Artı Gerçek

Tayyip’in Kürt alerjili ekselansları…

Belçika’nın popüler televizyonu RTL TV’de Kuzey Suriye’nin işgali üzerine yapılan programda konuşma sırası PYD temsilcisine gelince TC Büyükelçisi stüdyoyu nasıl terk etti?


İslamcı-faşist Tayyip diktasının, tüm süper güçlerin Kürt halkına ihaneti sayesinde ve de ana muhalefet CHP’nin de onayıyla, Kuzey Suriye’de başlatmış olduğu kriminel fütuhata tepkimizi Belçika ve Avrupa kamuoyuyla paylaşmak için her yolu zorlarken 14 Ekim sabahı gelen kara bir haber acılarımızı daha da derinleştirdi.

Kırk yıla yakındır güçbirliğinde ve karşılıklı dayanışma içinde bulunduğumuz Kürt, Ermeni ve Asuri örgütleriyle birlikte Belçika kamuoyuna hitaben “Türk Devleti’nin soykırımcı yeni işgaline karşı çıkalım” başlıklı ortak bildiriyi hazırlıyorduk ki Türkiye devrimci hareketinin sürgündeki liderlerinden sevgili dostumuz Garbis Altınoğlu’nun Belçika’nın Anvers kentinde yaşama veda ettiğini öğrendik.

12 Mart ve 12 Eylül faşist yönetimlerine karşı yiğitçe mücadele vermiş, Evren diktası döneminde tutuklanarak ağır işkenceye maruz kalmış olan Garbis için hakkında açılan davanın iddianamesinde “Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiiyetinde olan, kolejlerde cemaat adına okuyan, Boğaziçi üniversitesinde tahsil gören, hasılı devlet ve milletin bahşettiği en büyük nimetleri nefsinde yaşayan bu Ermeni oğlu Ermeni…” deniyordu.

2010’da NTV’de yayınlanan bir söyleşisinde Garbis, “Pek çok devrimcinin gördüğü işkenceleri, bir parça fazlasıyla ben de gördüm. Ermeni kökenli bir komünist olmam nedeniyle bu konuda da ayrıcalıklıydım” demişti.

İbrahim Kaypakkaya önderliğinde kurulan TKP-ML’de başladığı sosyalizm mücadelesini zindanda ve sürgünde karşılaştığı tüm zorluklara rağmen azimle sürdüren Garbis, düşüncelerini çeşitli medyaya yazdığı yazıların, verdiği söyleşilerin yanı sıra, “Ortadoğu/Seçme Yazılar”, “Hikmet Kıvılcımlı’nın Saptamaları Işığında Osmanlı ve Türkiye Tarihine Bakışlar”, "Filistin-israil-dosyası", "Polemikler 1-2-3" dahil olmak üzere çok sayıda kitap ve broşürde de dile getirmişti.

Belçika’daki anti-faşist toplantılarda sık sık bir araya geldiğimiz Garbis’in ilişkileri, sanki o onur dolu geçmişin öznesi kendisi değilmişçesine, hep son derece mütevazi ve dost sıcaklığındaydı.

Garbis’i kaybedince, bittabi, anti-faşist cephede yer alarak büyük katkılarda bulunan diğer Ermeni dostlarımızı anımsamanın hüznünü de yaşadım. 1980 yılının devlet teröründe can veren Orhan Bakır’ı, sürgündeyken 1982 yılında Hollanda’da faşistlerce katledilen Nubar Yalım’ı ve de 2007’de hain kurşunlara kurban verdiğimiz meslekdaşım Hrant Dink’i anmamak mümkün mü?

