Artı Gerçek

Ergün...

Ergün sağlam bir arkadaştı, sıkı bir yoldaştı. İyi bir oyuncuydu. Kendisini rahat bıraksaydı iyi bir yönetmen olacaktı. Ergün, camiamda tanıdığım en sıkı entelektüellerdendi.



Ergün. Mehmet Ergün Işıldar. Yahut bizim “Deli Ergün”…

İçimizde en zekimizdi. IQ’su 140’ın üzerindeydi. Gitgelleri de bu yüzdendir.

Onunla ilk değmemiz İLTÖ yani İstanbul Liseleri Tiyatro Örgütü’nün düzenlediği İLTY yani İstanbul Liselerarası Tiyatro Yarışması münasebetiyle oldu.

Orhan Okay hocamın başlattığı, Haluk Şevket Ataseven hocamın ömür adadığı bir mucizeydi bu tiyatro yarışması.

Ergün İEL’liydi,  yani İstanbul Erkek Lisesi, ben Fenerbahçe Lisesi’ndeydim o sıra.

Bizim, Orhan Kemal’in AST’a yazdığı “72. Koğuş” umuz arışmada 2.olmuştu. Birinci, efsanevi Bakırköy Lisesi’ydi. Rutkay’ın, Cezmi’nin, Ali’nin el verdiği o okul, Sermet Çağan ile Özdemir Nutku’nun mitologya uyarlaması “Savaş Oyunu” ile kazanmıştı yarışmayı,  müthişti.

Galatasaray Lisesi de, Yevgeni Schwartz’ın “Canavar”ıyla üçüncü olmuştu.

İEL’in Turgut Özakman’ın yazdığı “Ocak”ı klasmana girememişti ama Ergün, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü kaldırmıştı. Oyunda Kadriye de (Kenter) vardı galiba.

Sonrası İstanbul Şehir Tiyatrosu macerasıdır. Aynı sene mi girdik, o benden bir sene önce miydi, emin olun hatırlamıyorum. Arkadaşlarımı hatırlıyorum da tarihlerde özürlüyüm bendeniz.

Yerinden Yönetim zamanıydı. Ayrı tiyatrolardaydık. Ayrı company’ler yani…

Meşhur bir  “grev”imiz vardır. Vakti zamanın beş tiyatrosunda (Harbiye, Kadıköy –Halk Eğitim-, Fatih, Üsküdar, Tepebaşı Deneme) aynı anda salteri indirip, maaşlarımızın yarıya indirilmesine direnmiştik.

Ergün de bize direnmişti. Perde kapanmaz, diyordu.

Üzerindeki kâğıttan montu yırtışı hep aklımdadır.

Bir de, benim yönettiğim o toplantıda, “Seninle daha bu sabah su muhallebisi yemedik mi,”deyişi.

Evet, o sabah, vakti zamanı, Pangaltı’nın köşesindeki kuytu muhallebicide, İstanbul’un en leziz su muhallebisinden yemiştik.

Ergün’le aynı listede, 17 Aralık 1980’de tiyatrodan atıldık.12 Eylül’ün hemen sonrası, 1402 numaralı kanunla.

Istıraplı bir dönemdi. Benim için bir o kadar da iyiydi. Ergün, o ara evli olduğu için benim kadar iyi durumda değildi.

Hele Haşmet’le (Zeybek) Feyza aynı sıra atılmışlardı, hiç unutmam. Feyza da hamileydi galiba…

Faşizm insan karşıtıdır.

Gene de biz, nasıl satılacağını bilenlerin tuhaf beklentisi içinde olmadık. Buna da şükür.

Bir güzel kovulduk tiyatrodan ve benim için pekâlâ iyi oldu. Edebiyata meylettim. Bilmediklerimi öğrendim. Bizim oğlanın fazladan bildikleri vardı. Onu kurcaladım.

Ergün’ün bize bir fazlası vardı, söylemeden geçmeyeyim. Bu herif, Brecht’in tüm edisyonuna, Suhrkamph full edisyonuna sahipti. Nasıl hazine!

Sağola canımın içi, bizim Ergün, bana Almarca’dan Tankred Dorst’un bir oyununu da çevirdiydi.

Hepsi bir tarafa, fena halde arkadaştık. İyi meslek erbabı olmanın getirdiği kardeşlerdik biz.

İyi bir oyuncuydu Ergün ve kafası fazla çalışırdı. Gereğinden de fazla…

Yönetmenliği fazla akıldan malûldür.

Benim evde, sadece erkeklerin katıldığı “don partileri” de düzenlerdik. Yazın sıcağında yaptığım bu partilere Ergün bayılırdı. Lafola berigele...

Ergün sağlam bir arkadaştı, sıkı bir yoldaştı.

İyi bir oyuncuydu.

Kendisini rahat bıraksaydı iyi bir yönetmen olacaktı.

Ergün, camiamda tanıdığım en sıkı entelektüellerdendi.

Öldü.

Kendinize iyi bakın.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…