Artı Gerçek

Neoliberal huzursuzlukta sükunet inşa edilebilir mi?

Neoliberalizm, siz işçiyken size patronluk ettirir. Ve yılda birkaç kez patronluk edebilmek uğruna cümle işçilerin gardiyanlığına gönüllü yazılırsınız.


Eskilerin karanlık çağlarından size ne?

Serbest piyasanın görünmez eli marifetiyle iş ve emek pazarının hiçbir otorite müdahalesine gerek kalmaksızın düzenleneceğine ve böylece her işin – kendiliğinden – hakkaniyet terazisinde görüleceğine iman edebilirsiniz. Bu sizi hemen mücrim yapmaz. Ne vakit ki serbest rekabetin görünmez eliyle her tokalaşmaya kalkıştığınızda karşınıza elinde – hakkaniyet terazisi hakgetire – sadece kendini kesen kılıcıyla bir kapitalist çıkar ve siz o kılıcı kırmak yerine boynunuzu uzatırsınız, işte o vakit mücrim olursunuz. Üstelik bu öyle şahsi cürümlerden değildir. Düpedüz insanlığa karşı işlenen suçlardandır. Kapitaliste cesaret verip yoldaşlarınıza korku salmanın cezasını, gönüllü kölelikle ödersiniz. Bu gönüllü köleliği özgür irade adıyla yüceltirsiniz ki zavallılığınızı kendinizden gizleyebilesiniz. Muhtaç olduğunuz değerler manzumesini, beşik oymalarından başlayarak mezar kakmalarına dek hayatın her bezeme ve boyamasında okuyabilirsiniz. Bu tezyinat, kapitalistin ruhban şerikleri tarafından yolunuzun geçtiği-geçmediği her köşede, her kalite ve fiyattan satın alınabilecek bir ürün yelpazesiyle pazara sürülmüştür çoktan. Piyasasına girmeyi aklınıza bile getirmediğiniz ama müşterisi olmak için eş-dost-ahbap-konu-komşunuzla kapıştığınız bu pazarda bazı süslerin fiyatları cebinize ağır gelirse, kendinizi – yoldaşlarınızla birlikte kapitaliste karşı örgütlenmek yerine – başka iklimlerin kapitalistlerinin gönüllü kölelerini öldürüyorken bulursunuz ki gömülerini talan edebilesiniz. Ganimet, en yüksek değerinizdir. Ve kutsaldır bu savaş – hele de ‘düşman’ güçten düşmüşse.

Ama bu eskinin hikayesi. Ve tam böyle değildi sanki. Bazı ince ayrıntılar vardı. Fark eder mi? Sınıf savaşları biteli yüzyıl olmadı mı? Üç kuşak öncesinin devrim tasavvurları, mutenalaştırılan varoşlarda erimedi mi? Kim olduğunuz, ne ürettiğinizden daha önemli değil mi? Veya, kim olduğunuzun bir önemi olmadıkça ne ürettiğinizin ne önemi olabilir? Hem şimdi eskilerin bilmediği başka dertleriniz de var, mesela, “bugün neyle kımıldanacağınız ve neyi kımıldatacağınız” gibi…

Kapitalizm er ya da geç kendi sonunu mu getirir yoksa her krizden güçlenerek mi çıkar?

Benim gibi meselenin uzmanı olmayanların bu soruya cevap veremeyişlerinde bir tuhaflık yok. Tuhaflık, bu sorunun beni ve herkesi yakından ilgilendirmesine rağmen meseleye dirsek çürütmüş kağıt-kalem erbabınca da cevaplanamayışında olsa gerek. “Efendim, biz cevap veriyoruz; siz işitmiyorsunuz;” diye sitem eden olursa, kendilerine serzenişim şudur: “Bizim radarlar evet biraz eski model, her yeni çıkan modele hemen yükselemiyoruz; evet biraz parazitli, kafa şişirdiği için ara sıra sesini hafifçe kıstığımız oluyor; evet etraf kalabalık, bazen dikkatimizi tam veremiyoruz; velakin el insaf, aygıtı 24 saat açık tutuyoruz, uykuda bile bir kulağımız hoparlöre yapışık; siz de azıcık yükseltiverin şunun amplifikasyonunu! Hayır, bağırmayın; gerekirse biz açarız sesini.

