Artı Gerçek

Yumruklar yukarı, dizler çökük, düğmeler açık

Çocuklara yer vermeyi seçenlerle, muktedirin tacizine boyun eğmeyi seçenler arasındaki savaş kaderimizi tayin ediyor. Ama biz çoğalıyoruz. Öldürülmüş bir kadının etrafında toplaşıyoruz.


Bir gün kendimi komando çalışması yapar gibi bütün evi yerlerde sürünerek gezerken buldum. Bir yandan da yüksek sesle bilgilendirme yapıyordum. Şu sehpanın köşesi sivri, emeklerken bebeğin gözüne gelebilir. Buradaki kabloyu çekerse, lamba başına düşebilir. Buradan pencere açılabiliyor. Bu bitkinin yapraklarını yemeye kalkışabilir mi? Zehirlenir mi? Bırakın kendini korumayı, ifade etmekten bile aciz olanı, en savunmasızı korumak için dünyaya onun baktığı yerden bakmak için sürünmek. Öğrendiğimiz, alıştığımız her şeye çok ters bir şey en zayıf, en kırılgan olanı, en muhtaç, en kıyıda köşede kalmış olanı öncelemek. Altta kalanın canı çıksın diyen bir dünya olagelmiş bu hep.

İngilizce’de artık rağbet görmeyen bir atasözü var. Çocuklar duyulmamalı, görülmelidir. Bugünlerde rağbet görmüyor çünkü daima sessizce ve usluca oturan çocukların şiddet ya da ihmal ürünü olduğunu anlıyor insanlar artık ve çocuklara şiddet uygulamanın, onları ihmal etmenin doğru olmadığı konusunda yavaş yavaş bir uzlaşı oluşmaya başlıyor. Çünkü bebekler duyulmaya çok ama çok kararlı biçimde geliyorlar dünyaya. O yüzden rahatsızlık veriyorlar devamlı. Olmayacak yerlerde ağlıyorlar, başka şekilde dertlerini anlatamadıkları, dikkat çekemedikleri için. Yetişkinliğe oynayarak hazırlandıkları, yetişkinlere inat ederek kişiliklerini oluşturdukları ve bizim başa çıkmakta çok zorlandığımız bir enerjiyle dolup tastıkları için de, yoruyorlar bizi. Dünya tamamen yetişkinlere göre tasarlandığı için her adımlarında tehlikeyle karşı karşıyalar. Sadece peşlerinden koşanları değil, etraftaki herkesin gözünü ve kulağını da yoruyorlar. Basbayağı rahatsızlık veriyorlar.

Ama artık bu rahatsızlığa tahammül etmeye karar veriyor bazı insanlar çünkü özgür bir çocuğun tehdit ya da rüşvetle susturulmamış, zombileştirilip, yerine çivilenmemiş, aksine yerinde duramayan, insanı yoran bir varlık olduğunu anlıyor ve özgür çocuklar yetiştirmenin, geçici rahatsızlıklara değdiğine karar veriyorlar. Altta kalanın canı çıksın diyen, en güçlünün en çok tahammül edildiği koskoca bir tarihi çocuklar üzerinden yıkıyor, en başta en güçsüz ve en savunmasıza tahammül etmemiz gerektiğine kanaat getiriyorlar. Toplu taşımada çocuklardan yer isteyenler, güvenlik nedeniyle oturması en çok gerekenlerin bebekler ve çocuklar olduğunu öğrenmeye başlıyor. Çocukların önüne geçiveren insanlar, onlara sırada öncelik vermeyi öğreniyor. Bazı toplumlar okul servislerini en görünür renklere boyayıp, trafikte önceliği onlara veriyor. Kitaplar diyor ki, çocuklarla konuşmak için göz hizalarına inin ve o şekilde iletişim kurun. Öğreniyoruz yavaş yavaş çocukların önünde diz çökmeyi. Azlar, çok azlar, ama hızla çoğalıyorlar. Dünya güzele doğru değişiyor.

Arabalar -tıpkı yasalar ve kurumlar gibi- yetişkin erkek bedenlerine -yani en güçlüye- göre tasarlanmış. O nedenle kazalarda -hayatın pek çok alanında olduğu gibi- en az zarar gören de yetişkin erkekler, en tehlikede olan ise bebekler. Yeni kurallar yapıyor, paralar harcıyor ve savunmasız bebek bedenini korumaya karar veriyoruz. Sonra birileri çıkıp güvenlik testlerinde kadın bedeninin de düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Meğer cep telefonundan, tuğlaya, elektrikli aletlerden, toplu taşımaya dek her şey sadece erkek bedenine ve erkek yaşamına göre tasarlanmış. Ne tuhaf, ne normal... Daha önce düşünülmeyenleri düşünmeye başlıyoruz, arabalarda, sokakta ve siyasette.

