Artı Gerçek

Zalim otoriteye itaat edilir mi?

Takip edilmesi gereken güvenli ve sağlıklı yöntem; zalim otoriteye karşı sus-pus olmak, itaat, yandaşlık ve riyakârlık yapmak değil; ‘emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’dir.


Bugünkü İslâm ülkelerine baktığımızda nice baskı, vahşet ve zulümlere imza atan yerli-milli iktidarlara ses çıkarmayan uysal toplulukların niteliksiz koca bir çoğunluğu oluşturduğunu görürüz. Vicdan ve akla ters bu menfi-negatif tutum inananların temel referansları olan Kur’an ve Sünnetin hedefleriyle barışık olmayan bir “Zalim iktidarlar-mazlum halklar!” tablosunu ortaya çıkarmıştır.

Kur’an’ın emri ve Hz. Peyğamber’in de meşhur Veda Hutbesi’nde inşasını istediği ne zalim ne de mazlum olan ideal-vasat toplumun bir ütopya olarak kalmasını istemiyorlarsa Müslümanların mevcut tablodan rahatsızlık duyup uyku saatlerini epeyce kısmaları gerekiyor.

Tarih boyu kimi Müslümanlar, devlet ve iktidarı temsil eden otoriteyi, mutlak itaat edilmesi gereken Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak okumuşken kimileri de Allah ve Resulü’nden sonra itaat edilecek üçüncü otorite ‘ulul-emr’ veya ‘imam’ diye niteleyerek hatta bundan sevap umarak desteklemişlerdir.

Pekiyi; doğru düzgün bir otoriteye tamam da zalim bir otoriteye itaat edilir mi? Bu sorunun da pratikte tek bir cevabı yoktur. Evet inananlar; inançlarına, temel insani değerlere zıt olan tekliflere, iradelerini hesaba katmayan emrivakilere ve de kanun dışı keyfiliklere itaat değil muhalefet etmelidirler. Fakat bu muhalefetin ‘yüz çevirme’den ‘isyan’a kadar çeşitli versiyonları vardır. Hz. Muhammed, Mekke oligarşisinin ilk Müslüman yiğitlere 12 yıl boyunca aksatmadan reva gördükleri cahilliklerine, vahşet ve baskılarına şiddet içerikli bir isyanla değil çoğu kere sabırla direnme veya yüz çevirme şeklindeki bir muhalefetle itiraz etmiştir.

O’ndan sonraki kimi okumalarda ise yanlış yapan idareciye bir çeşit muhalefet olan ‘isyan etmek’ vacip sayılmışken bir diğerlerine göre isyan etmek haram kabul edilmiştir. Orta bir yol tutturan uzlaşmacılar da vardır.

Adeta kronikleşmiş mezhep-din odaklı ihtilaf ve şiddet gibi sorunlarımızın çözümüne de yardımcı olabilecek verimli ve yeni çıkarımlar elde etmek için uzun zaman denizini yarıp Arap Yarımadası’na doğru açılmamız gerekecektir. İslâmın ilk yıllarına, geniş ve derinlikli bir perspektiften bakarak söz konusu farklı yaklaşımların barındırdığı iktidar ve muhalefet olgusuna dair sağlıklı ve tutarlı okumalarda bulunabiliriz.

Anlamlı bir muhalefetin geliş(e)mediği Hz. Muhammed’in Medine ve ilk iki halifenin büyük oranda sorunsuz geçen parlak devirlerini es geçerek, siyasi kargaşaların başladığı döneme hızlıca göz atıyoruz;

Mazlum halife Hz. Osman’ın evinde bir baskınla şehit edilmesinden sonra Müslümanların büyük çoğunluğu Hz. Ali’ye biat etmişti. Ama Abdullah bin Ömer, Said bin Ebi Wekkas, Üsame bin Zeyd ve Muhammed bin Mesleme gibi sahabeler bir süre çekimser kalıp sonra biat ettiler. Bu zatlar; ehl-i kıbleye kılıç çekilemeyeceğini belirterek sosyal barış sağlanıncaya kadar ‘fitne’den uzak kalıp kenarda durmak gerektiğini savundular.

Bu tutuma paralel bir yaklaşım sergileyen Mürcie Mezhebi de siyasi tartışmaların barışı zedelemesi durumunda yapılacak en doğru hamlenin hamlesizlik olduğunu dolayısıyla barışın yeniden inşasına dek kenarda durmanın en isabetli tavır olduğunu savundular. Birlik taraftarı olan bu uzlaşmacı fırka, iktidara oynamadıkları için Emevi idarecilerinin hışmına da uğramadılar.