Bu serzenişe burun indirmeyip – cevap sahibi de olan – ulemaya “işiniz rast gitsin” dışında diyecek bir sözüm yok. Sesini işittirme hevesini terbiye edemeyen – ve bir cevap sahibi olduğunu zanneden – ekâbir tayfasına ise bir sözüm bile yok. Fakat kendini bu soruya muhatap addedip samimiyetle bir cevap arayanlara veya bulunmuşunu duymak isteyenlerin kulağına fısıldamak istediğim bazı şikayetlerim  var.

Üniversitede, ‘iş bölümü’ konusunu işleyen bir ekonomi profesörü, iş bölümünün toplumsal hayatın olmazsa olmaz bir koşulu olduğundan dem vurarak farklı iş işleyenler arasında toplumsal barış ve adaletin bu iş kolları arasında yapılacak pazarlıklarla sağlanacağını söyleyecektir. Kanun-nizam-intizam, bu pazarlıkların nasıl yürütüleceğinin rehberleridir ve esasında açık-örtük bir toplumsal sözleşmeye dayanmaktadır. Eğer herkes bu teamül ve temayüllere göre yapar ve pazarlığı kuralına göre keserse dünyanın güllük gülistanlık olmasının önünde pek bir engel kalmaz (bazıları, göklerin kararıyla hareket eden felaketleri bundan hariç tutarlar). Devlet de zaten bu işler usulünce yapılsın diye vardır ve esasen zemindeki soyut toplumsal sözleşmenin somut bir bedende tecelli etmiş halinden başka bir şey değildir. Devletin kurumsal örgütlenmesi, unsurlarının (organlarının) uyum içinde bütüncül bir işlev görmesinin koşuludur. Hatta, eğer insanlar hem oluşturucu hem taraf oldukları toplumsal sözleşmeye harfiyen uyarlarsa devlet gibi düzenleyici bir otoriteye hiç ihtiyaç kalmayacaktır. Serbest piyasanın görünmez eli marifetiyle bütün pazarlıklar hakkaniyet terazisinde görülecektir. O halde kuvvet vermeliyiz demokrasiye – bizim değerlerimize (toplumsal sözleşme gibi görünen baskı ve zorlama mekanizmasına) dik açıdan ters gelmediği ve mevcut otoritenin hiddetini celb edecek bir gevşekliğe (serbestlik, özgürlük, liberasyon, emansipasyon ve her türden bağımsızlık hal ve hareketine) mahal bırakmadığı sürece.

Her profesör bu profesör ürkekliğinde muhafazakar bir kovukta eyleşmez elbet. Bazıları, toplumsal sözleşmenin teğellerinden başlayarak kurumsal kördüğüm katılığında ceberrutluklara uzanan bir spektrumda devlet müdahalelerini teşhis ve ifşa eder. Belki ayıplayan da çıkar. Devleti asli görevine rücu etmeye ve demokrasiyi tüm kurum-ve-kurallarıyla işletmeye davet eder. İlerici olmak muhafazakar olmaya benzemez. Göreve sadakat ve topluma örnek sunma sorumluluğu ister. Eğitim şart olduğuna göre.. eh, eğitmensiz eğitim de olamayacağına göre.. iş başa düşer.. yani!

