstanbul’un üzerine yüksek binalar dikilen Zeytinburnu zemininin depremde “sıvılaşma” ihtimalini öğrendik. Yani tek kat üstü binalar önerilmiyordu. Bazı semtlerdeki en pahalı evlerin ilk depremde yıkılmasının neredeyse kaçınılmaz olduğunu öğrendik. Bunlardan bahsettiğimde insanlar genellikle “bu konuyu kapatalım” dedi. Gereksiz kaygılarla etrafı yormamalıydık. Çünkü deprem görünür bir tehlike değildi. Uzakta, bir gün, belki olacaktı. İnsan beyninin gelecekteki sorunları algılamakta zorlandığını biliyordum. Deprem de hep uzak gelecekte olarak algılanılıyor. Bitmeyen bir yarında. Buna hazırlanmak için o sorunları ciddiye almak gerekiyor. O sorunları ciddiye alınca da, insan endişe hissetmeye başlıyor. Endişe hissedince, konuyu düşünmekten vazgeçmek istiyor. Savunma mekanizmamız, endişeyle böyle başa çıkıyor. Bizi endişelendiren şeyi düşünmeyerek. Düşündürecek bir şey gördüğünde dinlemeyi, okumayı, ciddiye almayı reddederek. Bir adım ötesine geçip, inkar ederek. Düşündürmek isteyen insanları suçlayarak, dalga geçerek, küçümseyerek, problemin gerçek ya da büyük olmadığına kendimizi ikna ederek. Sonra ben de depremi düşünmemeyi seçtim. Daha kolay geldi.

Tıpkı barış akademisyenleri Sur’da olanlardan bahsettiğinde bütün ülkenin başını diğer yana çevirdiği gibi. Ama devlet de dahil kimse uluslararası kuruluşların yazdığı raporları inkar etmedi bu konuda. O raporları gündeme getirenlere saldırdılar. Tıpkı Bülent Şık sınai kirlenme nedeniyle tarım ürünlerimizin gıdadan kansere yol açan zehre dönüştüğünü kamuya anlattığında, raporun içeriğine itiraz etmek yerine Şık’a saldırıp, hapis cezası verdikleri gibi. Tıpkı Greta iklim krizi ile ilgili bilimsel raporları gündeme getirdiğinde, ABD meclisine, “ben konuşmayacağım, buyrun buradaki rapor benim tanıklığımdır” dediğinde, raporun içeriğine değil, Greta’ya saldıranlar gibi. Tıpkı Gezi Parkı yeşil alan olarak korunsun istendiğinde, yeşil alan yokluğunu tartışmaktan kaçınıp, protestocuların niyetini sorgulayanlar gibi. İşaret edilen sorunla yüzleşmek istemeyenlerin hep yaptığı gibi, dikkati  gösterilene değil, gösterene yönlendirip, ona saldırarak, gösterileni yok sayabileceğini sanmak.

Mad Men dizisinde (ne şahane dizidir), Don Draper bir reklamcı olarak şunu söyler, “Söyleneni beğenmiyorsan, konuyu değiştir.” Siyaset en aşağılık biçiminde salt bir konu değiştirme aracına dönüşür. İşaret edileni konuşmamak için, işaret eden parmağı kesmeye çalışan bir araç. Ama parmağın işaret ettiği şey gerçekse, gerçeğin bir huyu var. Siz ondan kaçsanız da, o sizi eninde sonunda yakalar. Ama o en, o son ne zaman gelir, bilemeyiz. Başımızı kuma gömüp, inkar etmeye devam ederiz. Bu da beynimizin evrimsel bir arızası işte.

Tehdit karşısında canlılar ya kaçıyor, ya dönüyor, ya da savaşıyor. Gelecek tehditlerle -ne kadar büyük olsalar da- yüzleşmekten kaçmak, insanlara genellikle daha kolay geliyor. Ama savaşanlar da var. Görünmezi görünür kılan, gelecekteki tehlikeyi bugün anlatanlar da var. Aslında ne kadar zeki ve bilgili olsa da, tipik bir beyin (çoğumuzun beyni) gelecek tehditleri yok sayabiliyor çünkü o zamana kadar ölmüş olma ihtimalimiz, evrimsel olarak geleceğin değerini düşürüyor. Yok sayabiliyoruz çünkü tehditler çok. Hangisi en parlaksa, yakınsa o ilgimizi çekiyor. Devamlı dikkatimiz dağılıyor, önem sırası yapamıyoruz. Tıpkı işimizde, evimizde olduğu gibi, önemsiz ama dikkat dağıtan işlerle günümüzün ve hayatımızın çoğunu geçiriyoruz. Bu arızadan nasibini almamış beyinler de var. Ya da beyninin tüm kaçma mekanizmalarını kapatıp, gerçekle yüzleşmeye, korkularının üstüne üstüne yürümeye karar vermiş kişiler, gruplar var. Psikoloğa götürseniz, ilaç reçete edilecek derece takıntılı, inatçı, bir konuya odaklandı mı başka yere bakamayan beyinler var.

