Artı Gerçek

CHP’nin de gerisine düşmek

Sonuçta 'ezber bozmak', hâkim ideolojinin vesayetinde üreyen 'hamaset'ten kurtulmak değil mi?


Öncelikle belirteyim, bugün yazmayı istediğim konu, kadın cinayetlerinin artmasındaki en önemli faktörün, 17 yıldır topluma pompalanan “kadın erkeğe emanettir, kadın erkekle eşit değildir” propagandası ve yüzlerce örnek sıralayabileceğimiz mağdur kadını değil katil erkekleri koruyan eril yargının verdiği cesaret olduğundan bahsetmekti.

Mesele yasaların yetersizliği değil yasaları etkisiz kılan zihniyetin iktidarın tüm kurumlarınca desteklenmesidir.

Son örnek, öldürülmeden yarım saat önce karakola giden Emine Bulut’un yardım çığlığı karşısında emniyetin gereğini yapmaması, Emine’nin göz göre göre ölüme gönderilmesidir.  

AKP’nin altına imza attığı İstanbul Sözleşmesi’nin yüklediği sorumlulukları yerine getirmemesi hatta iktidar borazanlarının sözleşme aleyhine kamuoyu yaratma görevini üstlenirken paçavralarındaki kurgularla katillere cesaret vermesidir.

***

Bence bugün içinde bulunduğumuz cehennemi yaratan iki önemli konudan biri cinskırımıyken, diğeri de “siyasi soykırım”dır. Ve her iki konu da, -niyetten bağımsız olsa bile- nedenler çarpıtılarak, üstünde yükseldiği temel dayanaklar görmezden gelinerek “açıklamaya ve anlamaya” çalışılırken vardığı yer, iktidarın söylemine destek oluyor, maalesef.

Anlaşılacağı üzere Murat Aksoy’un “Olanı açıklamaya değil anlamaya ihtiyacımız var” başlıklı, önceki yazılarına yönelik eleştirilere verdiği ‘yanıt’ yazısından bahsediyorum.

Keşke o da Twitter üzerinden yaptığımız tartışmaya atıf yaparken açıkça adımı da verseydi.

Tartışmayı takip eden herkesin anlayacağı şekilde “Yine sosyal medya üzerinden, ‘fikirden’ ziyade ‘hamasetin’ öne çıktığı bir eleştiri ve ona eklemlenen ‘tartışma’ kaygısından çok ‘mesaj’ kaygısının öne çıktığı 280 karakterlik katkılar” cümleleriyle kendince aşağılamaya çalışırken pek cesur olamamış.

Bunu yaparken isim vermeyerek de yanıt hakkını önlemeye çalışmış aslında.

Neyse, bu üslup ve düzey onun sorunu.

Benim derdim ise, kamuoyunu doğru bilgilendirmekle yükümlü gazetecilerin kendi ideolojik duruşları veya başka siyasi beklentileri nedeniyle maddi hatalarla dolu yazılar yazması yetmezmiş gibi demokrasi güçlerinin kafasını karıştıracak, bölmeye yarayacak argümanları, tam da bu kritik süreçte kullanabilmeleri.

Daha ilginci aynı argümanları kullanan Sabah gazetesi yazarlarıyla hatta SETA ile aynı çizgiye düşebilmesi.

Bakın Sabah yazarı Burhanettin Duran 23 Ağustos tarihli yazısında ne diyor:

 “HDP, Kandil'in talimatlarını uygulayan ve terörle arasına mesafe koyamayan bir konuma sürüklendi…

Türkiye'de yaşayan Kürtlerin demokratik siyasete entegrasyonu kritik önemde.

Bu nedenle, 1990'ların başından itibaren, parti kapatmalara rağmen, HDP çizgisinin temsili bir şekilde sağlandı. Ancak HDP, PKK terörü ile arasına mesafe koymadıkça ‘marjinal konumundan’ çıkarılmamalı… Siyasetin ve kamuoyunun HDP üzerindeki ‘demokratikleştirici baskısı’ hafifler ya da kalkarsa Türkiye etnik terörle mücadelede büyük bir zemin kaybeder.”

