Artı Gerçek

CDU/CSU: İyi ve keyifle yaşanabilir bir Almanya için

Merkel, Erdoğan’a silah satışından hala vazgeçmiş değil. Dışişleri Bakanı Gabriel’e göre ise Almanya Türkiye’ye silah satışını sonlandırmasa da sınırlandırmayı planlıyor.


Diğer siyasi partilerden farklı olarak Angela Merkel, 2005 yılından bu yana iktidarda olmanın ve açık ara oy farkının (%13-15) verdiği güvenle seçimlere giriyor. Merkel’in ve de CDU/CSU koalisyonunun diğer partilere kıyasla elini güçlendiren ve bir miktar oy düşüşüne rağmen bu seçimlerden de birinci parti olarak çıkmasında rol oynayacak bir kaç önemli faktör var.

İlki, büyüyen Alman ekonomisi. Merkel döneminde Almanya ekonomisi %14,7 ile son zamanların en büyük büyüme oranına 2009-2016 arasında ulaştı. Yine 2008-2016 arasında Almanya, çalışan ücretlerinde %35 oranında bir artış yakaladı. İşsizlik oranı tarihin en düşük seviyelerine ulaştı. Almanya tarihinde bu istihdam oranlarına ilk kez ulaşıldı. 2017 yaz döneminde toplam çalışan sayısı 44 milyona çıktı. 1998’de ise bu sayı, 38,1 milyondu. Genç işsiz oranı %4,8’e geriledi, genel işsizlik oranı ise %5,7 oldu.

Ekonomik verilerin yanında, CDU/CSU’nun elini güçlendiren bir diğer faktör, Angela Merkel liderliği. Genel olarak Almanya siyasetine az sayıda lider vasıflarına sahip siyasetçiler damga vurmuştur. Şimdi de durum pek farklı değil. Mevcut siyasi parti liderleri arasında Merkel, diğerlerinden ‘sempatikliği’ ile ayırt edilmekte. Diğer siyasi parti başkanlarından hiçbiri Merkel’in Alman toplumunda oluşturduğu ‘sempatiyi’ şimdiye kadar yaratamadı. Bir araştırmaya göre seçmenlerin yarıdan fazlası Merkel’i partiler üstü bir siyasetçi olarak görüyor  ve Almanya’yı dünyada iyi temsil ettiğini düşünüyor (ARD, DeutschlandTrend). Seçim yarışında bu, önemli bir fark yaratıyor doğal olarak. Seçmenler Merkel’i vaatleri konusunda inandırıcı bulmasa bile bir yandan 12 yıllık iktidarı boyunca sergilediği pratikler diğer yandan sempatik kişiliği, Merkel’i seçim yarışında öne geçiriyor.

Merkel, ‘yapısal muhafazakarlığın’ bir takipçisi olarak seçim vaatlerinde özellikle aileyi, devleti ve bunlara içkin iktidar ilişkilerine dokunmamayı ön plana çıkarıyor. Aile üzerindeki çocuk masrafını azaltmak, çocukları finansal olarak desteklemek, aileye çocuk yardımı vermek, ev kiralarının yükselmesini önlemek, kreş sayısını artırmak, toplumsal ve inançsal değerlerin yeniden üretildiği ailenin korunmasına dönük vaatler olarak öne çıkıyor.

Merkel’e göre güçlü devlet, kendi vatandaşlarını koruyabilen devlettir. Devletin en öncelikli vazifesi vatandaşların güvenliğidir. Güvenlik söz konusu olduğunda doğrudan özgürlük sorunsalı da hemen devreye giriyor. İç güvenlik önlemlerini, polis sayısını 15 bin artırarak ve kamusal alanların kameralarla gözetlenmesi ile sağlamayı vaadeden Merkel, tüm bunlar yapılırken temel hak ve özgürlüklerin nasıl kısıtlanmayacağına dair ise bir vaatte bulunmuyor. Bununla birlikte Merkel seçmenlerine, askeri güvenlik harcamalarını da 2024 yılına kadar gayri safi milli hasılanın %2’si kadar artırmayı ve federal Alman ordusuna her yıl 9 milyar Avro harcama yapmayı vaadediyor.

