Artı Gerçek

Alternatif siyaset mümkün mü?

İşçilerin başına gelen bu durum, muhalefet partileri için iktidarın kendilerini hapsettiği kimlik siyasetinden kurtarmaları için önemli bir fırsat.


“En uzun yolculuklar bile, tek bir adımla başlar.” Lao Tzu

 

Türkiye’deki mevcut siyaset yelpazesi konusunda yapacağımız ilk tespit, siyasetin gündeminin toplumsal talepler, sınıfsal tercihler üzerinden değil açık bir “kimlik siyaseti” ekseninde yapıldığıdır.

1990’lar ve 2000’lerle birlikte kültürel kimlik ve bunun kamusal görünürlüğü üzerinden başlayan bu yeni siyasallaşma süreci, son yıllarda farklılıkların yok sayıldığı, kendi kimliğini merkeze alıp biricikleştiren, kendi kimliği dışında kalan herkesi ötekileştiren bir anlayışa savruldu.

Bu dönüşüm kaçınılmaz bir sağ popülizme dayandığı ölçüde, onu da besledi. Dinin bir tutkal görevi gördüğü, merkeze geçmiş büyük anlatılara dayanan yeni milliyetçi söylem, siyasete egemen oldu.

Bu değişimi sembollerden, sembollerin isimlerinden, tarihselliklerinden görmek de mümkün.

Kimlik siyasetine hapsedilen siyasette, en sırada talepler bile kolayca “biz ve öteki” temel okuması üzerinden kategorileştirilip yaftalanabiliyor.

 

İŞÇİLERİN SUÇU NE?

 

Bunun en tipik örneği, 3. Havaalanı inşaatında çalışan işçilerin başına gelenler.

İşçilerin uzunca bir süredir hakları olan daha “insanca” koşullarda, daha “insanca” bir yaşam için verdikleri uzun soluklu mücadele, talep noktasından eylem noktasına geçince yaşananları gördük.

İşçilerin eylemleri hemen kriminalize edildi, eyleme katılanlar terörist ilan edildi. Hedeflerinin havaalanının açılmasına engel olmak olduğu bile iddia edildi. Hatta daha ileri gidilip bu eylemleri, Gezi protestoları ile irtibatlandıranlar oldu.

Bütün bu süreçte 24 işçi tutuklandı.

Oysa işçilerin en başından beri talepleri, daha insanca koşullarda çalışmak ve yaşamak. Dahası bu yeni bir talep de değil. İnşaatın başlamasından bu yana 37 arkadaşını kaybeden işçiler, bu taleplerini sürekli dile getiriyorlar. İşi gazetecilik olan gazeteler, internet haber siteleri, işçilerin bu taleplerini belli aralıklarla haber yaptı.

Bu açıdan, işçiler sanki bu talepleri ilk kez dillendiriyormuş gibi, ilk defa duymuş gibi  davranmak hiç ahlaki değil.

Bu taleplerin sadece kendini sol, sosyal demokrat tanımlayan bir parti tarafından değil, emeğe, alınterine değer veren tüm partiler tarafından sahiplenilmesi ve işçilerin sorunlarının çözülmesi beklenir.

Ancak kimlik siyaseti o kadar baskın ki, bu eylemler iktidara yönelik bir komplo olarak görüldü ve 24 işçi tutuklandı.

 

KİMLİK DEĞİL SINIF SİYASETİ

 

İşçilerin başına gelen bu durum, muhalefet partileri için iktidarın kendilerini hapsettiği kimlik siyasetinden kurtarmaları için önemli bir fırsat.

Muhalefet partileri, bu tartışmayı kimlik siyaseti dışına çıkarıp, bunun emek, hak ve özgürlük mücadelesi olarak bir sınıf siyaseti meselesi olduğunu topluma daha iyi anlatmalı ve toplumu ikna edebilmelidir.