Hele Türk Ordusu’nun ve onun hizmetindeki ümmetçilerin Rojava saldırısına direnen Kürt kardeşlerimizin safında derhal savaşa katılmış olan Ermeni Taburu’nun kurucusu, 14 Ağustos 2017’de toprağa düşen Nubar Ozanyan’ı…

Nubar Ozanyan’ın ismini alan Ermeni Taburu 11 Ekim 2019’da mücadele kararlılığını şöyle dile getiriyordu: “Türk devletinin Kuzeydoğu Suriye’ye geliştirdiği işgal harekâtını kabul etmiyoruz. Türk devleti insanlığa karşı büyük suçlar işledi, 1915’te 1 milyondan fazla Ermeni’yi katletti. Bugün de Türk devleti Kuzeydoğu Suriye’ye vahşi bir saldırı gerçekleştirip halkları ve demokratik ortak yaşamı kırımdan geçirmek istiyor. Buna karşı bölgede bulunan Kürt, Ermeni, Süryani, Arap vb. tüm halklar topraklarına ve yaşamlarına sahip çıkacaktır.”

Belçika Asuri Enstitüsü, Belçika Demokrat Ermeniler Derneği, Brüksel Halkevi, Brüksel Kürt Enstitüsü, Güneş Atölyeleri ve İnfo-Türk olarak birlikte yayınladığımız bildiride de bunu özellikle vurguladık:

“Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve Ermeniler’in birlikte yaşadığı Suriye’nin kuzeyi, ABD ve Rusya’nın da kutsadığı Türk Devleti’nin ve onun öne sürdüğü islamcı katillerin saldırısı altında… İlk olarak Putin’den yeşil ışık alınarak işgal edilmiş bulunan Afrin bugün bir de kaymakam atanarak Türkiye’nin bir parçası haline dönüştürüldü.

“Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler ve Asuriler, ardından Pontüs Rumları soykırıma tabi tutulduktan sonra, yeni kurulan devletin başına geçen soykırımcılar daha bir çok katliam yaptılar ve 1974’te Kıbrıs’ın kuzeyine el koydular.

“Günümüzde Kuzey Suriye halklarının birlikte yaratmış olduğu özerk yönetim, güç dengesizliğine ve elverişsiz coğrafi koşullara rağmen, Türk Devleti’nin yeni soykırımcı saldırısına karşı yiğitçe direniyor. Bu gerçeği anımsatarak, demokratik kamuoyunu, Kuzey Suriye halklarının yaşadığı insani dramı ve maruz bulundukları soykırım girişimini önlemek için yaşadıkları devletlerin yönetimleri üzerinde baskı yapmaya çağırıyoruz.”

Dün de Avrupa'daki Kürt örgütleri ve onlarla dayanışmadaki demokratik kuruluşlar Avrupa Birliği'nin merkezi Brüksel'de Rojava işgaline karşı yüzlerce kişinin katıldığı bir protesto etkinliği gerçekleştirdiler. Schuman Meydanı'nda bir mitingle başlayan etkinlik üç yıl önce İŞİD teröristleri tarafından 32 kişinin canına mal olan bir sabotajın yapıldığı Maalbeek metro istasyonuna çiçek bırakılarak sonuçlandırıldı.

Saldırganlığını örtbas etmek, sadece Türkiye’de değil göç ülkelerinde bulunan Türkleri de bu vahşete ortak etmek için tüm ırkçı ve ümmetçi beyin yıkama araçlarını kullanan Tayyip yönetimi, buna karşı çıkan vatandaşları sindirmek, susturmak, gerekirse yok etmek için devletin tüm olanaklarını seferber etmiş bulunuyor.

Paris’te yapılan son Türkiye-Fransa milli maçı sırasında yaşanan asker selamı rezaleti Tayyip’in emrindeki ana akım medya tarafından alkışlanabiliyor, özellikle göçmen çocuklarını faşizan rejimin gözü dönmüş silahendazları haline dönüştürmek için yerel liglerde sahaya çıkan Türk çocukları bu militarist ritüeli uygulamaya teşvik ediliyor.

Sadece stadlarda değil, Türk dükkanlarının, kahvelerinin, derneklerinin, bittabi camilerinin çoğunda Tayyip’in Kürt ulusuna karşı bu yeni soykırım seferi alkışlarla izleniyor, saldırıya eleştirel bakanlar, protesto gösterilerine katılanlar sadece hakaret ve küfür yağmuruna tutulmakla kalmıyor, yaşamları tehdit ediliyor.

