Artı Gerçek

Yoklukları gizleyen yokluklar

‘Örovizyon’dan Wikipedia’ya, Onur Yürüyüşü’nden Cumartesi Anneleri’ne, 8 Mart’tan 1 Mayıs’a dek saymakla bitmeyecek bir sosyal yokluklar ülkesinde yaşıyoruz.


1978-1979 yılları, yokluklar ve kuyruklarıyla meşhurdur. O kadar meşhurdur ki o yılları yaşamamış kuşakların belleğine sokulmanın bir yolunu bulur. Mirastır bu bellek, fakat alın teri kıymetindedir. İki yılı doldurmadan son bulmuş üçüncü Ecevit dönemi, nam-ı diğer ‘Ecevit kışı’, siyasi verimi yüksek bir mevsimdir. Ürünleri bugün hâlâ kullanılabilecek özelliktedir. Güncellenen adıyla “yerlici ve millici” geleneksel koduyla “milliyetçi ve mukaddesatçı” dimağların zinde şuurlar envanterinde demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. Ne zaman lazım olsa, dalından taze bir ezber hasat edilebilir. 

Yaygın kanıya göre Ecevit kışı, uluslararası ekonomik sisteme bir an önce entegre olmaya azmetmiş ulusal sanayi ve ticaret erbabının eseri. Bu acelenin sebepleri ayrıca incelenmeye değer. Programı geciktirecek bir engele tahammül olmadığı anlaşılıyor. Ve tarihin o anında sermayenin siyasi muhatabı, kendi fikirleri ve ilkeleri olan biri. Ecevit işlerin oldu-bittiye gelmesine razı olmuyor. Zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Kitaba, kanuna, etik değerlere ve ülke yararına uygun geçişlerin yollarını arıyor. Ecevit’in siyaseten yanılgıya düştüğü hatlar ve yanlış attığı adımlar da incelenmeye değer elbette. Kesin olan, Ecevit’in hesabının pazarlıksız kesildiğidir. Taraflar arasında bir uzlaşma arayışı olsaydı tarih bambaşka yazılabilirdi. 

‘Ecevit kışı’ boyunca yağ, şeker, tüp (tüpgaz) gibi mutfaklardan eksik edilemeyecek gıda ve pişirme maddelerinin yanı sıra benzin, mazot, kömür, gaz (gaz yağı) gibi ulaşımda, ısınmada ve aydınlatmada kullanılan yakıt maddeleri de yoklar arasındaydı. Her nasılsa çay kurtulmuştu bu furyadan ama kahve gerçekten bulunamıyordu. Bulamayanlar bulamıyordu demek daha doğru olur.

Bütün yapay kıtlıklarda olduğu gibi aslında her şeyi bulmanın bir yolu vardı. Kuyruklar bunun göstergesiydi. Gerçek bir yokluk söz konusu olmadığı için kota veya karne uygulamasına başvurulmadı. Siyasi maksatlarla yaratılmış bu stratejik yoklukta “Hasan almaz basan alır!” yöntemi derhal ve kendiliğinden devreye girdi. Parası olan kuyruğa girmedi, ahbabı olan kuyrukta daha az bekledi. Her durumda herkes bir yerine iki, iki yerine üç almaya çalıştı. Kendinde varken komşusuna yemin-billâh ederek yok dedi. Temsili stokçulara numunelik cezalar kesildiği görüldüyse de kamu adına baskın basanların da aynı yoklukla terbiye edildiği pek fark edilmedi. 

Bu stratejik yokluğun hedefi, şehirli ama dar gelirli Ecevit seçmeniydi. Bu kitlenin büyük çoğunluğu meşakkatli bir gündelik hayata sürüklendi. Mutfakta ocak yanmadı, yansa yemek pişmedi, pişse soğukta yendi, sıcak yiyen olduysa da karanlıkta yedi, soğukta uyudu. Mesele yokluk ve kuyruklardan ibaret değildi. Siyasi gruplar arasındaki silahlı çatışmaların, ölümlerin, kayıpların önü alınamadı. Halk bir yandan günlük hayatı çekilmez kılan zorlukların, diğer yandan ülkeyi yaşanmaz kılan çatışma ortamının kıskacında kaldı. ‘Bunalım’ kelimesi siyasi jargondaki yerini sağlamlaştırdı. Ecevit hükümeti, gönülsüz olduğu sıkıyönetim ilanına mecbur kaldı. Yetmedi, aradığı uluslararası desteği de bulamadı. Eğer bu bir plan idiyse, pek güzel tutmuştu: 5 Haziran 1997’de %41,5 gibi tarihinin en yüksek oy oranını yakalayan CHP, 14 Ekim 1979'daki ara seçimlerde büyük oy kayıplarına uğradı. Ecevit hükümeti istifa etti ve iktidar bir kez daha milliyetçi cepheye (MC) geçti.