Emeviler Hanedanı kendi devirlerinde olan olumsuzlukları Din ve özellikle Kader anlayışı üzerinden meşrulaştırıp sorumluluk almaktan kaçınıyorlardı. İnsan iradesini önemsizleştiren bu cebrî anlayışa göre kendilerinin halifelik makamında bulunmaları da Allah’ın bir takdiri sonucu idi. Dolayısıyla olup bitene isyan, Allah’a isyan demekti. Bu kader istismarcılığına karşıt olarak Ma’bed el-Cüheni ve Geylan ed-Dımeşkî gibi zatlar da kaderi inkâr üzerinden bu Emevi siyasetini boşa çıkartmaya çalıştılar. Kaderiye’nin geliştirdikleri söylemde iyilikler gibi kötülükler de sadece insanın iradesine verilip Kader’e herhangi bir pay ayrılmamalıydı.

Bugün her alanda rekabet etmeyi meslek haline getiren İran Şiiliği ile Suud Vehhabiliği’nin kökenlerinde yatan ortak noktalara bakın! Dikkat çekicidir ki; Tarihlerinde nice katliamlardan geçen Haricîler ve Şia’nın itaat edilecek günahsız otorite olarak kabul ettiği ehl-i beyt imamlarının mezhepleri aynı zamanda iktidara da talip fırkalardır. İmam-ı Ali’den tutalım da Muaviye başta olmak üzere Emevi’lere ta Abbasi’lere kadar siyasi ve dini otoriteyi temsil eden halife ve sultanlara hep isyan eden Haricîlerin öne sürdükleri argümanları ise ‘adîl olmayan imam’a isyan etmenin farz oluşudur. Bugünkü Vehhabiliğin kökenleri de Haricîliğe dayanır.

Yine bugün Suud bombardımanına tabi tutulan Yemen’in resmi mezhebi olarak kabul edilen Zeydî’lik; Şii’lerin Ehl-i sünnet’e en yakın duran mezhebidir. İmam Zeyd’e göre; zalim olan otoriteye baş kaldırıp mazlumu zalimlerin elinden kurtarmak farzdır. Kendileri de Emevi idarecilerini ğayr-ı meşru görüp başkaldırmıştır. Hz. Ebu Hanife’nin bu isyanı desteklediği kabul edilir.

İsmâilîye Şiası’nın tarihi de isyan hareketleriyle doludur. Selçukîlerin uykularını kaçıran meşhur Hasan Sabbah ve Haşhaşîn ekibi de İsmâilî idi.

Halife Mütevekkil’e kadar uzunca bir dönem Abbasi’lerin resmî mezhebi statüsünde itibar görmüş Mu’tezile Mezhebi; başta alimler olarak toplumun sürekli iyiliği emredip kötülükten alıkoyması gerektiğini aksi halde zulüm ve ahlâksızlığın ortalığı kasıp kavuracağını belirtirken haklıydılar. Mihne Olayı dediğimiz halk-ı Kur’an (Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadığı) tartışmasında ise saray çevresinin alimlere ve halka dayattıkları işkencelere, baskılara destek çıkarak kendi teorileri olan ‘insan iradesinin özgür olması gerektiği’ ile çeliştiler.

Hz. Hüseyin’in zalim Yezid’e karşı izzetli başkaldırısını haklı gördükleri halde fiilen destek de çıkmayan Ebu Hureyre, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, İbn-i Zübeyr gibi zatların Emevi iktidarına silahlı-silahsız başka muhalif cepheler oluşturduklarını da unutmayalım.

Hz. Ali’nin talebesi ve tabiin devri imamlarından Hasan-ı Basrî ise; iktidara isyan etmeyi doğru görmediği gibi suya-sabuna dokunmadan olayları kenarda seyretmeyi de uygun görmez. O, yanlış yapan idarecilerin ikaz edilmesi gerektiğini söyler. Nitekim kendi kaleme aldığı mektuplarla zamanındaki Emevi idarecilerini ikaz etmekten geri durmamıştır. Ehl-i sünnetin büyük çoğunluğu bu metodu doğru olarak kabul etmiştir. Yani; zulüm ve fıska dalarak şımarmış, yoldan sapmış hiçbir otoriteye itaat edilmez fakat silahlı bir isyana da kalkışılmaz. Çünkü şiddet içerikli bir isyanda ‘zafer’ uğruna, adalet kaygınız lekelenir ve güçlü otoriteye binlerce masumu çiğnetip iktidarla el ele sosyal barışı dinamitlemek, güçlü olasılıktır.

Takip edilmesi gereken güvenli ve sağlıklı yöntem; zalim otoriteye karşı sus-pus olmak, itaat, yandaşlık ve riyakârlık yapmak değil; ‘emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’dir. Diğer bir deyişle yapılması gereken; gücü elinde bulunduran ve yanlış yapan otoriteye razı olmak değil; hakkı-hakikatı haykırmak, toplumu bilinçlendirmek ve iktidarı yanlış, kötü icraatlarından uzaklaştırmak için sürekli bir çaba ve ğayret içerisinde bulunmaktır.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…