Tayyip’in 17 yıllık iktidarında tamamen kendi diktasının propaganda aracı haline dönüştürdüğü Türk hariciyesi, tüm elçilerini ve konsoloslarını, bu soykırım saldırısını binbir yalan ve tahrifat kullanarak dünya kamuoyuna “barış harekatı” diye yutturmak üzere seferber etti. Balık baştan kokar, diplomatik misyonlar bunu yaparken onların güdümlendirdiği derneklerin, camilerin ve de medyanın pıtrak gibi çoğaldığı göç ülkelerinde yaşayan Türklerin belli kısmından daha farklı bir tavır beklemek mümkün mü?

Geçtiğimiz pazar günü Belçika’nın popüler televizyonu RTL TV’nin öğle saatlerine denk gelen haftalık tartışma programında ana konulardan biri ister istemez Türk Ordusu’nun Suriye’ye girişi, Rojava halkının maruz kaldığı baskılar ve bu işgal nedeniyle ipini koparan İŞİD katillerinin hem Suriye’de hem de Avrupa ülkelerinde ümmetçi terörü yeniden başlatması ihtimaliydi.

Tüm taraflar eşit söz hakkına sahip olabilsin diye Rojava Kürtleri adına PYD’nin Brüksel temsilcisi ve Leuven Katolik Üniversitesi (UCL)’de görevli Rhodi Mellek, Türkiye’nin görüşünü savunmak üzere de Brüksel Büyükelçisi Levent Gümrükçü davet edilmişti.

Tayyip yönetiminin Kürd’ü muhatap saymama, düşman olarak görme zihniyetini çok iyi özümsediği anlaşılan Gümrükçü, televizyon yönetimine verdiği yanıtta bir Kürt konuşmacı ile asla bir araya gelmeyeceğini bildirmişti. Bu yanıt karşısında şaşıran televizyon yönetimi sonunda orta yol bir çözüm bulmuştu. Programa her ikisi de davetli olacak, ancak büyükelçi Gümrükçü stüdyoda konuşurken Rhodi Mellek dışarıda bekleyecek, ancak onun konuşması bittikten sonra stüdyoya girebilecekti.

Programa iyi ki Rojava’yı çok iyi tanıyan, ezilen halkların mücadelesine her daim destek olmuş bulunan Belçika milletvekili Georges Dallemagne da katılmaktaydı. Kürt konuşmacının yokluğunda meydanı boş bulduğunu sanan büyükelçi Kuzey Suriye’nin Türk Ordusu ve onun emrindeki ümmetçi çeteleri tarafından işgalini güneyden gelen terör tehlikesine karşı meşru bir “barış harekâtı” olarak yutturmaya kalkıştı.

Olayın diplomatik açıdan skandal teşkil edecek bir diğer yanı ise, iki ana dilinden biri fransızca olan Belçika’da sadece fransızca dilinde yayın yapan bir televizyonun programına  konuşmacı olarak katılan TC Büyükelçisi’nin fransızca konuşmaması, ingilizce yaptığı konuşmanın ve verdiği yanıtların simültane olarak fransızcaya çevirisini sağlamak için RTL TV’nin program sırasında bir de çevirmen bulundurmak zorunda kalmasıydı.

Büyükelçi tutarsız konuşmasının ve asılsız iddialarının hak ettiği yanıtı da bölgeyi çok iyi tanıyan Georges Dallemagne’dan aldı. Belçika milletvekili Türk Devleti’nin geçen yüzyıl başındaki soykırımı inkar ettiği gibi, 1974’te işgal ettiği Kuzey Kıbrıs’ı sömürgeleştirdiğini, iki yıl önce işgal ettiği Afrin’i de kendi eyaleti haline getirdiğini anımsattı, Kuzey Suriye Kürtleri’nin Türkiye’nin güvenliği için tehdit oluşturduğu yalanını çürüterek tüm dünyanın bu işgale karşı çıkması gerektiğini vurguladı.