Türkiye, Almanya’nın silah satış merkezlerinden biri. Erdoğan’ın bu silahları başta Kürt illerinin yıkımında ve Kürtlerin katledilmesinde kullandığı da bilinen bir gerçek. Sadece geçtiğimiz yıl, Almanya’dan Türkiye’ye silah satışı toplamda 75 milyona Avro’ya yaklaştı. Erdoğan’ın bilinçli provokasyonları ile zirveye ulaşan Almanya-Türkiye krizine rağmen Merkel, Erdoğan’a silah satışından hala vazgeçmiş değil. Fakat Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in yaptığı güncel açıklamalara göre Almanya şu sıralar Türkiye’ye silah satışını tamamen sonlandırmasa da sınırlandırmayı planlıyor.

Pozitif ekonomik göstergelere rağmen Merkel, ekonomik alanda da seçmenlere büyüme ve refah güvencesi vaat ediyor. CDU/CSU hükümeti, 2025 yılına kadar ‘tam istihdam’ hedefi önüne koyuyor. Tam istihdamın serbest piyasa koşullarında gerçekleşmesi ise neredeyse imkansız. Bu ancak, totaliter yönetimlerde zorunlu çalıştırma ile ulaşılabilecek bir sonuç. Bununla birlikte çalışanlar ödediği vergi oranlarını düşürmek, şirketler için yükümlülüğü azaltmak, gelecek garantili iş ve dünya çapında rağbet gören ürünler üretmek, Merkel’in seçim ajandasında. Fakat Merkel bunlarla birlikte belli ki ajandasına güvencesiz çalışma, asgari ücret, kadın-erkek ücret farkı, yarı-zamanlı istihdam ve taşeron (Leiharbeit) gibi acil çözüm gerektiren sorun alanlarını dahil etmiyor. Bu da Merkel’i seçmenlerin gözünde genel olarak işletmelerin çıkarlarını koruyan bir lidere dönüştürüyor.

CDU/CSU’nun dikkat çeken vaatlerinden biri dijital teknoloji. Almanya’yı bilenlerin hiç de yabancı olmadığı sorunlardan biri. Gelişmiş ve güçlü ekonomisine rağmen Almanya, internet hız ve kapsamı, mobil iletişim, e-devlet ve e-bankacılık konularında çağı oldukça geriden izleyen ülkelerden biri. Vodafone, Deutsche Telekom ve O2 üçlüsünün mobil iletişim pazarını tekelleştirdiği Almanya’da tüketiciler, Avrupa’nın en pahalı internet ve mobil iletişimini kullanıyor. Bu pahalı fiyatlandırmaya rağmen, mobil iletişim ağının kapsamı ve çekim alanı oldukça yetersiz. Bu, mobil iletişim ve internet kullanan vatandaşları bıktırıyor. Merkel, seçim vaatleri arasına dijital teknolojiyi Almanya genelinde iyileştirmeyi ve büyütmeyi koyuyor. Elektronik yurttaş portalı (E-Devlet) ve 2025’e kadar fiber interneti iyileştirip Almanya’yı 5G teknolojisinin öncüsü yapmayı hedefliyor. Bunun için eyalet ve şehirlere 4 milyar Avro, destek ve yatırım vadediyor.

AB’nin belirleyici öncü gücü konumunda olan Almanya için siyasi partilerin AB politikası oldukça önemli. Hemen hiç bir siyasi parti AB karşıtı bir duruş ve söylem içinde değil. Bilakis, AB projesinin güçlendirilmesinden ve devamından yana. Merkel de bu çizgide bir AB politikası izliyor. Güçlü AB’nin her zaman güçlü Almanya anlamına geldiğini vurguluyor. Fakat bununla birlikte AB’nin kendi yapısından kaynaklı bir takım sorunları için partilerin çözüm geliştirmeleri gerekiyor. Merkel, Avrupa iç pazarını güçlendirmek, Avro bölgesini stabilize etmek, dijital ekonomiyi güçlendirmek, enerji ve sermaye piyasası için engelleri kaldırmak gibi ‘sermaye verimliliğine’ dönük  bir takım neoliberal politikalar öne sürerken güvenlik ve göç politikaları açısından ise milliyetçi politikalara yöneliyor. Merkel için AB’nin dış sınır güvenliğini güçlendirmek ve korumak göçmen akışını durdurmanın ilk koşulu. Bunu, Türkiye ile yapılan antlaşmalara benzer geri kabul antlaşmaları ile göçmenleri ve mültecileri Avrupa sınırlarının dışında tutmak gibi politikalar izliyor. Ayrıca AB içinde, Avrupa güvenlik birliği gibi bir oluşuma gitmek de vaatler arasında.

