Artı Gerçek

Akif'i anmışlar!

Akif'i anarken, dürüstlükten, adaletten, haktan, haklıdan söz etmez, haksızlığa, yolsuzluğa, arsızlığa itiraz ve isyan etmezseniz, anmış olursunuz da, anlamış olur musunuz?



"Zulmü alkışlayamam, zalim asla sevemem! 

Gelenin hatrı için geçmişe kalkıp sövemem." 

Mehmet Akif

Genç kuşaklar Mehmet Akif Ersoy'u İstiklal Marşı'mızın şairi olarak tanır.

Akif, bu sıfatıyla her yıl İstiklal Marşı'nın Birinci Büyük Millet Meclisi'nde -ayakta alkışlanarak- kabul edildiği 12 Mart 1921 gününün yıldönümünde törenlerle anılır. Ayrıca vefatının yıldönümü olan 28 Aralık'ta da sevenleri kabrini ziyaret eder, rahmet, hürmet ve şükran duygularını ifade ederler.

Bu yıl da öyle oldu. Bu yıl İstanbul Edirnekapı Şehitliği'ndeki kabri başındaki anma törenine İstanbul'un Valisi ve Belediye Başkanı da katılmış.

Mehmet Akif Bey, sadece İstiklal Marşı'mızı ve Çanakkale Destanı'mızı yazan, yurtsever bir büyük şair değil; Safahat adlı 7 ciltte topladığı tüm şiirleri ve bütün hayatıyla ahlak abidesi, bir örnek insandır.

Akif'i simgeleyen ve çok bilinen bir öykü vardır:

Anadolu'nun birçok yerinde Milli Mücadele lehine etkili konuşmalar yapan Akif, Birinci Meclis'te Burdur Milletvekili'dir. Ankara'da bulunduğu günlerde, Altındağ'ın bugün Hamam Önü diye bilinen semtinde Tacettin Dergahı denilen küçük bir caminin müştemilatında konaklar.

Hayırseverdir, tok gözlü ve kanaatkardır.

O günlerde Ankara'da milletvekili olarak bulunmak, bugünkü gibi rahat, konforlu, keyifli bir statü sahibi olmak değil, türlü çileye, yokluğa, yoksunluğa katlanmaktır. Gelirleri sınırlıdır. Karavandan yemek yer, çoğu hanların, askeri birliklerin yatakhanelerinde yaşamını sürdürmeye çalışır.

Ankara o tarihlerde küçük bir kasabadır. Kışları çok soğuk, yollar, ulaşım, olanaklar kötü ve kıttır. Bu ortamda Akif, uzunca zamandır kullandığı paltosunu, yardıma muhtaç gördüğü hasta bir arkadaşına verir.

Kendisi sportmen yaratılışıdır, eskiden biraz güreş tutmuşluğu bile var.

O günlerde Büyük Millet Meclisi, kurtuluş mücadelemizi simgeleyen bir marş yazılması için yarışma açar. Yarışmanın ödülü 500 lira, o tarihin  Ankarası'nda bir ev almaya yeter.

Akif, para ödülü olduğu için yarışmaya katılmaz. Sonunda çevresindekilerin zorlamasıyla katılmaya razı olur; bir şartla: Ödülü almayacaktır!

İstiklal Marşı, Büyük Millet Meclisinde Hamdullah Suphi Bey tarafından defalarca okunur, ayakta dinlenir, alkışlar ve göz yaşlarıyla kabul edilir.

Akif, para ödülünün bir hayır kurumuna verilmesini sağlar.

Mart ayının ortasıdır. Ankara sokaklarında paltosuz, fakat başı dik dolaşmaya devam eder.

Çoğumuzun iyi kötü bildiği bu öyküyü şimdi neden yazdım?

Vefatının yıldönümünde Mehmet Akif Ersoy'u anma haberlerinin çıktığı gün, basında iki haber daha vardı.

Birincisi, doğu illerimizden birinde bir üniversite rektörü, kendisi için bir makam aracı sipariş etmiş: Özelliklerini de sıralamış: 200 Km'den hızlı, koltukları ısıtmalı, uydu telefonlu... Bilenler, ederinin 700 bin tl'ye yakın olduğunu yazdılar.

Bu siparişi yapan, sözümona bir üniversite rektörü.

Muhtemelen orta halli bir çevreden geliyor. Küçük, yoksul bir ilde, yürüyerek gidip gelebileceği mesafe için devletin olanaklarını sınırsızca sarfetmekte beis görmüyor.

İkinci haber, Meclis'ten. Temelleri meşakkat ve mücadele ile atılmış olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir üyesi, ayaklarını masanın üzerine koymuş. Karşısına, maaşı devletin kesesinden verilen iki genç adamı dikmiş, fotoğraflamış, fotoğrafın üstüne 'Emirerlerim' diye yazmış ve yayınlamış!

Üstelik genç ve eski bir sporcuymuş!

Biri bir yüksek öğretim kurumundan, diğeri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden. Memleketimizden iki insan manzarası.

Böyle bir ortamda Mehmet Akif Ersoy'u anmak mı önemli, anlamak mı?

Akif'i anarken, dürüstlükten, adaletten, haktan, haklıdan söz etmez, haksızlığa, yolsuzluğa, arsızlığa itiraz ve isyan etmezseniz, anmış olursunuz da, anlamış olur musunuz? Anlamadan anmak, onun aziz ruhunu rahatlatır mı acaba, yoksa rahatsız mı eder?

Akif'i, onun tok gözlülüğünü, kanaatkarlığını, tevazuunu anlamadıktan sonra, adına toplantılar düzenlemek, nutuklar, demeçler vermek, basında, ekranda görünmek neye yarar?

Mezarı başında Kur'an okunmuş; ne güzel, Allah kabul etsin.

Bunu yeterli sayanların Akif'ten yeterince haberi yok, zahir.

"İnmemiştir hele Kur'an, şunu hakkıyla bilin.

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için."

O, bir ayetin bile ezberden okunmasını değil, anlamının bilinmesini öğütler:

"İbret olmaz bize, hergün okuruz ezber de,

Yoksa, hiç mana aranmaz mı bu ayetlerde?"

Ezberden, anlamını bilmeden Kur'an okumanın faydasızlığını anlatmaya uğraşan bir insan, bütün hayatını verdiği değerlerin çiğnendiği, arsızlığın, haksızlığın, cehaletin ve had bilmezliğin arşa çıktığı bir ortamda, onun ahlakı ve mücadelesi anlaşılmadan anılsa neye yarar, anılmasa ne eksilir?

Akif'i andığımız gün, arsızlığın, aç gözlülüğün, tamahkarlığın, tevazu yoksunluğunun, küstahlığın ve kibrin örnekleri memleketin afakını sarmışsa..

Hele de bu örnekler, "Kibrin ve halka yüksekten bakmanın bizim aramızda yeri yoktur!" denilen bir ortamın tam ortasında cereyan ediyorsa..

İnsan söyleyecek söz bulamıyor.

En iyisi sözü yine Akif merhuma bırakmak:

"Göster Ya Rab, bu millet kurtulsun, tek mucize,

Bir utanma hissi ver, koca hazinenden bize"

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…