Kaldırımlar yüksek, engebeli, engellerle dolu. Sağlıklı, genç, engelsiz, eli boş bir insan için sorun değil. Ama sadece onlar için sorun değil. Geri kalan herkes için işkence, tıpkı hayat gibi. İtiraz etmeye başlıyor birileri. Engellilere, bebek arabalılara, dizi ağrıyanlara, yaşlılara, eşya taşıyanlara da uygun kaldırımlar istiyorlar. Mimarların, şehir planlamacıların ve tasarımcıların mekân ve eşya tasarlarken komando gibi yerlerde sürünmesi gerektiğini savunmaya başlıyorlar.

Birileri kar yağınca kuşların yemek bulamadıklarını fark ediyor, aç kalan kuşlar için pencere önlerine ekmek koymakla kalmayıp, herkesi aynı şeyi yapmaya çağırıyor. Birisi kedi oluyor, bakıyor yaz kurak, sokak susuz, kediler için su koyuyor kapı önüne; sonra etrafın da koymasını istiyor. Sesi olmayanı, itiraz edemeyecek olanı düşünmeyi görev ediniyor, hayatını rahatsızlıklarla beziyor onlar için, başkalarını da o rahatsızlığa davet ediyor. Bir başkası sesi olup da dinletemeyenin megafonu oluyor. Kendini aşağıda kalmışın göz hizasına indiriyor, onun yerine koyuyor, dünyaya onun gözleriyle bakıyor. Oradan bakınca, ne kadar çok dert varmış görecek! Diz çökünce üstüne basıyorlar, üstüne basılmanın ne olduğunu öğreniyor. Ayağa kalkıp, hiçbir şey olmamış gibi devam edebilecekken, komando gibi sürünerek, etrafı keşfetmeye ve bağırmaya başlıyor: Burada sivri köşeler var!

Güçlünün yanında durmak yerine zayıfı korumaya karar vermek; susturulmuşun sesini dinlemek, duyurmak, duymayanları dürtmek, rahatsızlık vermek, hayatı en savunmasızları düşünerek düzenlemek; arabaya bebek koltuğu yerleştirmek; başkalarının çocuklarının koşturmasına sabretmek; ormanı yok edildiği için evsiz kalan geyik için yola düşmek; eve yemek götüremediği için çaresiz olanın ekmeği için kavga etmek; bir hayvanı can bilip, onu yemekten imtina etmek; başka bir dil konuştuğu için -onunla düşürülmek pahasına- itilenin koluna girmek; farklı bir beyne sahip olanı ya da doğduğu bedene yabancı hissedeni tuhaf bulmaktan kabullenmeye, kanıksamaya ve en sonunda kendini ondan, onu kendinden hissetmeye, onun dışlanmışlığına öfke duymaya giden yolda yürümek; muktedirin önünde ceketini iliklemeyip, mazlumun önünde diz çökmek ve muktedirin diz çökmesini, devletin en korunmasızla göz hizasında durmasını talep etmek... Alttakiyle dalga geçmek yerine, yukardakine kafa tutmak… Yumruğunu aşağı değil, yukarı doğru sallamak...

Değişiyoruz ve değiştiriyoruz dünyayı. Evde, işte, sokakta, ekranda, sofrada, en mahrem yerde ve devlet makamlarında, her ülkede, her hanede muktedirler ve muktedirlerin güç kırıntısından nemalanmak için onlarla saf tutanlar huzursuz. Diz çökmeyi, tahammül etmeyi kabul etmiyor, kaldırımları tasarlarken yürüyemeyenleri; arabaları tasarlarken çocukları; yasaları tasarlarken dışarda kalmışı, az olanı düşünmek istemiyor; dünya kendi ihtiyaçlarına, keyiflerine göre şekillenmeye devam etsin istiyorlar. Yumrukları hep aşağı iniyor, hep aşağıya. Ama yerlerde komando gibi sürünenler, kedilere su, çocuklara yer, kadınlara bedenlerinin sahipliğini vermek isteyenler çoğalıyor. Ezenin önünde düğmelerini iliklemiyor, ezilenin önünde diz çöküyorlar. Farklı cephelerde güçlülerden parça parça tırnaklarıyla güç koparıyor her bir kavga. Kan kaybettikçe, canhıraş savunuyor kendilerini tepede oturanlar, dehşetle korktukları eşitlik tehlikesine karşı. Sonucu belli olmayan bir mücadele devam ediyor. En temelde çocuklara yer vermeyi seçenlerle, muktedirin tacizine boyun eğmeyi seçenler arasındaki savaş kaderimizi tayin ediyor. Ama biz çoğalıyoruz. Biz devralacağız dünyayı, çemberin dışında kalmışlara ve çocuklara dağıtmak için. Öldürülmüş bir kadının etrafında toplaşıyoruz. Dizler kırık, gözler hizalanmış, yumruklar yukarı...

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…