Artı Gerçek

Eğer buna ülke yönetmek deniyorsa…

Dış politikamız, sürdürülmesi im-kan-sız en az 5 temel üzerine kurulu hale geldi. Hiç görülmemiş; Batılı ülkelerin tamamıyla çatışma halindeyiz. Bu arada fena halde aşağılanıyoruz.


Başlığı tamamlayalım: …benim 4 yaşındaki küçük torun Öykü de yönetir bu kadarını. Yani böyle bir yönetimin daha fazla dayanması im-kan-sız-dır.

Tamamen ciddiyim. Ciddi oluşum, böyle sürdürülmesi im-kan-sız gayri ciddiliklerden kaynaklanıyor. Geçen haftadan bugüne özet:

***

Altyapıdan yani ekonomiden başlayalım. AKP iktidarı, 14 yılda devletin 60 milyar dolarlık malını sattı. Bunların arasında, Cumhuriyet’in ilk kurumlarından şeker fabrikaları da var. Son olarak 528.000.000 TL’ye satılan Çorum şeker fabrikasının müdürü, geçen Eylül ayında fabrikanın bu yıl ülke ekonomisine 400.000.000 TL katkı sağlayacağını söylemişti.

Diğer yandan, israflar korkunç. Dünyada bugüne kadar patlayan üç nükleer santraldan biri Rus (Çernobil, 1986), diğeri Japon (Fukuşima, 2011) malıydı, şimdi bu iki devlete birer nükleer santral ısmarladık. Sırada ikinci bir Boğaz kazılması var, çıkan topraklarla ada yapılacak. Üçüncü havalimanını yapan özel şirketler daha inşaat bitmeden 2 yıl kira ertelemesi istedi. Bakan, “Batarsa batsın diyemeyiz” dedi. Bütün bunlar için, “Cebimizden para çıkmayacak” diyorlar. Ama, “Bedava peynir ancak fare kapanında bulunur”u söylemiyorlar.

TÜBİTAK bütçesinin 2 katına sahip olan ve son iki yılda Maliye'den aldığı ödeneğin yaklaşık 4 katından fazlasını bazı dernek ve vakıflara dağıtan  Diyanet, yurt içinde ve özellikle dışında cami inşa etmek için yardım kampanyası açtı. Bu durum, ünlü deyişi hatırlattı: “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider… gezmeye”. Bu arada Alman hükümeti, Türkiye’nin Almanya’daki camilerde siyasi nüfuz kullanmasının “kaygı verici” olduğunu açıklamış vaziyette.

Avrupa Konseyi raporuna göre, geçen yıl Türkiye, AİHM kararlarını Rusya’dan sonra en fazla uygulamayan ikinci ülke oldu ve bu hak ihlalleri için 11.600.000 avro tazminat ödedi. Ve tabii ki bu tazminat bütçeden, yani milletin vergilerinden çıktı.

Ziraat Bankası bu gidişle batabilir. Havuz medyasına dahil olmayan Doğan Medya, Havuz’un temel üyesi Demirören’e 916.000.000 dolara satıldı. Bu alış, devlet bankası Ziraat’ın verdiği, ilk 2 yılı ödemesiz 10 yıllık düşük faizli 675.000.000 dolarlık krediyle mümkün oldu. Ziraat Bankası bunu verebilmek için 22 ülkeye borçlandı. Akıllara ister istemez ünlü deyiş geliyor: “Eminönü’nde dilenip Yeni Cami’de sadaka vermek”. Ayrıca, HDP Milletvekili Meral Beştaş’ın söylediği de akıllarda kalıcı: “Neden Ziraat Bankası şeker üreticilerine değil de Demirören’e böyle bir kredi veriyor? O krediyle Doğan Medya’yı biz de alırdık!”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürekli olarak Ak Saray’da topladığı muhtarlar grup grup yurt dışına gezmeye götürülüyor. İlk ekip, İspanya’nın Endülüs bölgesindeki Kurtuba Camii ve Elhamra Sarayı gibi tarihsel ve turistik yerlere gitti. Masrafların önce bakanlıkça karşılanacağı öğrenildi, ama ardından sponsorların devreye gireceği açıklandı. Fakat sponsorların bu “fedakarlık”lar karşılığında ne alacağı açıklanmadı.

Son 4 yılda 430.275 esnafın iflas etmesinin yanı sıra büyük holdinglerden Ülker ile Doğuş ve GS eski başkanı Ünal Aysal’ın yabancı ortaklı şirketi ödeme güçlüğüne girdi. Bunun üzerine, erken seçimlerin konuşulduğu ortamda 19 büyük firmaya 135 milyar TL’lik bir yardım paketi yürürlüğe kondu.

***

Dış politikamız, böyle sürdürülmesi kesinlikle im-kan-sız en az 5 temel üzerine kurulu hale geldi:

1) Sırf iç politika nedenleriyle Kürtleri engellemek için, Rusya hariç tüm ülkelerin işgal olarak nitelediği, Suriye ve Irak topraklarına silahlı kuvvetler sokmak ve askerî üsler kurmak.   

