Artı Gerçek

‘Kanlı Pazartesi’ler bize çok mu yabancı?

Umuyoruz ki muhalefet partilerinin gündemindeki birincil mesele budur ve  Filistin meselesi nedeniyle arada kaynamamış, hak ettiği önemi görmüştür.


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu İsrail’in Gazze katliamına tepki gösterirken “Kanlı Pazartesi” tanımını kullanarak, “unutacağımız günlerden biri değildir" dedi ve ekledi:

“Hiç kimse unutmasın 1968’lerde gencecik çocuklarımız Filistin Kurtuluş Örgütü’nün davasını savunmak için Filistin’e gittiler. Bunların başında da Deniz Gezmiş geliyordu. Geçmişte bizim gençlerimiz Filistin için mücadele ederken, dönemin hükümetleri onları eleştiriyorlardı. O çocuklarımızın mezarları şu an Filistin’de. Filistinliler o çocuklarımızı bağırlarına basmış vaziyetteler.”

Çok yerinde bir hatırlatma. Ama bizim içimizi acıtıyor. Halkların bağımsızlığı ve kardeşliği için mücadele eden gençleri kurşuna dizen, cezaevlerinde çürüten, idamla cezalandıran İsrail değildi.

Onları “anarşist, devlet düşmanı, hain” ilan edenlerin siyasal mirasçıları hâlâ aynı geleneği sürdürüyor. Artık daha kitlesel “hain, terörist”ler icat ediyor, sembol seçtiklerini mafya babalarına, kadrolu meczuplarına havale ederek etkisiz kılmaya, sindirmeye uğraşıyorlar.

Medyada istihdam ettikleri tetikçileri aracılığı ile de bazen bir semt ahalisini bazen cezaevini adres gösteriyorlar. Son örnek Barış Atay oldu.

Barış Akademisyenlerini Sedat Peker, HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ve cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ı Alaaddin Çakıcı tehdit ediyor. Hem de cezaevinden!

Çakıcı’nın cesaret aldığı kaynak: ‘Devlet’.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yalnız ismiyle değil siyasetteki işlevi nedeniyle de ‘bir kısım’ devletin sözcüsü olarak gerekli gördüklerini, gerekli adreslere havale ediyor.

Tam bu noktada sorulması gereken ilk soru, Devlet Bahçeli’nin durup dururken Alaaddin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz gibi kriminal isimleri neden gündeme getirdiği? Bahçeli ve iktidar ilişkisi ayrıca irdelenmesi gereken bir konu haline geldiğinden onu ayrı bir yazıya bırakmakta yarar var.   

Seçim yatırımı olarak bir af hazırlığı olduğu dillendirilmeye başlandığına, affın devlete değil bireylere karşı işlenmiş suçlara getirileceği açık olduğuna göre, başka devlet tetikçileri de var mı listelerinde?

Aklıma bile getirmek istemiyorum ama Demirtaş tahliye edilir ve başına bir şey gelirse Çakıcı mı, Bahçeli mi yoksa tüm iktidar ortakları mı sorumlu olacak?

Kürt halkını, vicdanlı insanları, demokratik kamuoyunu ayağa kaldıracak, sokaklara dökecek herhangi bir gelişme karşısında A planı mı, B planı mı C planı mı devreye sokulacak?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybetmesi üzerine “Bizim de A,B,C planlarımız var” dedikten sonra yaşananları Artı Gerçek bir bir sıraladı, iki gün önce.

Erdoğan BBC’ye verdiği röportajda şimdi bir kez daha 7 Haziran’a atıf yaparak “Sistemi çalıştırmayacak herhangi bir gelişmeye fırsat vermeyiz. 7 Haziran’da da sistemi tıkayanlar veya tıkamak isteyenler oldu. Ben cumhurbaşkanı olarak sistemin önünü açtım. Ve hemen 1 Kasım seçimine gidildi” demesi gerçekten tüyler ürpertici.

Ve AKP’nin parlamentoda çoğunluğu kaybetmesi ihtimaline ilişkin soruya da “Önce seçim sonuçlarını bir görelim. Sizin dediğiniz anlamdaki bir neticeye göre hazırlıklarımız şüphesiz olacaktır. A, B, C planlarımız var” yanıtını verdi.

10 Mayıs tarihli yazımda tam da bunu yazmıştım. 

Erdoğan’ın sözleri bir açıklama değil, tersine acilen açıklanmaya muhtaç sözler.

Yeni YSK ve seçim yasasıyla, seçim sonuçlarını maksimum ölçüde garantiye alma planı tamamlanmış gözüktüğüne göre, buna rağmen seçimi kaybetmiş bir iktidar nasıl bir hazırlık yapabilir, yasalara uyarak iktidarı usulünce devretme mecburiyeti dışında?

Çoğunluğu kaybetmesi durumunda, ittifak planı zaten çökmüş olacağından nasıl bir plan devreye sokabilir ki, seçim sonuçları değişsin veya geçersiz kılınsın?

MHP ve BBP dışında başka bir parti mi var yoksa ittifak yapmaya hazırlandığı?

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ‘silahlı eğitim kampları’ iddiaları, sivillere bin mermi hakkı ve ‘darbe karşıtı’ eylemlerdeki suçlarda dokunulmazlık zırhı bu planlardan birinin kapsamı içinde olabilir mi?

Meral Akşener’in politik kariyeri göz önüne alındığında, iddialarının istihbarata dayandığı anlaşılıyor. Akşener’in YSK’yı sık sık uyarması, seçimlerin ertelenmesi ihtimaline ve kendisine yönelik suikast iddialarına meydan okuması da devletin bir kanadından ciddi bir istihbarat  akışı olduğunu gösteriyor.

Umuyoruz ki muhalefet partilerinin gündemindeki birincil mesele budur ve Filistin meselesi nedeniyle arada kaynamamış, hak ettiği önemi görmüştür.

Yakın tarihimiz malum “kanlı Pazartesiler”le dolu. Yenilerinin olmayacağının güvenini duyabileceğimiz bir demokratik hukuk devleti hayalimiz ise hâlâ çok uzak.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…