Artı Gerçek

Din’in hedefi 5 ilke de tehlikede!

Can, mal, nesil, akıl ve Din sağlığını güvence altına almak farz bir ödev, bunları tehlikeye atmak ise haramdır.


(OECD) ile Avrupa Birliği’ne (AB) üye 41 ülkenin değerlendirildiği son bir araştırma; demokrasi ve hukuk devleti standartlarında Türkiye’nin önemli ölçüde kötüye gittiğini ortaya koydu. En iyi puanı İsveç alırken bize tabi ki yine en kötü puan kaldı.

Demokrasi ve hukuk standartlarında görülen bu kötü gidişatta niteliksiz Türk İslâmcılığının rolü büyüktür. Değerleri, kaynak ve kurumları hovardaca harcamakta pek mahir bu milliyetçi dinci versiyonun bilime, sanata, estetik ve edebiyata dair bir derinliği, uzmanlığı olmayıp bireye, topluma, eko-sisteme verdiği tahribatın yanında bizatihi İslâm’ın kalplerdeki saygınlığına, zihinlerdeki berrak algısına da büyük zararı olmuştur.

Duymuşsunuzdur, İslâmcıların hukuk, adalet, ahlâk ve değerlerle yetinmeyip bozup tüketmiş oldukları tipik sloganları da vardı; “İslâm iktidara gelecek; sıkıntılar bitecek, emniyet ve huzur sağlanacak!” iddialı olanlarındandı. Halbuki İslâmcıların söylemesi gereken şuydu;

Bir yerde adalet, emniyet, huzur sağlanmışsa orası zaten İslâmdır. Emniyetten kasıt; ferdi ve sosyal yaşamın devam etmesi için varlıkları zorunlu olup tüm semavi dinlerin de hedefi olan 5 esasın muhafaza altına alınmasıdır. Hukukçuların “zaruriyat-ı diniye veya zaruriyat-ı hamse” dedikleri yani;

Can, mal, nesil, akıl ve Din sağlığını güvence altına almak farz bir ödev, bunları tehlikeye atmak ise haramdır. Fikir ve söz hürriyeti ‘akıl’; Mecusi, Hristiyan ve Yahudilik’i de içeren din ve vicdan özgürlüğü ise ‘Din’ esası altında incelenir. Bugün İslâm’ın değil ve fakat Müslümanların iktidarda olduğu Türkiye, İran ve Suudi gibi ülkelerin içinde bocaladıkları adlî, sosyo-siyasal ve ekonomik krizlerle artık bu 5 temel insanî ilke/ihtiyaç/ödevin tehlikeye girdiğini görüyoruz. İnsan, ahlâk, adalet merkezli olmak yerine güç ve iktidara dayanan saltanatçı İslâm’a oynayan bu ülkelerin ezaevleri siyasî, gazeteci, öğrenci, bebek ve muhaliflerle dolu olup, neredeyse rahat bir nefes almalarına bile izin verilmiyor. Fay hatlarını kırıp krizleri derinleştiren bu iktidarcı saltanatçı anlayış mealesef coğrafyamıza huzur getirmiyor, getirmeyecektir! Sorunların gerginlik üreterek, savaş ve şiddetle çözülmediğini bir türlü anlamak istemeyen bu kaba saba anlayışla koca cografyada bırakalım özgür basın, hür muhalefeti, korkmadan seyahat etmek bile artık zor!

Halbuki Hz. Muhammed’in hem muhalif olduğu Mekke devrinde hem de “iktidarda” olduğu Medine döneminde sorunları derinleştirmeden en kısa ve en faydalı yöntemlerle çözüme kavuşturduğunu görüyoruz. Yoksa 23 yıllık peygamberlik döneminde İslâm Coğrafyasının günde ortalama 830 kilometrekare genişlemiş olmasını kılıç zoruyla izah edemezsiniz. Evet İslâm; kalp ve akıllara iman hakikatlarını sunmakla beraber sorunları çözüyor; insanı insan olarak Allah’ın muhatap ve misafiri kabul ediyor, 5 temel değerini güvence altına almakla beraber özgürlük alanlarını da genişletiyordu. Bunu gören halklar, Bizans ve Sasani’ye oranla çok daha umut vad eden, adîl ve özgürlükçü olan İslâm’a “Evet” diyorlardı.