Bu durumun bir kimlik değil, mağduriyet olduğunu dolayısıyla sınıf siyasetinin konusu olduğunu topluma anlatabilmeleri ve duyarlılık yaratabilmeleri muhalefetin yeni siyasal alan açması anlamını taşır.

Ancak bu noktada temel sorun, muhalefet partilerinin inandırıcılığında.

Çünkü yakın geçmişte yani 24 Haziran gecesi ve sonraki süreçte başta CHP başta olmak üzere diğer muhalefet partilerinin gerek kendi aralarında gerekse parti içinde yaptıkları tartışmalara baktığımızda hepsinin bir biçimde seçmende güven sorunu yaşattığını söyleyebiliriz.

Burada sorun, muhalefet partilerinin muhalefeti, toplumsal değil kendi içlerindeki “küçük iktidarları”nı korumak için yaptıkları algısıdır

CHP’de olağanüstü kurultay için imza toplanma sürecinde yaşananlar, toplumun bu algısını güçlendiren örneklerle doludur. Kurultay isteyenlerin de, istemeyenlerin de çok kötü yönettiği bir süreci hep birlikte yaşadık.

Sonuçta seçmen, bu mücadelenin partiyi daha ileri taşıma mücadelesi değil “küçük iktidarı devralma ya da “küçük iktidarı koruma” mücadelesi olduğu gördü.

Elbette partinin başarısını önceleyen kişi ve görüşler yok demek de haksızlık olur.

Bu yüzden toplumun bir kesiminin siyasi partilere haklı olarak belli bir küskünlüğü dolayısıyla mesafesi var.

 

YENİ SİYASET İÇİN İLK ADIM

 

Benim ısrarla savunduğum nokta, seçmen teorik olarak haklı bile olsa, pratik olarak tepkisini siyasete küserek değil siyasete sahip çıkarak vermek durumunda.

Siyasete sahip çıkmak, bu partilere sahip çıkmak ya da her koşulda bu partileri desteklemek anlamına gelmiyor.

Siyasete sahip çıkmak, bizatihi bu partilerin dönüşmesine de kapı açacak alternatif arayışların kendisini kamusallaştırmasını ifade ediyor büyük ölçüde.

Önümüzde yerel seçimler var. Yerel seçimler, doğası gereği özellikle “ölçeği” küçük seçim çevrelerinde partilerden çok bireysel adayların öne çıktığı seçimler.

Acaba bu küçük ölçekli seçim çevrelerinde, tüm toplumsal kesimlere hitap edebilen, onlara dokunabilen, kimlik değil, sınıf, hak, özgürlük, adalet, kalkınma, yerel katılımcılığı merkeze alan bağımsız adaylar çıkarılamaz mı?

Bunun üzerinden düşünmek gerekir.

Hatta böyle bir formül, ölçekten bağımsız olarak, güçlü bağımsız adayların olduğu seçim çevrelerinde pekala denenebilir. Sadece belediye başkanı olarak değil, belediye meclis üyelikleri için de bu düşünülebilir. Hatta muhalefet partileri, bu projenin parçası olmaya zorlanabilir. Bu ise ancak toplumsal baskılarla mümkün olabilir.

er gerçekleşebilirse bu tür arayışların hedefi, katıldığı seçimi kazanmak kadar orta ve uzun vadede alternatif siyasallaşmanın bir ilk denemesi olabilir. Bu süreçte bu yönde her arayışın anlamı ve önemi vardır.

Bunun için hepimizin siyasete katılması ve sahip çıkması önemli hatta bir seçeneksizliktir. Bu eylem, salt partilere sahip çıkmak, onlara oy vermek değildir. Bu, kamusal alanda yeni şeyler söylemek, kimlik siyasetini aşmak, yeni bir siyaset anlayışının yolunu açmak ve açılmasına da katkı sunmakla olur.

Yolumuz uzun ve daha yolun başındayız.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…