Bu beyinler gündelik yaşamda hem zorlanıyor, hem de etraflarını zorluyorlar. Hayat devamlı dikkatimizi oradan oraya kaydırmamızı, çok inatçı olmamamızı, esnek olmamızı, ufak yalanlarla yaşamamızı gerektiriyor. Beyinlerimiz bu yüzden böyle gelişmiş. Ama aramızda normal değil dediğimiz, atipik beyinler var. Bir tahmine göre -ki bence de mantıklı- normal beyinler gündelik hayatı iyi götürebilirken, olağanüstü durumlar, sıradışı tehditler karşısında çaresiz kaldığı için bu insanların evrimsel bir önemi var. Bazı atipik beyinliler, 30 yıl sonraki tehlikeyi, bugün yaşanacakmış kadar şiddetle hissedebiliyor. Bazı atipik beyinliler, sıradan beyinlerin asla girişemeyeceği maceralara atılabiliyor, riskler alıyor. Sıradan bir günde bizi rahatsız eden korkusuzluk, savaş sırasında aradığımız özellik oluyor. Takıntılar bize büyük buluşları getirebiliyor. Sıradan bir zamanda insanı delirtecek kadar kalbi dünyanın acılarına açık, hassas, endişeli kişiler, ihtiyaç olduğunda toplulukları ruhani olarak kenetleyip, yönlendirebiliyor. Hayalperestliğiyle, hiçbir şeye odaklanamamasıyla bizi çıldırtan insanlar, daha önce hiç düşünülmemiş dünyalar hayal edip, kapılarını açabiliyor, akla gelmedik bağlantılar kurabiliyor. Farklılıklar gündelik hayatta zor gelirken, krizlerde bizi kurtarabiliyor. Tahammül edilen bir şey değil, aranılan bir şey oluyor. Şu anda farklı beyinlere dönmemiz gerekiyor. Fazla endişeli, fazla takık, fazla cesur, taviz vermeyen, beyaz yalanları dahi beceremeyen, fazla ahlaklı, radikal beyinli insanlar ancak bizi dev tehlikelere karşı uyarıp, korunmak için harekete geçmemizi sağlayabilir. Çoğumuz bu meselede sınıfta kaldık çünkü beynimiz çok “normal”. Siz de benim gibi rahatsız olunca konuyu kapatıyorsunuz, değil mi?

Bir gün deprem olacak. Umarım olmaz ama ihtimal hesabına göre hareket edersek, büyük ihtimalle İstanbul’da büyük bir deprem olacak. Düşünmek istemiyoruz ve o nedenle tedbir almakta zorlanıyoruz, hesap sormuyoruz çünkü bu da düşünmek demek, düşünmek korkmak demek. Kim ister korkmak? Kaçıyoruz. Sizi durmadan uyaracaklara, rahatsız edeceklere kızmayın. Size raporlarla gelenlere, sesini duyuramayanlara arkanızı dönmeyin. Aslında onlarla, konuşanlarla, işaret edenlerle hiç ilgilenmeyin. Çünkü onlar ilgiyi kendilerine istemiyor. Ellerinde tuttukları raporlara ilgi göstermenizi istiyorlar. Bunun için, aslanların önüne arenaya atılıyorlar. Ve aslanlar onları parçalarken, “bana acımanızı değil, elimdeki raporu okumanızı istiyorum” diye bağırmaya devam ediyorlar.