Eğer üniversitelerde bu iki ‘tip’ dışında bir akademisyen kaldıysa, üç vakte kadar şu üç ihtimalden biri gelecektir başlarına: Kodesi boylamak, sürgüne yollanmak, veya basitçe muhasebeden hesabı kesilmek (muhtemelen ihbarsız ve tazminatsız). Emekliliğe gün saymakta olanlara – saati gelince usulca toparlanmaları kaydıyla – ses edilmeyebilir (yine de rehavete kapılmasınlar, devir takipçi devri). O yüzden biz baştaki anaakım iki tipe dönelim ve şahsiyetlerinde deruhte ettikleri fikirlerin hayata hangi zikirler halinde aktarıldığını görelim.

Burası mı çok kalabalık, ben mi yanlış yerdeyim?

Bu iki tip profesörün aynı üniversitenin aynı bölümünde memurluk ettiklerini hayal edelim. İyi ahbaplık edebilecekleri gibi birbirlerinden hazzetmeyebilirler de. Sadece selamlaşıp geçebilecekleri gibi selamı sabahı kesebilirler de. Birbirlerine benzediklerini düşünecekleri gibi ayrı dünyaların insanları olduklarına inanabilirler de.

Bir düşünce deneyi yapılsa, bu profesörlerden her birinin peşine birer gözlemci takılsa, ve çarşıda-pazarda, evde-ofiste, mesaide-tatilde neler yapıp kimlerle ne şekilde haşır-neşir oldukları not edilse, ve bana bu iki profesörden sadece birine ait notlar gösterilse, ben bu gözlemlerin hangi profesöre dair olduğunu ayırt edemezdim:

  • Üniversitede, kapısına gelen öğrencileri ofis saati olmadığı gerekçesiyle kovalıyor. Sınav notuna itiraz eden öğrencilerin kağıtlarına bakmalarına izin vermiyor, izin verdiklerinin “fazla bile vermişim” diyerek notunu düşürüyor. Dekanla arasını iyi tutuyor, bütün toplantılara katılıp fikir beyan ediyor ve sonunda şöyle veya böyle dekanı destekleyici ‘değerlendirmelerde’ bulunuyor. Arkasından konuşan çok. Ahbaplarıyla konuşurken “meyveli ağacı taşlarlar” diye dert yanıyor. Ahbapları kafa sallıyor.
  • Pazarda, etiket fiyatından aşağı inmeyen pazarcıdan birşey almıyor. Gözüyle seçmiyor; sebzemeyveyi ellemeden torbasına atmıyor. Kalabalıkta geçmek için kendisinden izin isteyenlere, sanki paşababasından kalan terekeyi istemişler gibi ya hiç yol vermiyor veya karşısındakinin ancak eğilip büzülerek geçebileceği kadar yer bırakıyor. Pazarın çaycısında oturup bir pazar çayı-kahvesi içmiyor, ayaküstü hiçbir şey yemiyor. Acele hareket ediyor, kalabalıkta diğerlerine çarpıyor veya çatıyor. Her iki cümlesinin birinde bir şeyden şikayet ediyor. Taşıyabileceğinden fazla alışveriş ediyor.
  • Otobüstemetroda-tramvayda kendisi bindikten sonra arkadan gelenler de binebilsin diye ileriye doğru kımıldamıyor. Kapıdakilerin ısrarıyla-ittirmesiyle bir-iki adım atmak zorunda kalırsa yüzünü fena ekşitiyor. Araba kullanırken sinyal vermekten çok kornaya basıyor. Diğerlerinden yavaş sürdüğü halde orta veya sol şeritten gitmekte ısrar ediyor. Fırsatını bulursa arıza şeridine çıkmaktan geri durmuyor. Arıza şeridine çıkanlara söylenmekten de.
  • Evde, küçük çocuğu oyalamak için eline akıllı telefon tutturulmuş. Ufaklık hipnotize olduğu için ‘yemek yedirme’ denen enigma müthiş bir buluşla deşifre edilmiş. Ortanca çocuğa televizyon, saatle sınırlanmış. Çocuğun ne ile oyalanacağına pek kafa yorulmamış. Kişisel özelliklerine uygun olup olmadığı bilinmeyen bazı hazırpaket pedagojik faaliyetlerde ısrar ediliyor. Televizyonsuz saatler, önce televizyonun açılmasını beklemekle sonra da yatarsın-yatmam kavgasıyla geçiyor. Büyük çocuğun ise o saate kadar eve gelmemiş olması üstüne yine kızılca kıyamet kopuyor. Herkes birbirini suçluyor, herkes perişan, kimse durumu iyileştirecek bir müdahalede bulunmuyor.
  • Tatilde, maaile tatil yapılan güya butik, güya hesaplı, güya özgün, güya yerel, fakat denize sıfır olduğu halde mutlaka mikrohavuzlu, naylon pergoleli, cam balkonlu, yiyebildiğin kadar tabldotlu, içecek ekstralı, ve müziğin 24 saat susmadığı bir otelde vakit geçiriyorlar. Ağaç gölgesi yerine plastik şemsiye altında, taze meyve suyu yerine gazoz içerek, deniz yerine havuza girerek serinlemeye, dinlenmeye çabalıyorlar. Bulundukları yerin varsa bir spesiyalini denemek yerine, evlerinde bıkkınlık verecek derecede bol ve daima bulunan rutin tatları talep ediyorlar bu asgari de olsa egzotik diyarın artık turist vahşisi haline gelmiş işletmecilerinden. Bulamayınca, günde en az 18 saat hizmetlerine koşturan garsondan soruyorlar hesabını. Bir akşamlığına olsun tabldotu bırakır da dışarıya çıkıp bir tavernada eğlenecek olurlarsa, bildikleri şarkıları yeniden ve yeniden istiyorlar çalgıcılardan. Yeme-içmenin üstüne taze demlenmiş çay ikram edilmezse, bütün hayat biraz daha bulanık, belirsiz, anlaşılmaz, tatsız, ve anlamsız hale geliyor.