1970’li yılları bir yol ayrımına dönüştüren Ecevit ile MC hükümetleri arasındaki çekişme, siyasi rekabet karakterini bu yokluklar ve kuyruklar döneminde tamamen kaybetti. Yerine, siyasi iktidar uğruna sadece rakibini değil ülkeyi de ateşe atabilme cüreti geldi. Milliyetçi cephe, sorumluluk almayı ve ülkenin içinde bulunduğu iç savaş koşullarını değiştirmeyi toptan reddetti. Bu reddedişin özü, Süleyman Demirel’in Maraş katliamının ardından söylediği “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, böyle bir şey söylemiyorum, devlet cinayet işleyenin yakasına yapışmak zorundadır.” sözünde ifadesini buldu. Devlet’in kimin yakasına yapışacağının resmî tarifi o gün bugündür yazılı olmadığı halde geçerli olan bir anayasanın ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen’ maddeleri arasına girdi. Ecevit ve hükümetinin görevini ne derece etkili ve doğru yönde yerine getirdiği çok tartışıldı elbette. Ne var ki görevi başaramamakla sorumluluğu reddetmek arasındaki hayati ve etik farkları kimse umursamadı. Nasıl ki sermaye bir uzlaşmaya yanaşmadıysa Ecevit’in siyasi muhatapları da uzlaşmaya yanaşmadı. 12 Eylül’ün hazırlayıcısı ve ardından gelen büyük ittifakın temelidir bu uzlaşmazlık. Bu ülke hâlâ bu uzlaşmazlık çağının içinde. Bir kez daha dünyanın nerelerinde hangi çağların yaşanıyor olduğunu kafaya takmayarak kendi kuyruğunu kovalıyor.

‘Ecevit kışı’ 1980’den sonra kendine başka isimler takıştıran MC partilerinin, gruplarının, hükümetlerinin halka doğru salladığı tehdit parmaklarından biri olmaya devam etti. O kadar ki, sallanan parmak sayısı kaç olursa olsun –bir ele sığmasa ve hatta adı anılmasa bile– o uğursuz yokluk-kuyruk parmağını görmeyen kalmadı. Bugünkü iktidar unsurları ve paydaşları, ne zaman ülke ekonomisi inişe geçse ilk önce bu dönemi akla getirip benzer bir yokluk-kuyruk perişanlığıyla halkı tehdit etmeye devam ediyor. Bu kez, kapalı kapılar ardında talim edilen unutturma tatbikatlarının aksine, açık havada tertiplenen susturma şenliklerinin parçası olarak.

Bu basit taktik, daha can alıcı siyasi taarruzlar karşısında önemsiz bulunabilir. Ne var ki mesele rakiplerin başarısızlıkları üstüne siyasi propaganda inşa etmenin ötesinde bir anlam taşıyor. Mevcut iktidar, yokluk-kuyruk ezberini tekrarlayarak, bizzat sebep olduğu ve hiçbir kaynak darlığı veya komployla izah edilemeyecek “sosyal yoklukları” örtbas etmekte kullandı. Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli hükümeti, hem herkesin hem de özel ihtiyaç veya özel ilgi sahiplerinin yararlandığı bir dizi imkânı göz göre göre ortadan kaldırdı. Kamu kurumu desteğiyle yaratılan veya erişilen pek çok hizmeti tedavülden kaldırdı. Hayatı hafifleten, güçlüklere katlanmayı kolaylaştıran, yaşam alanlarını güzelleştiren sayısız yol-yordamı, işlem ve uygulamayı, usul ve tertibi yok etti. Birbiriyle çekişmeyen alışkanlık dünyalarını ve bu dünyalar ekseninde şekillenmiş hâl-hareket tarzlarını, kelime-ifade zenginliklerini, sohbet-muhabbet konularını sanki hiç olmamışçasına görünmez, bilinmez, hatırlanmaz hale getirdi. Şikâyet etmeye kalkanlara cevabı hazırdı: “Yokluklaaar…  kuyruklaaar…”