Sırası gelen Kürt konuşmacı Rhodi Mellek içeri girip yerine oturduğunda ise TC Büyükelçisi her türlü diplomasi ve nezaket kuralını kabaca çiğneyerek diğer katılımcıların müstehzi bakışları altında stüdyoyu terketti.

Bu olay bana otuz yıl önceki bir başka büyükelçi skandalını anımsattı. Evren cuntasından sonra iktidar olan Turgut Özal bir yandan devlet terörünü sürdürürken, öte yandan “Türkiye’nin demokratikleştiği ve Avrupa Birliği’ne katılmayı hak ettiği” yalanını yaymak için, bugün olduğu gibi, tüm hariciyeyi seferber etmişti.

Türkiye’de insan haklarının gerçek durumunu Belçika kamuoyuna açıklamak üzere Amnesty International örgütü ülkenin çeşitli şehirlerinde bir dizi konferans düzenlemişti. Konuşmacı olarak davet edildiğim bu toplantıların hepsinde insan hakları ihlalleriyle ilgili ayrıntılı bilgi veriyordum.

Bu toplantıların en büyüğü Brüksel Özgür Üniversitesi (ULB)’de düzenlenmişti. Amnesty International, toplantıya konuşmacı olarak benimle birlikte Belçikalı insan hakları savunucularını ve de şimdi adını anımsayamadığım TC Büyükelçisi’ni de davet etmişti. Toplantıya az kala Amnesty International’ın sorumlusu üzüntülü bir sesle telefon ederek büyükelçinin “Türkiye aleyhtarı” diye nitelediği benimle aynı tribünde yer alamayacağını, ancak ben dışlanırsam daveti kabul edebileceğini bildirmişti. Ancak Amnesty International bu baskıyı kabul etmemiş, bunun üzerine büyükelçi toplantıya kendisi yerine rejimin savunucusu Türk gazetecilerinden birini göndermişti.

Aynı büyükelçiliğe bağlı başkonsolosluk ise, daha sonra bir basın toplantısında Özal’a insan hakları ihlalleriyle ilgili sorular sorduğumuz için, 1983’de Evren diktası tarafından TC vatandaşlığından atılmış olduğumuz halde, 26 Mayıs 1988’de vatansızlaştırıldığımızı İnci’yle bana iadeli taahhütlü mektupla ikinci kez tebliğ etmişti.

Türkiye’de hangi iktidar başta olursa olsun, sürgünde insan hakları ve özgürlükler konusunda yürüttüğümüz mücadeleden ötürü TC Brüksel Büyükelçiliği’nin bize karşı hasmane tavrı ve engellemeleri 70’li yıllardan beri hiç eksik olmadı.

Hollanda’da Birleşmiş Milletler mültecisi olarak tanındığımız halde 1974 yılında Belçika’da İnfo-Türk’ü kurarken oturma ve çalışma izni alma taleplerimiz Büyükelçiliğin müdahaleleri yüzünden tam üç yıl reddedilmişti.

TC vatandaşlığından atıldığımız ikinci kez tebliğ edildikten sonra 90’lı yıllarda Belçika vatandaşlığına geçme talebimiz de Büyükelçiliğin bizim terörist örgütleri desteklediğimiz yolundaki jurnallemeleri yüzünden yine yıllarca geri çevrilmişti.

Hele Fuat Tanlay adında bir büyükelçi vardı ki, Belçika’daki muhalif kuruluş ve kişileri Türk gazetelerine verdiği provokatif demeçlerle hedef göstermekten geri durmazdı. Ekselansları, bunun ödülü olarak, Brüksel büyükelçiliğinden Başbakan Erdoğan’ın dış ilişkiler danışmanlığına terfi ettirilmişti.

