Artı Gerçek

59. vefat yıldönümü anısına

Şimdiki batıl siyasete eklemlenen ezberci ortodoksi Nurculuğun rağmına O’nu, mesajlarıyla birlikte doğru anlayıp doğrulayacak kuşaklar olacaktır.


Anmalar, anlamalara vesile oluyorsa değerlidir.

Geride bıraktığımız 23 Mart, Üstad Bediüzzaman’ın 59. vefat yıldönümü idi. Elime aldığım muhafazakâr bir takvim yaprağı ise doğum günü belli olmayan bu çaplı dehanın, bu iman ve adalet emektarının vefat gününü kayda değer bulmamıştı. Hâlbuki kendini Türkçülüğe değil Osmanlıcılık’a yakın gören bu aynı takvim sözgelimi; Uluğ Bey’in, Evliya Çelebi’nin, Harun Reşid’in vb.lerinin yaşam serüvenlerine ait kronolojik tarihleri tutmayı başarmıştı.

Kürdler O’nu Seîdê Kurdî, Türkler Said-i Nursi, Araplar ise (yeni yeni) İmam Bediüzzaman olarak tanıma taraftarıdırlar.

Her yıl çeşitli etkinliklerle anılan bu Zatın her kesimden on binlerce seveni sayanı olmasına rağmen hâlâ hakkıyla derinlemesine tanınmış olduğunu söyleyemiyoruz.

İman merkezli Nur Risaleleri ve adalet merkezli hareket metodu, insanlık alemine yeterince mal olmuş değildir. Deizm ve ateizmin yükselişi, artan suç oranları ve her tarafın toz, barut ve zulüm kokması buna şahittir. O’nun dediği gibi “Büsbütün ümitsiz değilim fakat yegâne ızdırabımı giderecek bir iman inkişafı da göremiyorum. (Tarihçe-i Hayat)

Nursi’nin seksen küsurluk hayatının her bir karesi sadece bir takvim yaprağını değil uzunca bir kitabı doyuracak zenginlikte iken burada O’nun hiç olmadığı sanılan birkaç radikal yönüne sadece temas etmekle yetineceğim.

Nursi'nin çıkara dayalı bir siyaseti Şeytan gibi görüp, savaşta vb. birkaç yerde yalana izin veren klasik fıkhi görüşün aksine yalana hiçbir yerde fetva vermediğini biliyoruz! O'na göre yalan, tüm kötülüklerin kaynağıdır.

Kurdî; 55 yıl boyunca hayal ettiği uluslararası Wan Medresetüz-Zehra Üniversitesi’ni tahakkuk ettirmek için elinden geleni yaptı ve bu konuda hiçbir zaman geri adım atmadı. Çünkü bu gayeyi başarmak, yalnızca Ortadoğu barışının anahtarını bulmak değil aynı zamanda Doğu-Batı ve Din-Bilim arasında uzlaşı sağlamak ve köprü inşa etmek demekti.

O; “Ben, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşamam!” derken de özgürlüğünü kırmızı çizgisi olarak ilan ediyordu.

İslâmı koca İman dalının budağı olarak tarif etmiş olması, aslında her ilim adamının kolaylıkla cesaret edemediği radikal ilmî tespitlerinden sadece bir tanesiydi.

Kitaplarında Türkiye yerine Anadolu ve Kürdistan demesi dikkatlerden kaçmazken, tek partinin zifiri karanlık devrinde Şafiiliğinden ve Kürdlüğünden taviz vermemesi ayrıca mahkeme savunmalarından tutun da başbakan ve reis-i cumhura yazdığı mektuplara kadar çekinmeden Kürdistan demesi takdire şayan onurlu cesaret örneklerinden yalnız bir-iki tanesidir.

“Kin, düşmanlık ve savaşın vakti bitti!” diyerek, manevi cihadı öne ve merkeze almış, şiddeti meşru savunma dışında kategorik olarak reddetmişti. Bu son derece öngörülü hamlesinin önemini ise günümüz İslam coğrafyasının trajik derbederliği yeterli olarak kanıtlamaktadır.

Yine O; zamanın modasına muhalif başındaki sarığı, belindeki hançeriyle yani milli-dini elbisesini yaşamı boyunca değiştirmemekte ısrarcı ve radikaldi.

Evet O, bedi’ yani ğaripti; yenilik ve değişimin gerekliliğini görüyor, bağnazlık ve bid’a uçurumlarının farkındaydı. Ama O, modernist savrulmalara varmadan kendi usulünce ve üslubunca doğru olanı yapıyordu. İmanı merkeze almış, İslâma “büyük insanlık” namını vermişti.

O, kışta geldiğini vurgulamış baharı gözlüyor, ektiği Nur tohumlarının uygun zaman ve zeminde yeşereceğini biliyordu…

Şimdiki batıl siyasete eklemlenen ezberci ortodoksi Nurculuğun rağmına O’nu, mesajlarıyla birlikte doğru anlayıp doğrulayacak kuşaklar olacaktır. Çünkü O; “hakikat” demiş ve insanlığın anlam arayışı da “hakikat”la doğrudan alakalıdır…

23 Mart geçmişti ve Üstad’a değinmeseydim olmazdı! wesSelam.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…