İktidarın kasten yarattığı sosyal yoklukların bir antolojisi yapılmalıdır. Sürekli güncellenen bir antoloji olmalıdır bu. Aksi halde kendimizi hep şimdiki kadar sosyal-fakir hatırlayacağız. Oysa değildik. Herkes kendi antolojisini başlatarak bir deneme yapabilir ve hangi varlarının yok edildiğini görebilir. ‘Örovizyon’dan Wikipedia’ya, Onur Yürüyüşü’nden Cumartesi Anneleri’ne, 8 Mart’tan 1 Mayıs’a dek saymakla bitmeyecek bir sosyal yokluklar ülkesinde yaşıyoruz. Haraç vermeden denize girilecek bir sahil, başına kötü bir iş gelmeden kamp yapılacak bir doğa parçasının kalmadığı bir ülke. Söyleyecek sözü olanın kendi hempasından başka muhatabı yok. Selahattin Demirtaş yok, Sebahat Tuncel yok, Sırrı Süreyya Önder yok. Bu ülkede artık bir Anayasa, bir Meclis yok. Tek bir metre emniyet şeridi yok.

Ülkeyi sürekli krizde tutarak iktidarını koruyabilen bir hükümet modelinin, şimdi bizzat kendisinin sebep olduğu maddi yokluk riskleriyle başa çıkıp çıkamayacağını kestirmek güç. Bu yoklukların yokluktan sayılmaması için alınan önlemlerin sosyal maliyeti, yokluğun ekonomik maliyetinden yüksek olsa gerek. Öte yandan, Ecevit yokluklarıyla birlikte anılma pahasına, iktidar, bu yokluk döneminden de kendi lehine yararlanmayı bilecektir. Yarattığı sosyal yoklukları görünmez ve önemsiz kılmanın ötesine geçerek, şimdiki yoklukların sebebi diye belletmeyi başaracaktır.

Maddi olmayan yoklukların kimleri ne kadar etkilediği sosyal medya kavgaları düzeyini aşabilmiş değil. Oysa hem bu etkinin yönünü ve derecesini hem de ne maksatla göze alındığını hakkıyla inceleyip anlamak durumundayız. Önceleri politik düzlemde “yalnız ve geride” bırakılmış kuşaklar, artık sosyal düzlemde de tamamen bir başlarına bırakıldılar. Bu kuşağın akranlarıyla aralarındaki mesafe bu kuşağın ömrü içinde kapanacak gibi değil. Yoklukları örtbas etme çabası, yalnız ve geride bırakma politikasıyla fena halde örtüşüyor. Hele bir de maddi olmayan yoklukların maddi yokluklarla ilintisi veya mevcudun talanından müstakbelin yağmasına geçiş gibi konular var ki, devlet bu konularda muhalif söz söylemeye kalkacak olanı pişman etme yetkisini çoktan icat etti. Yokluk yaratmanın ilk ve belki de en önemli sonucunu aldı. 12 Eylül’le başlayan “toplumu örgütsüzleştirme” politikasını başarıyla sürdürerek örgütlü muhalefeti neredeyse tamamen sindirdi. Ortalıkta “ana muhalefet partisiyim” diye hâlâ oy istemeye yüz bulanların dolaşabilmesi bu yokluğun gizlenmesine hizmet eden gülünç bir gösteriden ibaret kaldı. Bunu en iyi bilenler o siyasi partiye mensup olanlardır. Oy verenlerin durumunun izahı basit değilse de anlaşılmaz değildir. Bazen insan sadece çaresiz olduğuna inanmaktan geçindiği için çaresizdir. 

Mevcut iktidarın, ilk gününden başlayarak yarattığı sosyal yokluklara herkesin bir görüşte tanıyacağı ortak bir ad koymak kolay değil. Bir olgunun adını koymak zorlaştıkça varlığını göstermek zorlaşır. Olgunun varlığını göstermek zorlaştıkça öneminden bahsetme imkânı kalmaz. İktidar, bu adı konulamadığı için varlığı tespit edilemeyen olguyu tespit etmeyi bildi. Kendi iktidarını pekiştiren maddi-manevi unsurları pervasızca çoğalttı, yıpratanları ise derin bir sessizlik kuyusuna attı.

Bütün bu buharlaştırma saldırısına karşı koymanın yegâne yolu hafızaya sahip çıkmak ve yer açmaktan geçer. Hayat alanlarını savunmakla yetinmeyip genişleteceksek, bunu hafızamızı genişleterek yapabiliriz. Yarım kalmış uzlaşma hamlesini tamamlayarak.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…