Beni ancak bir benzerim mi öldürebilir?

Bu örnek davranışların hiçbiri, derste ‘artı-değer’ kavramını anlatırken aklına gelmiyor bu profesörlerden ne birinin ne diğerinin. Ne küçük çocuğunu akıllı telefon dışında ne ile oyalanacağıyla ilgilenecek hali var ne de büyük çocuğun eve geliş saatiyle aynı evde beş telefon bulunması arasında bir ilinti kuracak mecali. Öğrenciler, ama, zinhar sınıfta cep telefonlarıyla meşgul olamazlar. Başkasını meşgul ve/ya rahatsız etmediği sürece sınıfta kimin neyle ilgileneceği/ilgilenmeyeceğinin ne önemi var sorusuna bir cevabı yok ama doğru tavrın bu olduğundan emin. Tıpkı pazarda yol vermesi gerekenin yol isteyen olduğundan emin oluşu gibi. Tıpkı sol şeritte aheste seyretmekte bir beis göremeyişi gibi. Tıpkı bazı insanların evlerinde televizyon bulunmamasına bir anlam veremeyişi, televizyondan rahatsız olmalarını garipseyişi gibi. Tıpkı tatilden niçin yorgun ve bezgin döndüğüne şaşırması gibi. Tıpkı topluca bulunulan yerlerde ıslık çalmanın, sakız çiğnemenin, telefondan-tabletten ses-müzik açmanın, sesini alçaltmadan konuşmanın, fısırdamanın, çöpünü yanında taşımayıp başkasının oturacağı yerde bırakmanın, çantasıyla, koluyla-bacağıyla, bedeniyle ve hatta bakışı, duruşu, edasıyla hacminden taşan yer kaplamanın nasıl sinir bozucu olacağına hiç aldırmamış ve hiç aldırmayacak oluşu gibi. Ah, Oğuzcuğum Atay yattığı yerden kafasını uzatıp bir daha bin sayfa söylese, bir harf serinlik düşer mi bu birbirine sürtünmekten alev almaya meyyal küresel kayıtsızların üstüne!

