Artı Gerçek

Karma eğitimin sonu mu?

Görülen o ki, MEB kendince bir ara yol bulmaya çalışmış. Ancak bu ara yol, tam da siyasi iktidarın istediği hedefe uygun bir gelişme.


"İnsanlar bilgisiz doğar aptal değil, sadece eğitilerek aptal olurlar."  (Bertrand Russell)

Son günlerde en çok tartıştığımız konu başlıktaki soru. Bu tartışmaya yol açan ise esas olarak bir ailenin Milli Eğitim Bakanlığı’na açtığı dava.

Aile, “okullarda mescid açılması” ve “çok programlı Anadolu lisesi, merkezi ve teknik eğitim merkezlerinde karma eğitim yapılır” maddesinin yürütmesinin durdurulması istemiyle MEB’na dava açar. 

Aile mahkemeye gerekçe olarak da; “Hükmü tersten okursak, çok programlı Anadolu lisesi, mesleki ve teknik eğitim merkezi ve mesleki eğitim merkezi dışında kalan eğitim kurumlarında karma eğitimden vazgeçilebileceği anlamı çıkmaktadır. Yapılan düzenleme Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 15. Maddesine açıkça aykırıdır. Hukuk düzeni hiyerarşik normlar sistemidir. Alt norm, üst norma uygun olmak zorundadır.” diyor.

Ailenin itirazını değerlendiren mahkeme, hükmün yürürlüğünün durdurulması kararı veriyor. Buraya kadar her şey normal.

Ne oluyorsa buradan sonra oluyor ve idari davayı kaybeden Bakanlık, dava süreci devam ederken itiraz edilen maddeyi yönetmelikten tümden çıkarıyor. Ve bakan değil ama karma eğitimin kaldırılmasına karşı çıkanlar mini bir “kıyamet koparıyor”.

 

DEVLET HERKESE OPSİYON SUNMAK ZORUNDA

 

Görülen o ki, MEB kendince bir ara yol bulmaya çalışmış. Ancak bu ara yol, tam da siyasi iktidarın istediği hedefe uygun bir gelişme. 

MEB, karma eğitimin kaldırılmasına ilişkin herhangi bir çalışma ve düzenleme olmadığını savunurken; Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise konu hakkında, yapılan değişikliğin “Demokratik toplum gereği” yapıldığını ileri sürüp, “Karma olmayan eğitim de verilebilir. Opsiyonların çoğaltılması söz konusu. İsteyen bir tanesini tercih edebilir” dedi.

İlginç olan ise yıllardır, “zorunlu din dersinin” iptal edilmesi için mahkeme mahkeme dolaşan en son AİHM’de davayı kazanan Alevi ailelerin çocuklarının bu dersten muaf tutulması için devletin, hiç bir opsiyon sunmamasıdır.

Evet devlet, opsiyon sunmalı ama bunu “eşitlik” gereği “Anayasal sınırlar” içinde herkese sunmalıdır.

 

BÜYÜK FOTOĞRAFTA NE VAR?

 

Geçen hafta burada yazdığım “Eğitimin gör dediği”  başlıklı yazıda, siyasi iktidarın son yıllarda eğitim alanında yaptığı değişikliklerin daha büyük fotoğraf içinde anlamlı olduğunu ifade etmeye çalışmıştım.

Bu büyük fotoğrafta, siyasi iktidarın yeni bir vatandaşlık tanımıyla, yeni bir kamusal alan sınırı çizdiğini ve böylece toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme hedefi var. Bu, bir anlamda toplumun, kültürel olarak AKP’lileştirmesi hedefidir.

Eğitimi de, bu büyük fotoğraf  içinde ele almış ve bu hedefe ulaşmada eğitimin “ideolojik bir aygıt” işlevi gördüğünü anlatmaya çalışmıştım.

Son günlerdeki tartışmayı da, bu bağlamda ele almaktan yanayım. Çünkü henüz mahkeme süreci devam ederken MEB’in “çok programlı Anadolu lisesi, merkezi ve teknik eğitim merkezlerinde karma eğitim yapılır” maddesini yürürlükten kaldırmasının başka bir açıklaması yok.

Şu bir gerçek ki, siyasi iktidar, eğitimi sadece içerik olarak niteliksizleştirmekle kalmadı, ideolojik olarak kendi kültürel kimliğinin “doğru” bulduğu normları hayata geçirmeye ve tüm farklı kültürel kimliklerin bu doğrulara uymasını, devlet imkanları ile sağlamaya çalışıyor.

İslami referansları önceleyen tercihli derslerin çoğaltılması ve bunların kendiliğinden mahalle baskısı ile zorunlu hale gelmesi, okul müdürlerinin aynı sendika referanslı atanması, öğretmen tercihleri, genel liselerin kapatılıp eğitimin imam hatipleştirilmesi ve bunların genel liselerin yerini alması, öğrencilerin tercihleri dışında bu okullara yönlendirilmesi vs. Bütün bunlar, arka plandaki büyük hedefe uygun tercih ve yönlendirmeler.

Son değişikliğin yani karma eğitime son verilmesinin, siyasi iktidarın “kadın”a bakışıyla uyumlu olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Yapılan bu düzenlemenin uzun vadede hedefi kadının kamusal görünürlüğünü zorunluluklar dışında minimize etmek ve onun varlığını “annelik”le sınırlamaktır.

 

SORUMLU AMA YETKİSİZ BAKAN

 

Bütün bu büyük fotoğrafın içinde Milli Eğitim Bakanı’nın her şeye rağmen  “umut” vermesi, bu açıdan sadece umuda ihtiyacı olanlar için anlamı olabilir.

Kendisinin açıkladığı “eğitim için kıyamet koparmamız lazım”, “teneffüs kavramını yeniden düşünelim” türünden açıklamaları kulağa hoş gelen ama içinde olunan fotoğrafı değiştirmeye yetmeyen açıklamalardır.

Şunu kabul edelim ki, ne yazık ki, Milli Eğitim Bakanı’nın eğitimi gerçekten dönüştürecek hiçbir siyasi öneri ve tasarrufu hayata geçirme imkanı sınırlı hatta yok denecek kadar azdır. Kendisi hukuken “sorumlu” ama fiilen “yetkisizdir”.

Son olarak bir kez daha ifade edelim ki, kız, erkek öğrencilerinin ayrılması son kertede siyasi iktidarın içinden geldiği kültürel kimliğin dini yorumunun bir tercihidir.

Atılan bu adım bir sınır genişletmedir. Verilecek tepkilere göre atılacak geri adım, sonraki ileri adımın hazırlığı olacaktır. Son yıllarda yaşanan süreç, bunu gösteriyor. Keşke yanılıyor olsam.

Bu süreci durdurmak ise hepimizin elinde. Bunun yolu ise bizatihi siyasete katılmak, kamusal alanda daha çok özgürlük, demokrasi ve adalet talep etmekle mümkün.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…