Artı Gerçek

Siyaset hukukun kurdudur, devletin temelini çürütür

Yine 2009'da ifade ettiğim kaygıları taşıyorum. Gele gele yine 12 Mart benzeri günlere geldik. Darbeyle, darbecilikle mücadele diye başladık, aydın düşmanlığıyla devam ediyoruz.



Devlete yapılacak en büyük kötülük hukuku siyasallaştırmaktır. Hukuk devletin temelidir. Siyasetin müdahaleleri hukuku içinden çürütür; halkın devlete güveni, birlikte yaşama ve adalet duygusu zedelenir. En büyük kötülük budur.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarda 16. yılını doldurdu.

Bu uzun iktidar sürecinde iyi kötü, doğru yanlış yaptığı birçok şey var.

Bu süre içinde 4 genel seçim, referandum ve yerel seçimleri kazandı. 2015'den bu yana kazandığı seçimler haklı itiraz ve tartışmalara konu olsa da, 2002, 2007 ve 2011 seçimleri için bunu söylemek pek doğru olmaz.

AKP (mensuplarının tercih ettiği kısaltmayla AK Parti), iktidarının ilk on yılında AB üyeliği, kültürel çoğulculuk, 'komşularla sıfır sorun' sloganıyla simgelenen dış politika, altyapı yatırımları, açılım ve çözüm süreci gibi söylem ve eylemleriyle toplumdan destek aldı. Ekonomide üretimden çok özelleştirmeden elde edilen kaynaklara dayansa da, ilk yıllarda toplumsal gelir dağılımında alt ve orta gelirliler lehine sınırlı iyileşmeler yaşandı.

Ancak, bütün bu süreçte hukukla ilişkisini bir 'hukuk devleti'nde olması gereken doğrultu ve kurumsallıkta sürdüremedi. İlk yıllarda yerleşik hukuk organ ve kurumlarının, neredeyse iktidarın yetkisini paylaşmaya dönük karar ve tutumları, partide karşı mevzilenme ve alanda güçlü olmak için olmadık işbirlikleri aramak gibi bir zihinaltının yerleşmesine zemin hazırladı.

KAPATMA DAVASI

Sanırım bu olumsuz ve talihsiz sürüklenişte, 2008 başında açılan 'kapatma davası' önemli bir tahrik ve kırılma vesilesi oldu. 2002 ve 2007 seçimlerinde tartışmasız birinci olmuş bir partiye açılan, ciddi dayanaklardan yoksun kapatma davası, yargı erki içinde iktidara yakın -yahut onun gücünü kullanmak isteyen çevrelerin- karşı hamlelerine yol açtı.

İktidar kapatma davasını savuşturmakla uğraşırken, yargıda ortaya çıkan 'kraldan fazla kralcılar' haklı haksız, doğru yanlış birçok iddiayı torbaya doldurarak 'darbe davaları' açmaya, seçilmiş iktidarı bu yoldan sözümona tahkim etmeye çalıştılar.

Bu torbaya Danıştay suikastı gibi menfur cinayetler, ülkeyi yönetilemiyor görüntüsüne sokmayı amaçlayan birtakım kışkırtıcı eylemlerin yanına, tüm suçu sadece iktidarın siyasal çizgisine karşı olmaktan ibaret olan birçok yazar, çizer, aydın, asker-sivil kanaat önderi de doldurulunca, iş çığırından çıktı.

İktidar, kapatma davasından bir uyarı alarak kurtuldu, ama yanlı savcı ve yargıçların, ne buldularsa içine doldurdukları davalar içinden çıkılmaz hâl aldı.

SİYASETİN HUKUKA VERDİĞİ ZARAR

Bu talihsiz süreçte, iktidar ve muhalefet sözcülerinin bu tür toptancı yargılamalara karşı, salt hukukun iyi ve doğru işlemesini talep etmek yerine 'avukatlık' ve 'savcılığa' soyunmaları, işi büsbütün siyasallaştırdı.

Savcılara verilen zırhlı arabalar, onları görevini yapan hukukçular değil de, sanki ülkeyi kurtaran kahramanlar düzeyine çıkaran yanlı ve abartılı söylemler, iktidarı bu davaların iddiacısı, müdahili, tarafı konumuna taşıdı. Davalar, sanıkları, olayları ve hukuki gereklilikleri aşarak iktidar ve muhalefet arasında siyasi bir çekişme nedenine, bilek güreşine dönüştü.

