Artı Gerçek

İyi ki gitmişiz

Şehrin göbeğindeki en can alıcı mahalle Bağlar’da üç aileyi, ayrıca, şehrin dışında yapılan yeni mahallelerde iki aileyi ziyaret ettik.


Gerçekten anlamlıydı 8 Mart. Çünkü bu yıl bu günü, evladı cezaevinde açlık grevinde olan Diyarbakırlı annelerin yanında geçirdik. Feyhan vardı, 78’liler Sözcüsü Celalettin Can vardı, Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Tahsin Yeşildere vardı. Simge olarak ziyaret edeceğimiz aileleri Celalettin’in Diyarbakır’daki dernek arkadaşları Gani Alkan, Mezhar Aktaş, Halise Batki ve Mehmet Balyan tespit etmişti. Mülkiye’den hocası olmakla iftihar ettiğim Nurcan Baysal da yanımızdaydı.

***

Ankara’dan valilik özel kalemine telefon edip randevu istemiştim. Vali Mülkiye’den 85 mezunumuz. Mülkiye’nin makama saygı geleneği icabı biz yurt dışında büyükelçiye, illerde valiye nezaket ziyaretinde bulunuruz. Fakat ertesi gün CB Erdoğan gelecek olduğu için zaman bulunamadı. Sağlık olsun.

Şehrin göbeğindeki en can alıcı mahalle Bağlar’da üç aileyi, ayrıca, şehrin dışında yapılan yeni mahallelerde iki aileyi ziyaret edeceğiz.

Bağlar. Dış duvarları sıvasız tuğladan üç epey yüksek bina. Altıncı veya yedinci katlar. Bi süredir bacaklarım ve belim pek iyi olmadığı için söylüyorum yanlış anlamayın, duvarlara tutunarak ve çoğu yerde bulunan demir trabzanları kendime çekerek. Basamakların hiçbirinin yüksekliği birbirini tutmuyor çünkü.

Çok mutlu oluyorlar. Minderlere buyur ediyorlar. Her evde hemen çaylar, çaylar geliyor. Birbiri ardına her evde içmek zor; ayrıca, çocuklar açlık grevinde. Ama içmezsen de olmaz ki.

Anneler bizimle önce Türkçe başlıyor, sürdürmekte zorlanınca babaların tercümanlığıyla ana dillerinden devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Şark’ın Paris’i” dediği Diyarbakır’ı eğitim açısından 73. sırada bıraktığını biliyor muydunuz?

Teorik bilgi her yerde önemli. Kürtlerin % 75’inin Şafii olduğunu, Şafii kadınların da erkek eli sıkmadığını bildiğimiz için el uzatmıyoruz; onlar da Feyhan’a ve Halise Hanım’a sıkı sıkı sarılıyorlar. Genç kızlarınsa öyle bir sorunu yok.

***

Celalettin not tutuyor: Anne Şadiye Hayme ve baba Şafi Hayme’nin iki çocuğu, anne Mansure Yener ve baba Nizamettin Yener’in oğlu, anne Duriye Kaynak ve baba Sabri Kaynak’ın kızları, anne Nazife Kurt ve baba Kutbettin Kurt’un oğulları, anne Melahat Bozdağ ve baba Mehmet Bozdağ’ın çocukları açlık grevinde.

İçlerinden bir aile. Yedi çocuklu. “İkisi şehit oldu” diyor baba. Siz anlayın. Nasıl hissederdiniz? Ne derdiniz?

Ne diyoruz, çocukların fizik sağlığı nasıl diyoruz. Morallerinin çok iyi olduğu cevabı üzerine, tekrar soruyoruz: “Vücut sağlığı?”. Aldığımız cevaplar çok mutlu edici değil. Çok hızlı kilo kaybından bahsediyorlar. Tansiyonların düzensiz ölçüldüğünü, 4/6’ya kadar düştüğünü söylüyorlar. Israrla soruyoruz, dirençlerini uzatmak için hiç olmazsa vitamin alıyorlar mı, diye.

Çok büyük çoğunluğunun sadece şekerli su ve meyve suyu içtiğini öğreniyoruz. Lütfen, diyoruz, konuştuğunuz zaman bizim tarafımızdan söyleyin, B vitamini alsınlar. Yani, Türkçesi, ölümü geciktirebilmek için. Ama öyle demiyoruz, tabii.

Bazı cezaevleri ilaç izni veriyormuş, bazıları vermiyormuş. Bazı çocukların ise B-1’i bilmediklerini öğreniyoruz. Bazıları da “tedaviyi reddetme” kavramı içinde düşünerek kendisi almıyor.