Kuzey Suriye’nin işgalini Belçika kamuoyuna “barış operasyonu” diye pazarlamaya çalışan bugünkü büyükelçi Levent Gümrükçü, üç ay önce de, uluslararası medyada çalışan gazetecileri ve Kürt muhalifleri karanlık güçlere hedef gösterme misyonu üstlenen SETA’nın 15 Temmuz çakma darbesinin yıldönümünde Avrupa başkentinde düzenlediği bir panelde de Tayyip’çi bir show yapmıştı.

Panelin baş konuşmacısı olan büyükelçi, "FETÖ'cülerin 30 yıldır başta ordu, emniyet, Adalet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm devlet kurumlarına sızdığını" belirterek "Batı devletleri bu örgütün sadece Türkiye'ye değil, faaliyet gösterdiği tüm ülkelere tehdit oluşturduğunu anlamalı" diyordu. Tıpkı bugün Kuzey Suriye’nin işgalini meşru göstermek için oradaki Kürt yapılanmasının sadece Türkiye'ye değil, tüm ülkelere de tehdit oluşturduğunu dilinden düşürmediği gibi…

Ne var ki, büyükelçi, Fethullah’çıların sızdığı bakanlıkları sayarken, kendi bağlı olduğu Dışişleri Bakanlığı'nın adını zikretmekten özenle kaçınmıştı. Oysa, çok değil, altı yıl öncesine kadar TC'nin Brüksel büyükelçileri Gülenci hareketin Avrupa başkentindeki en büyük destekçileri ve işbirlikçileriydi, tıpkı bugün SETA ile olduğu gibi, o dönemde Kürtlere karşı devlet cihadını Fethullah örgütleriyle birlikte yürütürlerdi. 

O kadar ki, Türk göçmenlerin Belçika'ya gelişinin 50. yıldönümünü kutlama programlarının organizasyonu da 2012 yılında Gülenci çatı örgütü Fedactio'ya havale edilmiş, programın açıklandığı 10 Şubat 2012 tarihli toplantıda TC Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay Fethullahçı'lara övgüler düzmüştü.

Ertesi yıl, Fedactio'ya bağlı Avrupa Profesyoneller Ağı (EPN)'nin bir toplantısında aynı büyükelçi Mehmet Hakan Olcay'ın yaptığı konuşmayla ilgili haberi Fethullahçı hareketin günlük gazetesi şöyle vermekteydi: "Türkiye'nin Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay, Belçika'nın Türkiye ile terörle mücadele alanında işbirliğinde artık daha kararlı olduğunu söyledi, Belçika'da gelecek yıl başlaması beklenen PKK davasını hatırlatarak, 'Belçika mevzuatının teröre bakışının büyük ölçüde yeniden şekillenebileceğini ve daha kategorik bir hal alabileceğini' kaydetti. " (Zaman Gazetesi, 4 Nisan 2013)

Evet, altı yıl önce Fethullah’çılarla birlikte Kürtlere karşı cihad yürüten Mehmet Hakan Olcay da, bugün aynı Fethullah’çıların sadece Türkiye için değil, faaliyet gösterdiği tüm ülkeler için tehdit oluşturduğunu söyleyen ve her fısatta da Kürtleri iftiralarla suçlayan Levent Gümrükçü de Türkiye Cumhuriyeti’nin ekselans büyükelçileridir.

Sırada yenileri de var…

Örneğin başörtüsüyle Brüksel Parlamentosu’na girmeyi başaran ve de evliliğini Tayyip ve Emine Erdoğan’ın himayelerinde yaptıktan sonra Türk lobisinin starlarından biri olan Mahinur Özdemir de halen TC’nin Cezayir büyükelçiliği göreviyle taltif edilmiş bulunuyor.

Ekselanslık stajını biraz pekiştirsin, Brüksel büyükelçiliğine, o olmazsa yine Brüksel’de Avrupa Birliği ya da NATO nezdindeki büyükelçiliklerden birine pek yakışır. Tanlay’ları, Olcay’ları, Gümrükçü’leri pek aratmaz…

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…