Oysa, AB ve BM’nin yanı sıra Irak, Suriye, İran ve tüm Batılı ülkeler bu konuda protesto üzerine protesto yayınlıyor. Yalnız, fevkalade ilginç bir gelişme, bu uluslararası koroya son olarak, Suriye’de şu ana kadarki tek velinimetimiz Rusya da katıldı. Putin “Kürt halkının Suriye’deki tüm süreçlere katılma hakkı var” dedi. Lavrov ise Afrin’in Suriye’ye verilmesini istedi.

Ama AKP iktidarı yılmıyor ve Türkiye’yi uluslararası yalnızlığa her an biraz daha götürüyor. Canikli, Suriye’de seçim çıkmaz ayın son perşembesinde bile gözükmezken, “Afrin’i seçilmiş Suriye hükümetine vereceğiz” dedi. Erdoğan ise daha pratik konuştu: "Kime teslim edeceğimizi biz biliriz".

2) Başka ülkelerde İsrail gizli servisi Mossad gibi MİT operasyonu yaparak, kimi kişileri Türkiye’ye özel uçaklarla “taşımak”.  

Fetö üyesi olduğu bildirilen 6 kişi MİT’in tuttuğu özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Bu yüzden Kosova başbakanı, içişleri bakanını ve istihbarat başkanını görevden aldı ve “Türkiye’nin yaptığı şey hırsızlıktır” dedi. Ayrıca Kosova, AB tarafından azarlandı. Son olarak, orta Afrika ülkesi Gabon, Erdoğan’ın ifadesiyle, 3 Fetöcüyü “teslim etti".

3) Fethullahçıların kaçtığı/bulunduğu ülkelerin Türkiye’deki yurttaşlarını tutuklamak.

Bu yüzden yurt dışında “Yeni Türk Dış Politikası: Rehin Almak” diye makaleler yayınlanıyor.

İzmir’deki Protestan papazı Brunson, bir tanığın ifadesi doğrultusunda FETÖ üyeliğinden tutuklandı ve 2016 sonundan beri cezaevinde.  

Alman yurttaşı gazeteci Deniz Yücel, 1 yıla yakın tutukluluktan sonra yoğun diplomatik görüşmeler sonucu bırakıldı ve tahliyesinden 2 gün önce tutulduğu bildirilen bir uçakla Almanya’ya uçtu.

Fethullahçıları idam ve işkence lafları yüzünden iade etmeyen Yunanistan’ın, “Kaçak göçmen izi sürüyorduk. Türk tarafına geçtiğimizi fark etmedik” diyen 2 askeri tutuklandı ve bırakılmıyor. 

4) Bazı ülkeler ve liderleri sürekli aşağılanıyor ve hakarete maruz bırakılıyor.

Erdoğan, Macron’a “Cehenneme kadar yolunuz var” diyor. Yunanistan’a da, “Bunların efelikleri bizim uçaklarımızı görene kadardır”. 

5) Hiç görülmemiş; Batılı ülkelerin tamamıyla çatışma halindeyiz. Bu arada fena halde aşağılanıyoruz. Hollanda; Türkiye, Rusya, Çin ve İran'a gidecek yurttaşlarına sadece içi boş telefon ve dizüstü bilgisayar götürmeleri uyarısında bulundu.

***

Baskılara girmeyelim, çıkamayız. Ama gel de girme. Bırak KHK’yle atılıp açlığa mahkum edilenleri, tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı 70.000’e ulaştı ve tutuksuz yargılananlarla birlikte 100.000’in üstüne çıktı. Yani, acayip ama, 699 ilçenin nüfusundan fazla.

Gazete kapatmakla yetinilmiyor, matbaası da kapatılıyor ve çalışanları tutuklanıyor.  Oysa, AKP tarafından Mayıs 2004’te Anayasa Md. 30’da yapılan değişiklik aynen şöyle diyor: “basımevleri, eklentileri ve basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt veya müsadere edilemez ve işletilmekten alıkonulamaz”.  

Bahçeli konuşuyor: “OHAL bir milli zorunluluktur, bitmez, bitemez, bitmemelidir”. Müttefikine oranla Erdoğan müdafaaya geçmiş vaziyette: “O dönemki [askerî darbe] OHAL ile bugünkünün alakası yok”. Çok haklı. Askerî darbe dönemlerinde hukuk ve yargı yine de işlemekteydi. Muhalefet eden hocaları sadece işten atarlardı. Şimdi ise ayrıca içeri atıyorlar: Barışa imza atan profesörlere 1 yıl 3 ay hapis var.

Ama, “bitmesin!” denilen OHAL döneminde asayiş yerlerde sürünüyormuş, ne gam. Üniversitelerde bile, önüne geleni Fetöcülükten ihbar eden bir maganda asistan takır takır insan vuruyor. Hepsini bırak, İçişleri Bakanı S. Soylu’nun cep telefonu emrindeki polisler tarafından dinleniyor! Sebep: “veliahtlık savaşı”. Biz de OHAL var diye rahat uyuyorduk...

***

Şekil 1’e dönelim mi? Eğer buna ülke yönetmek deniyorsa, benim 4 yaşındaki küçük torun Öykü de yönetir bu kadarını. Üstelik, başını yana eğip şöyle de diyebilir:

“Hem de, dedecim, ben bütün bunları düşürüp kırmazdım, di mi dedecim?”

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…