Artı Gerçek

'Adını Sen Koy'

Hayatı, 'değerli' olanların piyasasında emeği 'değersizleştirilenlerin' sesi olmaya çalışan Gülşen İşeri, 'para ile yazdırsaydı ‘benim yazarım’ diyebilirdi. O zaman projede olmazdım' diyor.


Mahallenin kendi adaletini anlatan, sokak aralarına sızan simgesi ile fenomene dönüştüğünü gördüğümüz Çukur’da, yarası beynelmilel Vartolu der ki “Ben anamı, o mezara taşı olmadan koyanlardan intikamımı almaya geldim.”  Adaleti kendi adalet anlayışla var etmeye çalışan Vartolu, acısının sahiciliğinden hiç şüphe duyulmayan Müslüm Gürses’i çağrıştırır. Çocuk yaşta annesi, gözlerinin önünde öldürülen Müslüm Baba’nın hem şiddet hem şefkat içeren paradoksunu…

Doğan Kitap’tan çıkan “Ömrümce Ağladım” kitabının yazarı -gazeteci Gülşen İşeri, arka kapakta Gürses’in o paradoksunun en yakın tanığı/mağduru Muhterem Nur’un hayatı ile ilgili “İki yalnızı, iki köksüzü birleştirecekti hayat. Annesi gözleri önünde öldürülmüş bir çocuğun sığınağı olacaktı Muhterem. Otel odalarından koparıp aldığı bu hayatı ömrünün sonuna kadar koruyacaktı…” der.

Yoksulluk ve köksüzlüğü yaşamış, İstanbul’un ilk gecekondu mahallelerinden birinde büyümüş Muhterem Nur, yine yoksul, devlet gadrine uğramış gecekondu mahallesinde emeği ile var olmuş bir kadın gazeteci ile üç yıla yakın kitap yol arkadaşlığının ardından verdiği bir röportajda “Hayat benim. O sadece benim yazarım” derken, “Çukur”laşan dünyanın adaleti düşüyor aklıma.

Gülşen İşeri’nin Müslüm Gürses filmi ile ilgili içerik araştırması sırasında yolu kesişiyor Muhterem Nur’la.  Uykusuz geceler, bitmeyen buluşmalar, her pazar Gürses’in mezarını birlikte ziyaret edişler…  Kayıt dışı sohbetlerin bile sızmadığı, güvene dayanan bir ilişki, yıllarca susan bir kadının “Me too”su olur. Muhterem Nur, hayatını güvendiği bu kadın gazeteciye anlatmayı seçer. Arada herhangi bir para ilişkisi olmadan…

Erkeklerin “öldüren” dünyasında ilk darbeyi hiç tanımadığı babası ve dedesinden yiyen Olga (sonradan Muhterem adını alacaktı), mahalledeki çocukların büyüklerinden öğrendikleri acımasızlıkla “piç”, “dilsiz” göçmen bir çocuk olarak, acıları bal eyleyen bir irade ile var olabilmeyi kotarmış bir kadındı. Bütün yaşanmışlıkların en derin izi “güven”di.

Gülşen İşeri o güven arayışının derinliklerini “Evine her gidişimde yol boyunca aklımda umarım bana güvenmiştir. Uyumadığım geceler oldu, ya bana anlattıkları bir yerlerde çıkar ve benden sızdığını düşünürse diye. Bunun yükünü taşıdım” cümleleri ile anlatır.

Meşakkatli geçen günlerin, haftaların, ayların ve yılların ardından, defalarca kontrol edilen, itirazların titizlikle yeniden not edildiği yazımdan sonra kitap basım aşamasına gelir. “Muhterem Nur hayat hikayesini anlatırken çok cömert davrandı. Hiç kolay değildi hayatını birine emanet etmek. Onlar birer emanetti” sözleriyle süreci anlatan Gülşen İşeri, anlattığı hayatın “biricikliğinin” yanıltıcılığına payanda olmamak için olsa gerek, Muhterem Nur’un hayatını dönemin siyasal ve sosyal gerçekliğine oturtmaya çalışır. Bu nedenle kütüphaneleri arşınlar, tarihçilerle konuşur.

Ve kitap çıkar… İlk hayal kırıklığını o süreçte yaşar Gülşen İşeri.  Kitaba adı yazılmak istenmez ilk başta.  Sonra yazılır adı. Telif adaleti ise adaletsiz işler. Emeğinin yok sayılmasına itiraz eder, yine adaletli olmayan bir anlaşmaya, solcu-yoksul bir mahallenin çocuğu olmanın değeriyle “evet” der.

Görünmezliğini ilk fark edişi, Tüyap Kitap Fuarı’ndaki imza günü ardından yapılan haberlerle olur. Popüler dünyanın sığlığına batmış haberlerde sadece fotoğrafı vardır. Muhterem Nur’un yanında kitabı imzalayan ikinci kişi olarak yok sayılır. Muhterem Nur’un deyimiyle ismi yazılsa ne olur, yazılmasa ne olur, gazetecilerin tanımadığı bir isimdir Gülşen İşeri.

Varoluş kavgası vermiş güçlü bir figürün, emeği yok sayan haline içerler Gülşen İşeri ve iletişimini keser. Ta ki kitabının filmleştirileceğini öğrenene kadar. Eser sahiplerinden biri olarak hiçbir icazetine başvurulmaz. Yapım şirketi kendisini “kitabı değil, Muhterem Nur’un hayatını filmleştireceğiz” diye savunur. Muhterem Nur ise dava açılacağını öğrendiğinde Gülşen İşeri’yi arar ve “Seninle anne kız gibi olduk, ailene dava açmış olursun” der. Gülşen İşeri’nin görüşme isteklerini atlatır.

Tırnaklarıyla geride üç kitap bırakan Gülşen İşeri, kurtlar sofrası piyasanın kurdu olmamaya yeminli bir gazeteci olarak, biyografi yazarlığının saygınlığını korumaya çalışır. Kitap değil, sonrasında yaşananlar onu yorar. “Hayat benim, satarım” dünyasında çabasının satılamayacağını göstermeye çalışır.

Hayatı, hikayesi “değerli” olanların piyasasında emeği “değersizleştirilenlerin” sesi olmaya çalışan Gülşen İşeri, “onlar hep büyüktü, yukarıdaydılar. Çünkü paraları var. Ama para ile yazdırsaydı ‘benim yazarım’ diyebilirdi. Ama o zaman ben bu projede olmazdım” derken, zihnime Müslüm Gürses’in “Adını Sen Koy”  şarkısı düşüyor.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…