Duran, yazısında SETA’nın "Etnik Terör ve Terörle Mücadele Stratejileri" adlı raporuna da atıf yapıyor.

***

Gelelim Murat Aksoy’un yazılarına.

Murat Aksoy son iki ve yanıt niteliğindeki üçüncü yazısında da farklı bir şey söylemiyor.

“…gerçeği ve algısı nasıl olursa olsun, PKK’ya siyaseten mesafe almalarıdır. Bunun anlamı PKK’yı ya da Öcalan’ı siyaseten reddetme değil; ama gerektiğinde güçlü biçimde eleştirmektir. Bu bir anlamda kendine de mesafe almaktır. Kendine mesafe almayan hiçbir siyasi hareketin başarı şansı yoktur” ifadesiyle “HDP’nin PKK ve Öcalan’ın siyasi vesayeti altında olduğu ve bu nedenle siyasi özne olamadığı” iddiasını tekrarlıyor.

Tam da HDP’li belediyeler abluka altındayken, seçilmişler atanmışlar tarafından hastanelik edilirken bunu söyleyebilmek, iktidar politikasına destek vermekten başka anlama gelmez. CHP yöneticileri bile bunu söylemezken, “ama”sız protesto ederken…

HDP’nin “vesayet” altında olduğu iddiası eminim hiç kimseye yabancı gelmemiştir. HDP olmadan önce de Kürt siyasetçileri aynı suçlama ve taleple karşılaşmıştır ki, son örneği kayyım atamalarının gerekçesinin de aynı olmasıdır.

Nitekim Sabah yazarı Duran da kayyımları savunurken aynı argümanları kullanarak “HDP, Kandil'in talimatlarını uygulayan ve terörle arasına mesafe koyamayan bir konuma sürüklendi…” diyor.

Hatta Duran, HDP’nin “demokratikleştirilmesi”nden bahsederken de neredeyse Aksoy ile aynı hedefi işaret ederek, çözümü HDP’nin ‘ehlileştirilmesinde’ görüyor. Tabii daha kaba ama daha açık ve anlaşılır cümlelerle.

Aksoy da HDP’nin “siyasi özne” olarak, merkeze yakınlaşmasını ve demokrasiye katkı vermesini istiyor.

Bir yazar ya da gazeteci, bir partiyi istediği gibi eleştirebilir elbet ama neredeyse ‘parti programını değiştir’ deme hakkını kendinde nasıl bulabilir, bilemedim.

Benim anladığım istenen, HDP’nin ‘merkez’ olarak CHP’ye yanaşması, PKK ve Öcalan’ı “güçlü biçimde” eleştirerek (terörist diyerek mi mesela?) CHP’nin elini rahatlatması ve her koşulda şartsız desteleyerek “demokrasi”ye katkı vermesi.

Tabii insan hayalinin, talebinin sonu yok. Ama bakalım HDP’ye oy verenler ne istiyor, ne bekliyor?

En azından başka bir CHP istemedikleri kesin. 

***

Aksoy’un yazısında tartışılan bir diğer yan ise maddi hatalar ve yorumlarını maddi hatalara dayanarak savunması. 

Kürt sorunu ile çözüm sürecini ayrı tutarak, bir kez daha resmi görüşle aynı saflara savrulurken, çözüm sürecinin bitişini de HDP’ye ve Öcalan’ın tek aktör olarak bırakılmasına yüklüyor.

Öyle mi olmuştu?

Bunun en kapsamlı yanıtını Celal Başlangıç’ın Duvar’da yazdığı 16 Eylül 2016 tarihli yazıda bulabilirsiniz.