Tipleri profesörlüsünden seçmemin sebebi aşikar. “Profesör de bunu yaparsa, eh, gayrısına kim kusur bulsun” özrünü anımsatıyorum. Şöyle de gerekçelendirebilirim bu özrün geçersizliğini: Hani eğitim şarttı ya.. ve hani eğitmensiz eğitim olamayacağına göre iş başa düşüyordu ya.. işte o şart olan eğitim bu gibi başlara düşüyor. Bir ekonomi profesörünün artı-değerin ne olduğunu derste naif öğrenci azarlamaya yeteceğinden fazla bilmiyor oluşu, diğer okumuş-yazmışları bilme sorumluluğundan azat etmez. İster profesör ister bilmem ne meslek veya statü sahibi olsun, değil mi ki kendinde şu “eğitim şart” sözünü sarf edecek bir ayrıcalık vehmediyor, hesabını kuruşu kuruşuna vermelidir yediği cümle artı değerlerin.. ve artık ya susmalı ya soru sormayı öğrenmelidir.

Bu da mı eski hikaye?

Kapitalizmin – en azından günümüze dek – her krizden güçlenerek çıkmasında bireylerin davranış alışkanlıklarını birer ‘kımıldanma ve kımıldatma’ ihtiyacına dönüştürebilmiş olmasının payını küçümsememek gerek. Eğer neoliberalizm nedir diye merak eden varsa, işte budur. Ben demiyorum, Foucault diyor! Neoliberalizm, çünkü, bir ‘huzursuzlanma ve huzur kaçırma’ hareketidir. “Ödediğin kadar konuş tarifesi olmayan bir telefon şirketinin sizi 7/24 alesta tuttuğunu hesaba katamayacak kerte meşgulsünüzdür ve bu huzursuzluğun basıncını telefon şirketine yansıtmak yerine, tatilde, akşam yemeğinin üstüne – bulamayacağınızı bile bile – garsondan taze demlenmiş çay talep ederek gidermeye kalkışırsınız. O garsonun o anda bir işçi, sizin de o anda onun patronu olduğunuzu ve orada bir akşam yemeği değil o işçinin ürettiği artı-değeri yemekte olduğunuzu.. konuyla ilgisiz bulursunuz! Başka zaman ve başka yerde belki o patron siz işçisinizdir.. ama bunu pek imkansız bulursunuz!

Neoliberalizm, siz işçiyken size patronluk ettirir. Ve yılda birkaç kez patronluk edebilmek uğruna cümle işçilerin gardiyanlığına gönüllü yazılırsınız. Kendi cici gardiyanınızla aranızı hoş tutmayı öğrenirsiniz. Kapitalizmin en büyük başarılarından biridir bu. Aranızda görüş farklılığı olduğunu zannettiğiniz profesörle işbirliği halindesinizdir. İkinizin de işlevi, örgütlenmeyi başlamadan dağıtmaktır. Görüş sahibi olmak tek başına hiçkimseyi siyasi güç üretecek bir ilişkiler ağının parçası yapmaz. Önce, garsona patronluk taslamamayı, televizyonun-telefonun-tabletin sesiyle konu-komşuyu rahatsız etmemeyi, büyüğün eve geleceği saati hayatın merkezine yerleştirmemeyi, toplu taşımada derli-toplu oturmayı, tatilin yıldızlısını reddetmeyi, yolda ve pazar yerinde kimse istemeden yol vermeyi, arıza şeridine zorunlu haller dışında çıkmamayı, telefon şirketinden “ödediğin kadar konuş” tarifesi talep etmeyi, kapıya gelen öğrenciyi kovmamayı, herkese sınav kağıdını göstermeyi, ve mümkünse önceden verilmiş sorularla sınav yapmayı tasavvur edecek bir sükunet inşa etmek gerek.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…