Geçtiğimiz yıllarda Suriye’den gelen göç ve mülteci akınını Türkiye ile yapılan antlaşma ile ‘şimdilik’ çözmüş olması, seçmenlerin Merkel’i bu uluslararası sorun karşısında başarılı görmesine yol açtı. Ancak Almanya’nın kadim tartışmalarından biri göç ve uyum konusu, bitmiş değil. Her durumda ve fırsatta özellikle Türkiye’li göçmenler üzerinden ‘uyum politikalarının’ başarısızlığı dillendirilip yeni çözüm yolları gündeme geliyor. CDU/CSU, uyum (entegrasyon) meselesini bir zorunluluk olarak görüyor ve bilerek ve isteyerek uyum politkalarını reddedenlerin sonuçlarına da katlanması gerektiğini, gerekirse oturum izninin iptal edilmesine kadar varan yaptırımlara yeşil ışık yakarak bir bakıma milliyetçi Alman seçmenlere göz kırpıyor. Uyumdan söz etmesine karşın CDU/CSU Almanya’daki yabancı düşmanlığından söz etmeye cesaret edemiyor.

Bunun yanı sıra, siyasi partilerin çoğu gibi CDU da Kanada, Avustralya ve ABD gibi ülkelerin uyguladığına benzer bir göçmen politikasının artık yasalaşması gerektiğini dile getiriyor. Bu sayede, Almanya’nın artık ihtiyaç duyduğu kalifiye iş gücünü kendisinin seçebileceği ve entegrasyon sorununu da planlı bir biçimde yönetilebileceği vaat ediliyor.

Erdoğan’ın provakasyonları ve Alman vatandaşlarını keyfi bir biçimde tutuklaması karşısında  sergilediği ‘yumuşak’ söylem ve tutumunu Merkel, ilişkilerin tamamen koparılmasının sorunları çözmeyeceği ve de Türkiye’de yüzde elliye varan demokratik bir kesmi Erdoğan’a teslim etmenin yanlış olacağı söylemi ile açıklıyor. Yani Merkel, kamuoyuna açıkça Erdoğan’ı desteklemediğini ilan ediyor. Fakat pratik de şimdiye kadar böyle olmadığı herkes tarafından biliniyor. Son iki yıldır Erdoğan’ın faşizan uygulamalarına rağmen, Merkel uzun süre bunları ya görmezden geldi ya da seçilmiş bir hükümetin ‘meşru’ faaliyetleri olarak değerlendirdi. Tam bu nedenle, Erdoğan, Kürt illerini yakıp yıkarken Merkel ‘her devletin kendini savunma hakkından ve egemenlik hakkından’ bahsetti.

Son dönem Almanya dış politikası elbette hiç bir zaman, saldırgan veya gerilim üzerine kurulu olmadı. Merkel de genel olarak ‘dialog’ kapısını açık tutan bir politikayı tercih etti. Fakat ne zaman ki Alman vatandaşları da Türkiye’de keyfi biçimde tutuklanmaya başlayınca, Merkel sadece sesinin tonunu değiştirebildi. Bugünlerde Merkel, Gümrük Birliği’nin genişletilmeyeceği, Türkiye ile üyelik müzakerlerinin Ekim ayında dondurulacağı ve gerekirse sonlandırılacağı, silah satışının kısıtlanacağı gibi bir takım politkalardan bahsetse de, bunların Erdoğan’ın genel olarak Türkiye halklarına kan kusturan şiddetine karşı bir yaptırım olmadığı, hem seçim sonrası hem de tutuklu Alman vatandaşlarının serbest bırakılması durumunda vazgeçilecek bir takım adımlar olduğunu Merkel de bizler de iyi biliyoruz.


-Devam edecek-

3.BÖLÜM:  SPD; Daha çok adalet zamanı
 


1.BÖLÜM: 2017 Almanya’sında siyaset ve seçim

2.BÖLÜM: CDU/CSU: İyi ve keyifle yaşanabilir bir Almanya için

3.BÖLÜM: SPD: ‘daha çok adalet zamanı’

4.BÖLÜM: Linke: ‘sosyal, adil ve barış için bir gelecek mücadelesi

5.BÖLÜM: Birlik 90/Yeşiller: gelecek cesaretle olur

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…