Artı Gerçek

Cumartesi Anneleri'nin acısını paylaşıyorum: Benim anam hep ağlardı...

Evlatları kaybedilmiş anaların direnişi sessiz bir çığlıktır. İz'anı ve vicdanı olanların, 'Dicle kıyısında kaybolan kuzunun vebalini' omuzlarında duyanların yüreğini dağlıyor.



"Analardır adam eden adamı

Aydınlıklardır önümüzde gider,

Sizi de bir ana doğurmadı mı?

Analara kıymayın efendiler!"

Nazım Hikmet

2003 Yılında TBMM'de Irak tezkeresinin oylandığı gün Bandırma'da savaşa karşı bir toplantıya katılmıştım. Meclis oylamasının sonucu beklerken yaşlıca bir dinleyici söz alıp uzun bir şiir okudu. Her dörtlüğün sonunda yürek burkan bir mısrayı tekrarlıyordu: "Benim anam hep ağlardı..

Üzerinden 15 yıl geçti, toplantının o anını ve şiirin o mısrasını hiç unutmadım.

Dinlerken galiba kendi anamı, tanıdığım acılı, yüreği yaralı anaları düşündüm, gözlerim doldu. Mübadelede, kardeşinin yetimlerinin elinden tutarak Makedonya'dan Ordu'ya göçen dedem erken ölmüş, anam 10 yaşında yetim kalmış. Sonra gencecik kardeşlerini yitirmiş, sonra benim genç yaşta ölen kardeşimi; 'benim anam hep ağlardı."

Geçen hafta, çocukları yıllar önce 'kaybedilmiş' anaların, 23 yıldan bu yana, her cumartesi bıkıp usanmadan, gittikçe yiten umutlarla, ama dinmeyen acılarla dolu sessiz çığlığına polis gereksiz ve orantısız tepkiyle müdahale etti. Çoğu iyice yaşlı kadınlar, acılı, yaralı analar yerlerde sürüklendi, itilip kakıldı, gözaltına alındı.

Daha vahimi, yürütme erki adına bu acıları sona erdirmekle, kayıpların akıbetini ve faillerini bulmakla görevli olan siyasi sorumlu, orantısız güç kullanımından duyduğu üzüntüyü belirtip anaların acısına ortak olacağı yerde, onları suçlayan, tabiri caizse yaraya tuz eken açıklamalar yaptı. Bu ülkede darbeler olmamış, 12 Mart'lar, 12 Eylül'ler yaşanmamış, faili meçhuller, beyaz toroslar, jitemler  nice telafi edilmez yaralar açmamış gibi...

Erdoğan, Berfo Ana'yı anlatıyor

Oysa, Şubat 2011'de Başbakan Erdoğan, bu acılı "cumartesi anneleri"ni temsilen bir grubu Dolmabahçe'deki çalışma mekanında kabul etmiş, dinlemiş, acılarını paylaştığını, sorunlarının takipçisi olacağını söylemişti. Başbakan'ın ziyaretçileri arasında çocuklarını 30 yıl önceden, 12 Eylül döneminden beri arayan 100 yaşını aşkın Berfo Ana (Cemil Kırbayır'ın anası Berfo Kırbayır) ve benzerleri vardı.

Aynı hafta sayın Erdoğan partisinin grup toplantısında Berfo Ana'dan, evlatlarının hiç olmazsa ölüsünden haberdar olmaya çalışan anaların acısından, devletin bu tür ayıplardan sakınması ve bu vahim olayların faillerinin araştırılması gereğinden söz etti. Duygulu bir konuşmaydı.

Darbe dönemlerinde evlatlarını kaybeden annelerin sessiz direnişi ilk olarak Şili ve Arjantin'de gündeme geldi. Arjantin'de 1976-83 arasındaki cuntalar döneminde binlerce insan, nedeni ve sonucu belirsiz biçimde yok edilmişti.

Kayıpların anaları daha cunta döneminde evlatlarını aramak için direniş başlattılar. Türlü güçlüklere, haksız saldırılara, hainlik suçlamalarına göğüs gererek 1977'den itibaren her perşembe günü başkentte, Plaza de Mayo'da

(Mayıs Meydanı) toplanmaya başladılar. 25 Yıl yılmadan eylemlerini sürdürdüler. Seslerini dünyaya duyurdular, sonunda cuntacıların yargılanmasını sağladılar, dünyaya örnek oldular.

