Artı Gerçek

Nefret edilmek değil anlaşılmak istiyoruz

Gerçek olmayanı sunan haberler, haber görselleri ve kullanılan alt metinler ile yaratılan illüzyon toplumun bir kısmını gerçeğin değil üretilmiş, sanal gerçeğin içine hapsediyor.


“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”

George Orwell

Türkiye’de uzunca bir zamanadır gündem o kadar hızlı değişiyor ki, gündeme gelen hiçbir konu/sorun tam olarak tartışılıp bir sonuca bağlanmıyor. O yüzden, neredeyse her konuyu/sorunu konuşup, hiçbir sonuca varmadan, çözüm üretmeden yola devam ediyoruz.

Bu yüzden, üretmiyoruz sadece tüketiyoruz.

23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçimlerinde ortaya çıkan tartışmalar da bundan farklı değil. Mesela “Pontusçuluk” tartışması. Mesela “Kürtlerin kime oy vereceği” tartışması. Ya da İmamoğlu ve Yıldırım’ın birlikte çıkacağı programı kimin yöneteceği tartışması. Bu ve benzer tartışmalar, seçime giderken konuşmamız gereken şehrin sorunlarını, şehrin geleceğini konuşmanın önüne geçiyor. Bu açıdan, bunun hedefleyen başarıya ulaşmış oluyor.

Çünkü bunlar, fikri bağlamda “tartışma” bile değil. Sorunların tartışılması olmadığı gibi, gerçek sorunların konuşmanın önünde geçen “suni gündemler”.

Nitekim, gerçek olmadığı bilinen bir haber nedeniyle “Pontusçu” olmakla itham edilen Ekrem İmamoğlu, Trabzon, Giresun, Ordu turunda bir anlamda “Pontusçu” olmadığını anlatmaya çalıştı.

Nitekim Binali Yıldırım, Kürt oylarını almak için Diyarbakır’ı ziyaret edip; “Kürdistan”, PeKeke başta olmak üzere, temsil ettiği siyasal partinin ve onun siyasal ortağının resmî görüşlerinin kabul etmediği pek çok kavramı rahatlıkla kullandı.

PONTUS NEREDEN ÇIKTI ŞİMDİ?

Oysa bütün bu süreçte herkes, Ekrem İmamoğlu’nun aile seceresini, dedelerinin kimliğini, nerede doğduklarını, nerede savaştıklarını vs. öğrendik. Ne onun ne de ailesinin “Pontusçu” olmadığını daha ilk günden öğrendik.

Haber yalan olduğu için, ortaya çıkan gerçeklerin haberi çürütmesi gibi işe de yaramadı böylece.

Dahası bu ülkenin tıpkı “Beka” sorunu olmadığı gibi “Pontusçuluk” diye bir sorunu da yoktu. Bu söylemin de gerçekle, gerçeklikle hiçbir ilgisi yok.

Ama hemen ifade edelim ki, toplumun bir kesimi için bunun bir önemi yok. Onlar için 31 Mart’a kadar her gün duydukları “Beka” sorununun yerini 23 Haziran’a giderken “Pontusçuluk” almıştı.

GÜNEYDOĞU MU, KÜRDİSTAN MI?

İmamoğlu’nun bir anlamda Pontusçu olmadığını kanıtlama ziyaretlerine dönen Karedeniz turunu yaptığı günlerde AK Parti adayı Binali Yıldırım ise partisi ve MHP’nin neredeyse etnik ve siyasal kimlikleriyle yok sayıp, kabullenmediği “Kürtlerin” oylarını almak için Diyarbakır’a gitti.

Yıldırım, Diyarbakır’da kendisini dinlemeye gelenleri Kürtçe selamlarken, I. Meclis’teki Kürt mebuslara atıf yaparak “Kürdistan” kelimesini rahatça kullandı. Nasıl söylendiği siyaseten farklı algılanabilecek olan PKK’yı “PeKaKa” değil “PeKeKe” şeklinde telaffuz etti.

Bu konudaki eleştiriler karşısında ise söylediklerini sahiplendi.

Ama hepimiz biliyoruz ki, Yıldırım'ın, resmî görüşlerini bilmesek de, seçimde Kürt oylarını almak için bu söylemi kullandığı. Ki partisinin son dönemdeki söylemlerini de, siyasi ortağı MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin bu konudaki söylemlerini de biliyoruz. Hatta bu süreçte Kürt oylarını kaybetmemek için Devlet Bahçeli’nin İstanbul’da meydanlara çıkmadığı da.

Ama Bahçeli, Yıldırım’ın Kürdistan kavramını kullanmasına tepkisini gecikmeli olsa da, bu yazının yazıldığı saatlerde verdi. Sadece bu kavrama değil, İmamoğlu-Yıldırım arasında canlı yayınlanacak tartışmada programı yönetmesi konusunda üzerinde uzalaşılan İsmail Küçükkkaya’ya da itiraz etti.

Yıldırım’ın söylemlerinin oy için söylendiğini daha açık söylersen siyaseten “takiye” yapıldığını toplumun bir kısmı biliyor. Ama bir kez daha ifade edelim ki, toplumun bir kesimi için bunun bir önemi yok.

SANAL GERÇEKLİĞE İNANDIRAN MEDYA

Yukarıdaki iki örnekte de, durum çok açık.

Ne Ekrem İmamoğlu Pontusçu, ne de Binali Yıldırım Kürtçe konuşup, Kürdistan kelimesini kullanırken bunun ifade ettiği eşit vatandaşlığı, Kürt kimliği kastetmiyor.

Konumuz bağlamında acı olan toplumun bir kısmının, bu “gerçek” olmayan durumları “gerçekmiş” gibi algılamasında.

Bu kendiliğinden olan bir durum değil bizatihi üretilen bir durum, sanal gerçekliktir. Bunu sağlayan yani toplumun bir kısmının yaşananı, olanı değil, söyleneni, propagandası yapılanı gerçek zannetmesini sağlayan ise durmaksızın çalışan “propaganda makinası” olarak işleyen medyadır, özellikle de görsel medyadır.

Olanı, yaşananı değil hayal edileni, gerçek olmayanı sunan haberler, haber görselleri ve kullanılan alt metinler, tartışma programları ile yaratılan illüzyon toplumun bir kısmını gerçeğin değil üretilmiş, sanal gerçeğin içine hapsediyor.

YAŞANAN GERÇEĞİ HERKES BİLİYOR

Bu sanal gerçekliği, gerçek sananlar ise büyük ölçüde devlet ve parti imkânlarının seferber edilmesiyle yaratılan ekonomik paylaşım ağına dahil edilenlerdir. Ne yazık ki, toplumun bu kesimi için üretilmiş gerçek, gerçeğin yerini alıyor ve bu gerçeği dile getiren herkes o andan itibaren, “öteki”, “hain” ilan edilip, “nefret objesine” dönüştürülüyor.

Hem bu sanal gerçeğin mimarları, hem siyasi özneleri, hem kanaat önderleri, hem aydınları hem de toplumun bu kesimi tarafından.

O yüzden George Orwell’ın girişte kullandığım “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” sözü daha çok anlam kazanıyor.

Evet, gerçeği söylememenin bazen ağır maliyetleri var ve bunu dile getirenler bu maliyete katlanıyor. Ama diğer yandan insanın vicdanını rahat tutmasına yarıyor. Bizim için anlamlı olan da o.

Biz söylediklerimizden dolayı nefret edilmek değil anlaşılmak istiyoruz sadece. Tüm derdimiz bu. Bunun için yazmaya, konuşma devam ediyoruz.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…