Devlete yapılacak en büyük kötülük hukuku siyasallaştırmaktır.

Hukuk devletin temelidir, devlet meşruluğunu hukuktan alır. Siyasetin müdahaleleri hukuku içinden çürütür. Sonuçta devletin meşruiyet temeli, halkın devlete güveni, birlikte yaşama ve adalet duygusu zedelenir. Devlete yapılacak en büyük kötülük budur.

O nedenle, daha davaların başlarında, bazı basın mensuplarının soruları üzerine "bu davaların haklılığı zorlayan boyutlara yayıldığını, 12 Mart'ın aydın düşmanlığına dönüşen yargılamalarına benzemeye başladığından endişe duyduğumu ve 'korkarım' iktidara zarar vereceğini" söylemiştim.

Dönemin sayın Adalet Bakanı da bana " Yargının görevini titizlikle yaptığını" söyleyerek yanıt vermişti.

Kaygılarım -ne yazık ki- haklı çıktı. Bu davalar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 16 yıllık iktidarının en tartışmalı, yıpratıcı ve yaralayıcı sorunlarının başında yer aldı. Yargılamaların acımasızca sürdüğü, usul kurallarının hiçe sayıldığı dönemlerde bu davaları yalın kılıç arkalayanlar, kısa bir süre sonra "davaların kumpas, savcı ve yargıçların yetkilerini hukuk adına değil, mensubu oldukları bir örgüt adına" kullandıklarını savlamaya başladılar. Sonraları, kendilerini değil, ama bu iddiaları haklı çıkaran olaylar yaşandı.

Davalar, doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırmadan toptancı bir anlayışla sürdürüldüğü gibi, olağanüstü olay ve gelişmelerden sonra, ardında nice acılar ve mağduriyetler bırakarak, yine toptancı bir kararla sona erdirildi.

Mehmet Akif merhum, ünlü şiirinde "Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar/Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?" diyor.

Aradan birkaç yıl geçti. Ergenekon ve Balyoz sanıkları beraat etti.

Bütün usul kurallarını hiçe sayarak yakalama, tutuklama kararları verenler, acımasız mahkûmiyet kararlarının altını imzalayanlar artık savcı ve yargıç kürsülerinde değil. Çoğu sanık sandalyesinde.

Ancak usul değişmedi, yargıda aynı toptancı tavırlar sürüyor. Bu kez yine suçu sadece iktidara siyaseten karşı olmaktan ibaret bir dolu insan, okur yazar, aydın, siyasetçi, sanatçı sanık yerinde. Sadece sanık yerinde de değil, tutukevinde, cezaevinde.

Yakın tarihimizin gördüğü en kanlı, karanlık, hain ve oldukça da ahmak bir darbe girişiminden sonra haklı olarak başlayan soruşturma ve tutuklamalar, bir süre sonra anlamsız ve gereksiz çevrelere yayılarak bir cadı avına, yeni bir öç alma dalgasına dönüştü.

Yaşamı darbelere karşı mücadeleyle geçmiş, darbelerin mağduru nice insan, sırf muhalif tavırları nedeniyle darbecilikle suçlanıyor. Çevreciler, barışseverler, siyasetçiler, sivil toplumcular, eylemleri yüzünden değil, bir söz, bir yazı ve düşünceleri nedeniyle suçlanıyor; özgürlüklerinden yoksun bırakılıyor.

En sonunda iş, darbe girişiminin odağı olmakla suçlanan yapıya karşı yıllardır en amansız mücadeleyi verenlerin, mücadele ettikleri yapının mensubu olmakla suçlanması saçmalığına kadar vardı.

2018 yılı sona eriyor. Yaşananlardan ibret almamış gibiyiz.

Yine 2009'da ifade ettiğim kaygıları taşıyorum. Gele gele yine 12 Mart benzeri günlere geldik. Darbeyle, darbecilikle mücadele diye başladık, aydın düşmanlığıyla devam ediyoruz.

Nasihat almak için, bize daha kaç musibet gerekiyor?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…