Cumartesi Anneleri evlatlarını arıyor

Türkiye'de de 12 Eylül sonrası yaşanan ve 90'lı yıllarda artarak devam eden faili meçhuller üzerine Mayıs 1995'ten itibaren kaybedilmiş insanların -başta anaları olmak üzere- yakınları, her cumartesi Istanbul'da Galatasaray Meydanında toplanmaya başladılar. Bu birliktelik çoğalarak 20 yılı aşkın süredir devam ediyor. Sessiz bir çığlığa dönüştü. İz'anı ve vicdanı olanların, 'Dicle kıyısında kaybolan kuzunun' vebalini omuzlarında duyanların yüreğini dağlıyor.

Geçen hafta 'cumartesi anaları'nın 700. kez toplanmasına polis müdahale etti; yeni acılar, gerginlikler, tartışmalar yaşandı.

Haklı nedenlere dayanan ve 700 hafta boyunca kimseye zarar vermeden sürdürülen bir eyleme, "başkalarınca istismar ediliyor, kötü niyetliler tarafından kullanılmaya çalışılıyor" diye zor kullanarak müdahale etmek iyi niyetle açıklanamaz ve basiretli bir yönetim politikası olamaz.

Her kitle eylemi başka amaçlar taşıyanların dışardan katılımına açıktır. Katılımcılar arasında kötü niyetliler, tahrikçiler kışkırtıcılar da olabilir.

Böyle durumlarda güvenlik görevlilerinin yapması gereken masum eylemcileri mağdur etmek, yerlerde sürüklemek, yüreği yanık anaları gözaltına almak değil, kötü niyetlilerin, kışkırtıcıların alana girmesini, eylemi sabote etmesini önlemek, topluluğu da bu tür tehlikelere karşı uyarmaktır.

Kamu gücü masumu mağdur etmek için değil, mağduriyetleri önlemek, hakkı ve haklıyı korumak için vardır.

Görülüyor ki, yürütme erkinde bu konuların sorumluluğu taşıyanların böyle bir anlayışı, böyle bir derdi yok. İç düşman edebiyatının toplumu geren ve gerçeği gizlemeye yarayan kolaycılığını buralara kadar yaymaya çalışıyorlar. Arjantin'de olduğu gibi, acılı anaları 'hain' ilan etmelerine ramak kalmış. Eylemi engellemek, yasaklamak sorunu çözmeye, yaşananları yaşanmamış saymaya, acıları dindirmeye, verilen sözleri unutturmaya yetmiyor.

700 kez sessizce ve olaysız başlayıp biten haklı ve masum bir eylemi kan revan hale getirenler, görülüyor ki, yakın geçmişte ülkenin Başbakanının bu insanlara kapısını açtığını, dertlerini paylaştığını, acılarını sonlandırmak için sözler verdiğini bilmiyorlar. Belki biliyorlar da, o zaman da anlamadıkları, içselleştirmedikleri, paylaşmadıkları -belki öfkelendikleri- bu tutumu, şimdi bir fırsat çiğnemeye, çürütmeye yok etmeye çalışıyorlar.

Yakın geçmişte de bu tavrın çok örneklerini gördük.

2011'deki konuşmasında Erdoğan, Berfo Ana'dan söz ederken, 30 yıldır evinin kapısını kapatmadığını, "oğlum bir gün gelirse kapıyı açık bulsun, olur ki dışarda kalmasın" dediğini anlatmıştı. Çok insan bu acılı ana yüreğinin duyarlılığını göz pınarları dolarak dinlemişti. Onlardan biri de bendim.

12 Mart'ı, 12 Eylül'ü yaşamış, mağduriyetlerinden payını almış, 90'ların ikiyüzlülüğüne, basiretsizliğine ve acımasızlığına tanık olmuştum. 28 Şubat'a da, 27 Nisan'a da o nedenle karşı durmuştum. Erdoğan'ın anlattıklarından fazlasını biliyordum; duymuş, dinlemiş, yaşamış, görmüştüm.

Bu ülkede insanlar, hele analar her dönem, hep acı çekmişti.

Geçen hafta yaşananları görünce üzüldüm, gözlerim yine doldu.

Bu kez daha büyük bir umut kırıklığı içinde aynı hüznü yeniden yaşadım.

Bir ülkenin yöneticileri, anaların acısını dindirmeyi başarmak şöyle dursun, onları dinlemeyi, anlamaya çalışmayı bile başaramıyorsa...Ve analar ağlamaya hep devam edecekse..

Vah ki, eyvah! Daha ne olsun?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…