Bunun bir edebiyat ve abartı olmayıp 5 ilkenin ‘Din’in yaşlanmayan ana bir maksadı olduğuna şurdan varabiliriz; mücadelesinin hem ilk hem de son farklı zaman dilimlerinde hz. Muhammed’in beyan buyurduğu çok önemli iki mesajını karşılaştıralım:

Daha müslümanların sayısı 10’u bulmamış, Mekke’nin işkenceli yılları idi. İslâmı ilk kabul eden 6. insan olarak bilinen ve ağır işkencelerden geçmiş onurlu bir köle olan Habab b. Eret, sonunda dayanamayıp Kâbe gölgesinde dinlenen Hz.Muhammed’e gelerek bu baskı ve sıkıntıların bitmesi için dua etme ricasında bulundu. Peyğamber’in cevabı aynı zamanda İslâm’ın sosyal hedefleri açısından çok çarpıcıdır;

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri, etleri soyulup kazınırdı, testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de yine bu işkenceler onları dininden geri çeviremezdi. Allah (c.c), elbette bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki, hayvanına binip, San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurdun saldırmasından başka bir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz!”

San’a’dan Hadramut’a yani Suriye’den Yemen’e can, mal ve seyahat güvenliğini sağlayacağız diyor büyük Peygamber. Gelin görün ki bugün Suriye’den Yemen’e karadan seyahat etmek ateşten gömlek giymek gibi yakıcı! Neyse şimdi de Medine’de güç ve iktidarın değiştiremediği Hz. Muhammed’in vefatına 3 yıl kala, cömertliği ile meşhur Hatemê Tayi’nin oğlu Adiy’e söylediği enfes mesajına kulak verelim;

Peygamber (asm): "Yâ Adiy, sen Hire’yi gördün mü?"

Adiy: Ben onu görmedim, fakat orası hakkında bilgim var.

Peygamber (asm): "Eğer hayatın uzun olursa muhakkak sen devesi üstünde yolculuk eden bir kadının el-Hire'den (ya da Kadisiye’den) hareket edip Allah'tan başka hiç kimseden korkmayarak ta Mekke’ye kadar gelip Kabe'yi tavaf edeceğini göreceksin" buyurdu.

Adiy buna çok şaşırarak kendi kendine: Beldelerde fitne ve fesat ateşini tutuşturmuş olan o Tayy kabilesinin yol kesicileri ne olacak ki (kadın tek başına yolculuk edecek!) dedim.

Peygamber (asm) devam edip: "Yemin olsun ömrün yeterse muhakkak Kisra'nın hazineleri de fethedilecektir." buyurdu.

Adiy: “İran Kisrâsının hazineleri mi?”

Peygamber: "Evet, Kisrâ b. Hürmüz'ün ve eğer ömrün uzun olursa, muhakkak sen elinin dolusu altın yahut gümüşü sadaka olarak çıkarıp da bunu kendisinden kabul edecek kimse arayacak, fakat kendisinden bunu kabul edecek hiçbir kimse bulamayacak olan kimseyi göreceksin...

"Şimdi sizin her biriniz bir tek hurmanın yarısı ile; bunu da bulamazsa güzel sözle olsun kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz".

Adiy şöyle demiştir: Ben el-Hîre'den devesi üzerinde yolculuğa çıkıp, Allah'tan başka hiç kimseden korkmayarak nihayet Kabe'yi tavaf eden kadını gördüm.

Ben, Kisra’nın hazinelerini fetheden ordunun içinde bulundum.

Yemîn olsun eğer sizlere hayat uzun olursa, elbette sizler de Peygamber Ebû Kasım'ın söylediği elinin dolusu altını sadaka olarak çıkaracak olan o kimseleri göreceksiniz. (Buhari, Menakıb 25)

Bu beyanda hz.Muhammed’in kadının hor görülüp ezildiği bir devirde ‘özgür kadın’a yaptığı vurgu dikkat çekicidir. Demek ki gün gelir bir kadın, Kûfe ile Fırat arası bir yer olan Hire’den (Kadisiye’den) tek başına seyahata çıkıp 1700 km uzakta Mekke’deki Kabe’yi ziyaret edecek ve Allah’tan başkasından korkmayacaktır...

Hadiste verilen üçüncü müjde ise Emevîlerin adîl sultanı Ömer bin Abdülaziz devrinde gerçekleşmiş, Müslümanlar zekât verecek fakiri arar olmuş ve fakat bulamamışlardır.

Anlaşılan günümüz İslâmcı iktidarların sürüsü olmaya razı olan Müslüman toplum sadece nitelikli bir demokrasiden uzaklaşmakla yetinmemiş aynı zamanda ‘Din’in anlam ve hedefinden de uzaklaşarak kendilerini de niteliksiz, Cehennemî bir yaşamı tatmaya mahkûm etmişler!

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…