Artı Gerçek

Aşura Günü Kerbela Faciası

Aşura Günü yani ‘Muharrem’in On’u insanlık tarihinde önemli gelişmelerin yaşandığı ayrıcalıklı bir gündür.


Hz. Nuh’un gemisinin mübarek Cûdi’ye bugün oturmuş olması, Hz. Musa ve İsrailoğulları’nın Fir’avn’un zulmünden bugün kurtulmaları, balığın karnındaki Hz. Yunus’un duasının bugün kabul görmesi gibi nice güzel olaylarla beraber Kerbela Faciası’nın da bugüne tevafuk etmesi Aşura Günü’nü normal bir gün olmaktan çıkarıp farklı kılıyor. Bu makalenin konusu ise ağırlıklı olarak Kerbela olacaktır.

Hz. Hasan büyük bir fedakârlık yaparak imzaladığı barış antlaşmasıyla halifelikten çekildi ve ömrünün geri kalan 10 yılını Medine’de siyasetten uzak bir şekilde geçirdi. Vefatına dair karısı tarafından zehirlendirildiği iddiası dikkat çekicidir. Medine’de dedesi hz. Muhammed’in yanına defin edilme vasiyeti ciddi çekişmelere yol açınca ‘Bakî Mezaristanı’na defin edilmesi uygun görüldü. İslâm alimleri 5. halife olarak İmam Hasan’ı gösterirler.

İdareyi devr alan Muaviye’nin ise vefat etmeden arzu ettiği siyasal değişiklik hem Hz. Peyğamber’in hem de ilk 5 halifenin uygulamalarına ters idi. Yerine oğlu Yezid’i veliaht olarak tayin edip önemli merkezlerden biat almak istiyor ama özellikle Mekke-Medine bölgesinde ciddi bir muhalefetle karşılaşacağını da tahmin ediyordu. Beklediği bu karşıtlık büyük sahabelerin çocuklarından geldi. Onları ikna için Hicaz’ın yolunu tuttu fakat ne Hz. Ebubekr’in oğlu AbdurRahman’ı ne Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’i, ne de Hz. Ömer ile Hz. Zübeyr’in oğulları iki Abdullah’ı ikna edebildi. Bu muhalefete rağmen Muaviye, yine de ülkenin değişik beldelerindeki idarecilerini toplayarak veliaht olarak Yezid'e biat edilmesini istedi. 

679 yılında Muaviye'nin vefatı üzerine oğlu Yezid “sultan-halife” oldu. Bu gelişme ile halifelik kurumu yerine Bizans ve Fars devlet idare sisemi ithal edilip Yezid'in şahsında saltanata geçilmiş oldu. Devrin Medine valisi, Yezid adına muhalefetten tekrar biat istedi ise de başarılı olamadı. Bu arada Abdullah bin Zübeyr, Mekke’de Yezid karşıtlığının başını çekti. Mektup üzerine mektup yazıp kendisine elçi yollayan Irak-Kûfeliler ise Hz. Hüseyin’i halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler.

Abdullah bin Abbbas’ın karşı çıkmasına rağmen Kûfelilerin davetini kabul edeceğini bildiren Hz. Hüseyin kendisinden önce elçi olarak diğer amcasının oğlu Müslim bin Akîl’i Kûfe'ye gönderdi. Hz. Hüseyin adına binlerce kişiden biat alan Müslim’in bu çabaları, Yezid’in atadığı yeni valiyi endişelendirdi. Bir süre sonra, şehirdeki her muhalif sesi despot ve zorba yöntemlerle susturan vali Ubeydullah bin ziyad tarafından öldürüldüler hem de bir-iki arkadaşıyla beraber Müslim’in başları merhametsizce kesilerek! Cesetleri de sokakta asılı olarak bekletildiler.

Son gelişmeleri yolda öğrenecek olan Hüseyin (r.a) Kûfe'ye doğru giderken meşhur şair Ferazdak ile karşılaştı. Şairin acıklı ve öz cümlesi sadece Kerbela’nın erken habercisi değildi günümüze dek uzanan ‘çoğunluk Müslümanlığı’nın öenmli bir karakteristik özelliğini de açığa çıkarır nitelikteydi:

“İNSANLARIN KALBİ SENİNLE LAKİN KILIÇLARI EMEVİLERLE!”

