Artı Gerçek

12 Eylül öncü darbeydi

Avukatların işkencecinin yakasına yapıştığı askeri dönemlerden, ‘sivil’ mahkemelerde işkence gören avukatlar dönemine geçtik.


Ortadoğu toplumlarının hâlâ pek akıl erdiremedikleri gelecekteki 30, 50 hatta 100 yılda olabilecek ekolojik, toplumsal, siyasal değişimlere yönelik senaryolar oluşturma, bu senaryolara göre A-B-C  planları yapma ve bunları uygulamaya sokma aklı, Batı’ya ait olmaya devam ediyor.

Ama ne halkımızın İslamcı kesimi AKP’nin iktidara getirilişindeki ABD rolünü kabul ediyor, ne de laik kesim askerlerin bu planın parçası olduğuna inanıyor.

Bugünkü kutuplaşma, zihin bulanıklığı, muhalefeti de iktidar destekçilerini de aynı oyunun figüranı haline getiren siyasal iklimin çıkışsızlığı, buralara kadar uzanıyor.

12 Eylül Askeri Darbesi, ABD’nin “bizim çocuklar”ı tarafından bugünkü “ılımlı İslami rejim” için derine atılmış çıpaydı.

Cunta yönetimi solcuları ve Kürtleri kıyımdan geçirirken, bugünkü kadroları yetiştiren Akıncı gençliğe ve bağlı bulundukları İslami yapılara teğet geçmişti.        

Darbe günlerinde Fatih gibi İslamcıların en örgütlü olduğu, adeta ‘kurtarılmış bölge’leri olan bir yerde oturuyordum. Solculara, Ülkücülere ve Akıncılara ait üç öğrenci yurdunun tam ortasındaydı evimiz. Solcular ve Ülkücülere ait yurtlar basılıp, talan edilirken Akıncılara ait yurdun kapısından bile geçilmemişti.

Bu küçük bir tanıklıktı elbette. Asıl önemlisini Uğur Mumcu yazmıştı sonradan.

Örneğin AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın o yıllardaki militanlığını anlattığı, geceleri afiş asıp, duvar yazılaması yaptığını söylediği siyasal eğilime Cunta yönetiminin el altından yağdırdığı paralar Uğur Mumcu tarafından “Rabıta” kitabında anlatılmıştı.

İslamcı kuruluşlara para yağdıran, Müslüman Kardeşler'le dirsek temasında olan Cunta yönetiminin o güne kadar üniversitelerde serbest olan başörtüsünü yasaklaması da, ‘sağ’a karşı yapılmış bir darbe görünümü vermesi de çelişki değil aynı stratejinin parçasıydı.

Mağduriyet üzerinden yeni ve güçlü bir muhalefet kitlesi oluşturmak, bu kitleyi kurtaracak ağzı laf yapan bir ‘lider’ yaratmak, ‘Müslüman demokrat’ bir liderle dipçik öncülüğünde rejimi değiştirmek çok da zor olmadı.

Hep denir ya, yakın tarihi bilmeden bugünü anlamak mümkün değil diye.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin öncülüğünü yaptığı ve bugün nihayete ermiş bir rejimle karşı karşıyayız.   

Tam da 12 Eylül dönemi yargısı ile bugünkü yargıyı kıyaslayan Avukat Kazım Bayraktar’ın dediği gibi “12 Eylül aslında bugündür”.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesi 17'si tutuklu 20 avukatın yargılandığı davanın daha ilk duruşmasından sonucu tahmin etmenin zor olmadığı sahnelere tanık olduğumuz yargılama trajedisi üzerine görüşü sorulan Bayraktar, durumu gayet net ifade etmiş.

“O dönem yargısı asgari de olsa hukuksal görüntü verme kaygısı taşırdı. ‘Terör’ iddialı suçlamalarda bu iddiayı kanıtlayacak uygun maddi kanıt aranır, bulunamadığı durumlarda da işkenceyle imzalatılmış ifadeler kullanılırdı. Bugün ise yargıda asgari utanma duygusu dahi kalmadı.”

