Artı Gerçek

Türkiye, ABD’den zengin ama farkında değil

Belgesellerin çekildiği pek çok coğrafyadan çok daha büyük zenginliklere sahibiz ama haberimiz yok.


Hadi canım! diyen sesinizi duyar gibiyim. Kesinlikle atmıyorum. Öyle kuru milliyetçilikle de işim olmaz.

Gerçekten de Türkiye, ABD, İspanya, Fransa, Irak, Almanya ve İngiltere’den kat be kat zengin.

Bahsettiğim zenginlik, maddi zenginlik veya petrol/gaz rezervleri değil elbette.

Şu anda farkında olmadığımız, ya da görmezden geldiğimiz, hoyratça kullandığımız... Fakat maalesef 30, 40 yıl sonra kıymetini çok iyi anlayacağımız, dünyanın üzerine titreyeceği bir zenginlikten söz ediyorum: Biyoçeşitlilik.

İklim kriziyle başa çıkmak, canlı yaşamın devamlılığını sağlamak açısından bir coğrafyanın biyoçeşitliliği, hayati önemde.

Türkiye, müthiş şanslı:

Topraklarında yaşayan bitki türü sayısı açısından dünyanın en zengin beşinci ülkesi.

Günümüzde ortalama 9.500 bitki türü Türkiye’de, dahası her hafta yeni bir tür listeye ekleniyor

İlk dörtte Çin, ABD, Avustralya, Madagaskar bulunuyor. Belgesellerin çekildiği pek çok coğrafyadan çok daha büyük zenginliklere sahibiz ama haberimiz yok.

EN ZENGİN İL: KONYA!

“Endemik” yani sadece bir bölgeye has yetişen bitki türlerine bakınca Türkiye, Avustralya ve Madagaskar’dan hemen sonra, üçüncü sırada geliyor.

Hemen ardından ABD, İspanya, İran ve Yunanistan takip ediyor...

Bu bilgileri Orman Yüksek Mühendisi Doç. Dr. Cihan Erdönmez ve Dr. Mehmet Tokcan’dan aldım.

İlginç bir not daha: Konya, endemik türler açısından ülkenin en zengin yeri!

Biyoçeşitliliği, doğayı ormandan ibaret sanan çoktur. Ancak makilikler, gevenler (Anadolu’nun her yerinde görebileceğiniz çalılık gibi otsu bitkiler) hatta çöllerin, bataklıkların çok değerli canlı türlerine ev sahipliği yaptığını pek çoğumuz bilmez.

Yaşam türlerinin farklı iklim koşullardaki çeşitliliğini incelemek, korumak bir yana, hepsinin üzerinden “dozerle geçme” anlayışı bizi çok, ama çok pişman edecek...

“A’dan Z’ye: Buraya Nasıl Geldik” (Kara Karga Yayınları, 2018) kitabımın ilk bölümü “Ağaç” başta olmak üzere, pek çok yerinde bunu anlatmaya çalışmıştım.

Fakat topraklarımızın zenginliğini, nasıl korunabileceğini ayrıca, tekrar tekrar anlatmak gerekiyor.

Olaylar o kadar hızlı ve korkutucu gelişiyor ki... Kitap çıktığından bu yana, iklim değişikliği terimi bile tedavülden kalktı. Bilim insanları, gezegeni bekleyen felaketin beklenenden çok daha derin ve hızlı gerçekleşeceğine dair açıklamalar yapıyor. Durumun vehametini anlatmak için artık “iklim krizi” deniyor.

Buzdağındaki kutup ayısı sembolünün yerini, eriyen kutup sularında koşturan kızak aldı. Zaten aşırı hava olaylarını bizzat yaşıyor, deneyimliyoruz.

Ancak her gün ağır hak hukuk ihlalleri, siyasi manevralar, ekonomik durağanlaşma gibi “acil” konularla dolup taşarken iklim konusu ne yazık ki geri plana atılıyor.

KADIKÖY AÇIK HAVA BOTANİK BAHÇESİ GİBİ

İktidar, “en iyi çevreci biziz” deyip Gezi’deki ağaç kıyımından ODTÜ’deki kavaklık için direnen gençlere “hain” muamelesi yapıyor. Hatta, Gezi’den “darbe girişimi” çıkarmak için hâlâ uğraşıyor.

Çanakkale’den Artvin’e maden aramaya, termikten nükleere, HES’lerden tarım politikasına, ülkenin en değerli varlıklarını kısa yoldan paraya tahvil edecek fakat çok büyük bir yıkıma sebep olacak yatırımları teşvik ediyor.

İtiraz edene en hafifinden “ne o, ülkenin gelişmesini istemiyor musunuz?” diye karşılık veriyor.

Çok şükür, bu söylemin halktaki karşılığı giderek azalıyor.

Konda ve İklim Haber’in yaptığı son araştırma, Türkiye’de her iki kişiden birinin iklim krizinin etkilerini şimdiden hissettiğini ortaya koydu:

Yüzde 61 “endişeliyim” diyor. Merkez ve yerel siyasetin bu konuda çaba göstermediğini belirtenler ise yüzde 55.

Endişeyle evde oturmanın kimseye faydası yok. Yaşadığımız mahallenin, semtin doğasına dair bilgilenerek başlayabiliriz. Doğal ormanla plantasyonun ayrı şeyler olduğunu, “üç ağaç kestim beş tane diktim” demenin manasızlığını idrak etmek, bir başlangıç. Misal, yaşadığım Kadıköy’ün bir açıkhava botanik bahçesi kadar zengin olduğunu ve 200 ağaç türünün görülebileceğini bilmiyordum.

Eski İstanbulluların kendi elleriyle diktiği, baktığı ağaçlar sayesinde!

Bu yazıda ancak girizgah yapabildim. İlk fırsatta, katıldığım Dendroloji (Ağaç Bilimi) sohbetini aktarıp biyoçeşitliliğe dair başka bilgilere yer vereceğim.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…