Müslim'in öldürüldüğünü öğrenen Hz. Hüseyin’den ayrılanlar olduysa da yaklaşık yüz kişilik yakın akrabalarıyla yola devam etti. Ciddi bir saldırı beklemeyen Hüseyin kafilesi, hafif silahlar dışında yanlarına bir savaş teçhizatı alma gereği duymamışlardı. Öyle ya bunlar kutlu Peyğamber’in ev halkı yani ehl-i beyt olup Kûfelilerin davetine icabet ediyorlardı. Şöhretli, heybetli ve en önemlisi de haklıydılar. 

Kerbela'ya ulaştıklarında yaklaşık beş bin kişilik bir orduyla karşılaştılar. Kûfe'den de yardım gelmeyeceğini anlayan Hz. Hüseyin; geri dönebileceğini ya da Şam’a gidip Yezid’le bizzat görüşebileceğini bildirdi. İmam’ın tekliflerini kabul etmeyen vali Ubeydullah bin Ziyad ve ordunun başındaki komutan Ömer bin Sad, adi iki seçenek dışında kendilerine tercih hakkı bırakmadılar:

“YEZİD'E BİAT YA DA TESLİM!” 

Zorla biat kültürünü dayatan ve ‘Din’deki hürriyet anlayışına zıt olan bu iğrenç teklifi kabul edemezdi izzetli Hüseyin. Kendilerinin küçük düşürülmesine izin veremezdi. Sonuçta adi bir  isyancı statüsünde değerlendirilmesini red eden Hüseyin’in kurduğu çadırlar uzun süre ablukaya alınıp kampı günlerce susuz ve gıdasız bırakılır. Teke tek dövüşlerde de mağlup edilemeyince sayıca çok üstün olan zalim ordu topluca hücuma geçer ve Kerbela’da 10 Ekim 680 yılında (Hicri: 10 Muharrem 61) İmam Hüseyin ve beraberindeki 72 kişi şehit edilir. Vücudu 33 kurşun yerine 33 mızrak yarası 34 de kılıç yarası almış, mübarek başı kesilip önce Kûfe’ye sonra da Yezid’in sarayına, Şam’a gönderilir…

Tüm İslâm Alemini hüzne boğan bu facia her yıl Muharrem’in 10’unda tekrar tekrar yad edilir. Aynı zamanda Aşura Günü olan bu günü Müslümanlar oruçlu geçirirler..  Kerbela’yı hutbelerinde anıp, çocuklarına bolca Hüseyin ismi vererek Yezid ismine hiç iltifat etmeyerek tepkilerini ortaya koymaya çalışırlar.

Kerbela etkinliklerinin ‘Hüseyinî’ yaşamın anlam ve önemini yansıtır şekilde olmasına özen gösterilmelidir. Din’in tasvip etmediği aşırılıklardan uzak durulmalıdır. Çünkü Hz. Muhammed şöyle buyuruyor:

“Yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve cahiliye davasıyla ortaya çıkanlar bizden değildir!” (Buhari)

“Ben, yaygaracı, saçını yolan ve elbisesini, yakasını-paçasını yırtan kadınlardan uzağım!” (Müslim)

Yapılması gereken; bu facianın yıldönümlerinde aşure ziyafetleri tertiplemek değil, Kerbela’yı olduğu gibi resmedecek doğru okumalarda bulunmaktır... Bu tarihi olguyu ifrat ve tefrite varmadan hakkaniyet çerçevesinde tartmak ve duygusallığı öteleyerek çıkartılacak gerekli derslerle Kerbelamisal İslam coğrafyasını ‘Selam Yurdu’na yani barış ve esenlik diyarına çevirmek için kolları sıvamaktır. 

(Devamı Yarın; Müslümanlar Kerbela İle Yüzleşmeliler!)

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…