Mezopotamya Ajansı’ndan Berivan Altan’a röportaj veren 12 Eylül avukatlarından Bayraktar, bugünkü ‘sivil’ yönetimde olamayacak kadar ‘şaşırtıcı’ bir bilgiyi de ekliyor:   

“İşkence ile ifade imzalatma yönteminin yaygınlaşması üzerine Askeri Yargıtay emniyette alınan ifadelerin, başka maddi kanıtlarla desteklenmedikçe tek başına mahkûmiyete yeterli delil olamayacağına dair içtihatlar çıkarmak durumunda kaldı.”

Bayraktar’ın söz ettiği “utanma duygusu” ve “hukuksal görüntü verme kaygısı”na bir örneği de kendi tanıklığımdan aktararak bitireyim.

İTÜ öğrencisi 20 yaşındaki Faruk Tuna, 2 Ağustos 1980'de Beşiktaş'ta pankart astığı gerekçesiyle gözaltına alınmış, bir gün sonra koma halinde hastaneye kaldırılmıştı. Tuna, gördüğü işkenceye ancak birkaç gün dayanabildi.

Faruk Tuna gözaltına alındığında yalnız değildi. Yanında bir kız arkadaşı da vardı. Tuna’nın gözaltına alındığına ve işkence sonucu öldüğüne tanıklık edecek tek kişiydi.

Olayı takip eden avukatlar, kızın da kaybedilmesinden korktuğu için bir an önce mahkemeye getirilmesini sağlamaya çalışıyordu.

O gün askeri mahkemelerin yapıldığı Selimiye Kışlası’na gittiğimde, bir grup avukat yanıma geldi ve durumu anlattıktan sonra, kızın Kışla’ya getirildiğine dair bilgi aldıklarını ama emin olamadıklarını belirterek, alt kattaki gözetim odasına girip giremeyeceğimi sordular.

Ayrıca kıza vekaletname imzalatmaları için, bulunduğumuz kattaki kadınlar tuvaletine getirilmesi gerekiyordu.

Gazetecilerin o kata girmesi yasaktı ama deneyeceğimi söyledim.

Askerlerin beni her gün Selimiye’de görmelerine ve tanımalarına güvenerek, alt kata indim ve askerlerin şaşkın bakışları arasında doğruca gözetim odasının kapısına yürüdüm.

Tam kapıyı açmıştım ki askerler koluma yapıştı ve “yasak, derhal çıkın” dedi. Yanlışlıkla olduğunu söyleyip apar topar uzaklaştım ama göreceğimi görmüştüm.

Tarif edilen kız oradaydı.

O’na da ağır işkenceler yapıldığını ve adli tıbba sevkinin sağlanması gerektiğini biliyordum.  

Avukatlar, kızın birazdan tuvalete getirileceğini haber verdi ve elime vekaletnameyi tutuşturarak imzalatmamı rica ettiler.

Oradaki tek kadındım, dolayısıyla bunu ancak ben yapabilirdim.

Siyasi şubeden sivil bir polis eşliğinde tuvalete getirilince ben de arkasından girdim. Ama vekaletnameyi imzalatmaya çalışırken polis pat diye içeri girdi ve kıyamet koptu.

Yanlış hatırlamıyorsam polisin arkasından da Avukat Atilla Coşkun koşarak geldi. Polis, avukat ve benim elimde dolaşan vekaletname sonunda kıza ulaştı. O arada Coşkun polisin yakasına yapışıp dışarı çıkarmış, bir yandan tartaklıyor bir yandan da ağzına geleni söylüyordu.

Nöbetçi subay ve askerler duruma müdahale ettiği sırada polis de tehditler savuruyor, avukat hakkında işlem yapılmasını istiyordu. Ama polisin hiç beklemediği bir şey oldu.

Nöbetçi subay “ulan burası Dingo’nun ahırı mı, kes sesini” diye azarladığı polisi ite kaka dışarı çıkardı.

Dahası da var.

Avukatların gazetecilerden özel ricası üzerine dönemin ünlü Sıkıyönetim Başsavcısı Süleyman Takkeci’nin kapısında toplandık. Kızın bir an önce adli tıbba gönderilmesi için yapacakları başvurunun reddedilmemesi için, psikolojik baskı oluşturabileceğimizi düşünmüşlerdi.

Evet, işe yaradı.

İşte böyle…

Avukatların işkencecinin yakasına yapıştığı askeri dönemlerden, sivil mahkemelerde işkence gören avukatlar dönemine geçtik.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…