Karşılarında reklamcılar var. Don Draper bir müşterisine insanların zaten yaptıkları şeylerin iyi olduğunu duymak istediğini söyler. Yaptığın şey iyi, sen iyisin. Sigarayı böyle satacaklarını anlatır, kansere yol açtığı yönündeki uyarılardan hiç bahsetmeyerek, tütünün lezzetinden bahsederek. Sigara içmek güzel ve iyi diyerek. Duymak istediğimiz şey bu. Reklamcılar size bunu söylüyor. Uluslararası şirketler bize bunu söylüyor. Oyumuzu isteyen siyasetçiler bize bunu söylüyor. Yalanlar istiyoruz, yalanlar söylüyorlar. İnciniyoruz. Siz iyisiniz, yaşam tarzınız iyi, ufak tefek değişikliklerle daha da iyi olacak. Sen iyisin. Ve her şey iyi olacak. Ama yalan, sigara kansere yol açar.

Bazı şeyler hiç iyi olmayacak. Bunu diyenlere kulağınızı kabartın. Ellerindeki raporlarla, çocuğunuza sebze diye zehir verdiğinizi söyleyenlere. Ciddi bir depremde evinizin, çocuğunuzun okulunun yıkılma ihtimali olduğunu söyleyenlere. Eğer hemen, şimdi önlem almazsak, iklim krizinin insanlığı yok edeceğini söyleyenlere. İsimlerini, yüzlerini boşverin. Gerçeği bağıranlar genellikle gıcık görünür, belki de gıcıktırlar gerçekten. Ama bunu dert etmeyelim, onlarla arkadaş olmayacağız. Onları sevmemize de gerek yok. Aslında niyetlerinin de, ses tonlarının da, nereli olduklarının da hiç önemi yok. Dediklerini dinlemeli, anlattıkları doğru mu diye raporlara bakmalıyız.

İsveçli meteorolojist Martin Hedberg aktarıyor. “Haziran 2018’de Greta, Bo ve diğerleriyle bir telefon toplantısı yapıyorduk. Bir süre sonra Greta ‘Yeterince radikal değilsiniz. Ben kendim bir şey yapmalıyım’ dedi ve telefonu kapattı.” O konuşmadan sonra Greta okula gitmek yerinde, İsveç Parlamentosu’nun önünde tek başına oturmaya başladı. Ve orası İsveç olduğu için, medya bağımsız olduğu ve konuyu ciddiye aldığı için ilgi çekti. Evet, burada olsa, polis 15 dakika sonra gözaltına alırdı, medya ilgilenmezdi. İsveç farklı. Ama Greta da farklıydı. Beyni sıradan değildi, otizm spektrumunda olduğu için, iklim tehlikesinin büyüklüğünü idrak ettiği andan itibaren başka konularla ilgilenip, endişesini azaltmayı başaramamıştı. Takıntılıydı, bu konuyu takıntısı yaptı. Depresyona girdi. Yeme bozukluğu geliştirdi. Hayvansal gıda tüketmeyi, uçmayı reddetti. Ailesini de bunları yapmaya zorladı. Annesi Greta’nın ısrarı üzerine uçmayı bırakınca, opera sanatçılığı yapamaz oldu. Greta’ya annesinin kariyerine verdiği zarar konusunda üzgün olup olmadığını sorduklarında, “hayır” diyor. Çünkü beyni iklim değişikliğine odaklı, kişisel fedakârlıklar onun için önemsiz kalıyor. Biraz tuhaf bir kız yani. Sevmek zorunda değiliz. Yalan söyleyemediği gibi, kibarlık için gülümseyemiyor. Gıcık bulabiliriz. Bizi yeterince radikal bulmuyor. Sinirlenebiliriz. En nihayetinde bunların önemi yok. Sorulduğunda hep, beni değil, bilimi dinlemenizi istiyorum diyor. Elinde raporlar var. İklim felaketi kapıda. Çocuğunuz salça diye zehir yiyor. Ve o deprem büyük ihtimalle olacak. Bunlarla mücadele etmek için yeterince radikal değiliz. Radikaller dünyayı kurtaracak ama onları dinlememize ihtiyaçları var. Halbuki bu devlet Gretalara hapis cezası veriyor. Kaçmayın, donmayın, tehditlerle mücadele edin. Dün deprem sırasında hissettiğiniz korkuyu unutmaya çalışmayın. Bırakın endişe versin size, şimdi ihtiyacımız var o endişeye. Onu eyleme dönüştürün. Umut eylem doğurmaz, eylem umut doğurur. Mücadele tek umudumuzdur.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…