***

O sırada telefon geliyor: Haftada bir telefon hakları var ve bize rastlamış. Hepsi birden içeri koşuşuyorlar. Biz ise aman diyoruz ve aceleyle sıralıyoruz:

“Aman, yeğenimize söyleyin, hiç olmazsa B-1 vitamini alsın. Onu vermezlerse veya bulamazsa B-kompleks alsın. Vermezlerse savcılığa şikayet etsin, baroya duyursun. Bu demokrasi mücadelesi uzun solukludur, onlara bu memleketin canlı ihtiyacı var. Onlar ne kadar uzun süre sağlıklı olurlarsa, demokrasi düşmanı cephe o kadar gerileyecektir. Mutlaka bu uyarımıza kulak versinler, söyleyin kardeşlerimize bizim ağzımızdan. Çok ısrar ettiğimizi söyleyin!”

Fakat biliyoruz ki kendi aralarında tartışmadan hiçbir şey yapmazlar bu çocuklar.

***

Açlık grevi dediğin zaman ilk akla gelen, herhalde içeride ölür de başımıza kalır diye artık eve çıkarılan HDP Milletvekili Leyla Güven. Ona tabii ki gideceğiz ama bu özel günde daha bile önemli olan, hücrede tutulmak yüzünden vücutlarındaki yağlardan sonra erime sırasının kaslara hızla geleceği bu çocukların anneleri.

Beş aileden sonra Leyla Hanım’a gidiyoruz. Yeni siteler yapılmış Diyarbakır’a. Onlardan ­birinde oturuyor. Bir sorunla karşılaşmadan giriyoruz apartmana. Dairenin kapısında ellerimizi dezenfektanla ovuyoruz. Çoraplarımıza galoş, ağzımıza maske geçirip salona geçiyoruz. Hep yanı başındaki kızına soruyoruz: “Biz sadece, annenizin yanında olduğumuzu söylemeye geldik. Konuşup yormak istemiyoruz; zaten çok ziyaretçi geliyor. Ne yapalım; siz mi söylersiniz geldiğimizi yoksa kapıdan el mi edelim?”

Leyla Hanım 127. gününde. 70. güne kadar kilo kaybına uğramış, şimdi giderek kasları erimekte ve yattığı yerde kemikleri batmakta. Oda kapısından kısaca selam etmemiz kararlaştırılıyor. Öyle yapıyoruz.

***

Adın ne senin?

Çıkışta üç tane genç. İçlerinden biri bana soruyor direkt. Fevkalade sert bir ifadeyle. Aslında çok ama çok normal. 23-24 yaşlarında. Yeni intisap ettiği polisliğin hakkını vermek zorunda hissediyor. 74 yaşındaki bana “Sen” diye hitap edip “Adın ne” diye azarlayarak.

“Benim adım Baskın Oran, şimdi sen söyle bana adını” diyorum. Ve ekliyorum: “Benim adım senin için bişey ifade etmez. Valiliğe telefon edip oraya sor. Vali Bey biliyor”. Şaşırıyor biraz.

Tahsin Hoca, “Kardeşim sen polis misin? Polissen önce polisim demen gerekmez mi?” diye girişince başlıyor kendini savunmaya: “Ben ‘adın ne’ demedim. Adınızı öğreneyim dedim”.

Dayanamıyorum: “Sevgili kardeşim, Lenin var ya, duymuş muydun, Lenin. Ona atfedilen çok önemli bir söz var. Diyor ki, ‘Küçük bir hatayı büyütmenin en kestirme yolu o hatayı müdafaa etmektir’ diyor. Hepimiz gençken senin yaptığın şeye benzer ayıplar yaptık, ama öğrenince mahcup olduk ve düzelttik. Sen hatanı müdafaa ediyorsun, büyütüyorsun. Yapma bunu. Önce kendine yazık”.

Herhalde belli ölçüde bi aile terbiyesi vermiş olmalılar ki, bu diskurdan sonra mahcup olduğu yüzüne yansıyor, gözlerini kaçırıyor. Ne mutlu ona da, bize de.

Yine de, olay çıkmasın diye gazetecilerle orada konuşmuyoruz, site dışına çağırıyoruz. Orada özetle diyoruz: “Açlık grevi sevimli bişey değil. Ama en doğal hakları kullanmak için insanları açlık grevine mecbur bırakan bir rejim korkunç bişey”.

***

Bunları yazarken Celalettin telefon edip müjde verdi: Tarsus T Tipi cezaevinde yatan ve 66 gündür sadece şekerli su alan gençlerden biriyle telefonda konuşmuş ailesi. Çocuk demiş ki: “Biz aramızda konuştuk, o hocalarımıza güveniyoruz, onlar dediyse doğrudur, bundan sonra vitamin alacağız”.

Hayatımdaki büyük mutluluklardan biriydi bunu duyduğum an.

İyi ki gitmişiz.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…