Ben bir bölümünü kısaca aktarayım:

HDP Heyeti üyesi ve Grup Başkan Vekili İdris Baluken, 19 Mart 2015’teki İmralı görüşmesini aktarırken, devletle varılan anlaşmanın netleşmesinden, HDP, devlet heyeti ile sivillerden oluşan bir izleme kurulunun 15 gün sonraki görüşmede bulunmasına karar verildiğini anlatır.

Baluken devamında da “15 gün içinde heyetin gelmesini beklerken savaş konseptinin AKP tarafından sahaya sürüldüğünü söyledi. Bu, tarihi bir tespittir. AKP, neden süreci bozduğunu, 15 günlük süre içinde neden İzleme Heyeti’ni İmralı’ya göndermediğini açıklamak zorundadır. Özellikle Türkiye kamuoyunda da bazı aydın, yazar, barış ve demokrasi çevrelerinde, süreci kimin bozduğuyla ilgili kafa karışıklığı vardı. Sayın Öcalan bu kafa karışıklığını da giderdi.” der.

Kürt siyaseti topyekun, başından bu yana Çözüm Süreci’nin toplumsallaştırılmasını savundu. Arşivler orada duruyor.

Siyasi iktidarın Kürt sorunu konusunda geri adım atması Gezi sürecinde ortaya çıkan demokratik taleplere karşı gösterilen sert müdahale ile başlamış” da değildir.

Gezi zaten ötekileştirilenlerin isyanı ile kutuplaşmanın zirve yaptığı bir dönemde gerçekleşti. ‘Çözüm Süreci’nden iki yıl önce.

Murat Aksoy’un “23 Haziran seçimleri öncesi, Öcalan’ın ‘HDP İstanbul seçimlerinde tarafsız kalsın’ çağrısı” yaptığını iddia etmesi de şaşırtıcı iddialarından.

Öcalan’la görüşen avukatları, yakınları ve HDP anlamamış ama iktidar mensupları ile Murat Aksoy, Öcalan’ın böyle bir mesaj verdiğini anlamışlar!

Aksoy neyse ki, HDP’nin bir başarısını anlamış ama onu da yanlış anlamış.

Diyor ki;

Bütün bu dönemde tek istisna 7 Haziran 2015 seçim sürecindeki Demirtaş liderliğindeki ‘Türkiyelileşme’ hedefinin başarısıdır.”

Kötü bir haber vereyim Aksoy, ‘Türkiyelileşme’ hedefi de Öcalan’ın projesiydi.

Son bir ‘Aksoy tahlilini’ daha değineyim. “Kürt sorunu” ile “Çözüm Süreci”nin ayrı şeyler olduğunu iddia etmek, ancak Duran’ın işaret ettiği SETA raporuna paralel düşmek olabilir. Çözüm sürecinde muhatap alınan Öcalan ve lideri olduğu örgütün mensupları Kürt halkının çocuğu, babası, kardeşi, kızı. HDP’ye oy veren kitlenin yakınları kısaca. Kaldı ki, çatışmalı konulardaki müzakere süreçlerine ilişkin sayısız deneyim ve barışçıl yöntem insanlığa hediye edilmiş.

Belki de sivil toplum, muhalefet partileri çoğaltıp dağıtmalı bu deneyimleri. Eminim HDP’nin “Öcalan’a güçlü eleştiriler” yapmasını istemekten çok daha yararlı olur.

Barış iklimi yaratmak ne iktidarın tekelinde ne de sadece muhataplarının sorumluluğunda.

Muhalefetin tüm aktörlerinin sorumluluğu ve görevi de olmalı değil mi?

İstenirse muhalefetin ana aktörü CHP öncülüğünde bin bir çeşit yol ve yöntemle, yerel seçimlerde doğan barış iklimi güçlendirilebilir.

Sonuçta “ezber bozmak”, hakim ideolojinin vesayetinde üreyen “hamaset”ten kurtulmak değil mi?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…