Artı Gerçek

Göç: Ütopyanın ölümü

Hepimizin ortak bilgisi, hiçbir göç hareketinin esasen gönüllülük esasına dayanmadığıdır. Biz bu coğrafyada “gönül indirmek” deriz. Bir tür yaşama içgüdüsüne itaat etme hali.



Göç, daha iyi bir “yarın” için girişilen bireysel yahut topluca bir kalkışma değil; olabildiğince kötülemiş “bugün”den kurtulmak için kalkışılan bir tür bireysel ya da toplu kaçış hareketidir.

Kaçıştır çünkü genellikle gayri iradi bir kalkışmadır. Çoğu kez itirazın bile imkânsız olduğu zamanlarda ortaya çıkar ve her göç hareketi, tartışma kaldırmayacak kertede travmatiktir.

Marco Polo’dan bahsetmiyorum elbette. Evliya Çelebi’den ya da Jack Kerouac’dan da söz açmıyorum. Modern Türk şiirinin kurucularından Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi kitabında “İnsan, hayatının tatsızlığından ve etrafında görüp bıktığı şeylerin o yorucu alelâdeliğinden bir müddet kurtulabilmek ümidiyle seyahate çıkar. Bu bakımdan seyahat ‘harikulâdelikler avı’ demektir,” diyor. Bundan da bahsetmiyorum.

Billy Wilder’ın “The Spirit of St. Louis” filmine konu olan Charles Lindbergh havadan okyanus aşmaya girişmişti, Hezarfen Ahmet Çelebi aynı işi İstanbul Boğazı’nda bir çift kanatla yapmaya kalkışmıştı, Sir Edmund Percival Hillary de rehberi Tensing’in peşi sıra bilinebilen en yüksek yeryüzü noktasına varmak için yola çıkmıştı. Bunlar da değil.

Benim ülkemde, 1965 ile 2000 yılları arasında 21.1 milyon insan, doğduğu köyden, çalıştığı kentten başka diyarlara göç etti. Ben onları tanırım. Uzun bir masal döneminde

Yugoslav olan Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar, Makedonlar, Arnavutlar, bir ara Çekoslovak olan Çek ve Slovaklar, İtalyanlar kendi göçlerini ve bu göçlerin haritalarını benden iyi bilir.

Hepimizin ortak bilgisi, hiçbir göç hareketinin esasen gönüllülük esasına dayanmadığıdır. Biz bu coğrafyada “gönül indirmek” deriz. Bir tür yaşama içgüdüsüne itaat etme hali.

Sizin adınıza karar çoktan verilmiştir. İyi ve kötü olan çoktan tarif edilmiş ve önünüze bir buyurgan reçete halinde konulmuştur.

Dinlemezseniz, General Cortez size haddinizi bildirecektir. Bakın İspanyol ‘conqueror’lar da bir gün geri dönme umuduyla akın etmişti yeni kıtanın orta ve güney bölümlerine.

Tıpkı Irak’ı, Afganistan’ı işgal etmeye gönderilen Birleşmiş Amerikan Milletleri askerleri gibi.

Sophroniskos ile Fenarate’nin oğlu Atinalı Sokrates oysa, baldıran zehrini site dışına sürülmeye yeğlemişti.

“Cogito ergo sum” diyecek seviyede bilge bir adam olan Sokrates, bize yalnız Sokratyen diyalog bilgisini ve kendini tanıma prensibini bırakmakla yetinmedi; gitmek asıl ölüm, diyerek, ütopyasını Platon başta ardıllarının insafına terk etti.

 Asıl Sokrates’in “gitmeme”si ütopya. Bir gün anlaşılacağını zannetmenin hayal hali.

İnsanın izini sürenler hep Afrika kıtasına gidiyor ve biz bugünkü bilgimiz sınırlarında biliyoruz ki, bilinebilen ilk insansı oralıydı. Tıpkı bilinebilen ilk deniz aşırı köleler gibi. Negro sprituals dinlerken nasıl keyifliyiz, anlatmaya değer ve gospel –hele Ray Charles’tan dinlerken-.

Manikeist iken zorlama tek tanrılı hale gelmenin çığlığı olabilir mi bu müzikler, ne dersiniz? Ya da aralarında konuşmaları dahi yasaklanmış Afrikan tarım kölelerinin iletişim için bulduğu bir tür mors alfabesi mi bizi mest ediyor dinlerken?

Ne olsa direnişin ritmi de var bu müzikte; tehcir edilmiş olmaya değil belki ama aşağılanmaya karşı direnmenin derin tınısı...

Çok zaman önce Slawomir Mrozek’in 1974’de yazdığı ‘Emigranci’ (Sığıntılar ismiyle oynamıştık, esasen Mülteciler daha uygundu ama Zihni Küçümen Ağabeyim çevirisine bu yorumlu ismi memur etmişti) oyununu yönetmiştim.

Biri ekonomik mülteci, diğeri siyasi mülteci iki adamın sırf yurttaş olmaktan, yani aynı yurttan kaçıp gelmekten kaynaklanan zorunlu ev arkadaşlığı, bir yılbaşı gecesi fonunda teşrih ediliyordu.

Walter Matthau ile Jack Lemon’un ‘The Odd Couple’ındaki zorunlu ev arkadaşlığından çok farklıydı Mrozek’in kahramanlarınınki. Birbirine tahammül eden ikişer erkek vardı oyunda ve filmde ama bir tanesinin yarası, yurdundan kopartılmış olmanın dışında hiçbir esas unsura dayanmıyordu.

Eski zamanlardan kalma bir söz vardır, Moğol, Göktürk, Hint kaynaklarında da bulunabilir: Benim köklerim rüzgârdadır!

Bu sözü bir şiirde kullandıktan yirmi küsur yıl sonra okuduğum “Conversations with Gayatri Chakravorty Spivak” isimli kitapta rastlamıştım aynısına, bir de ek vardı üstelik: Her yerde yurdumdayım ben!

Spivak gibi yurt fikrini hiçleştirmeyi hedefleyen pek çok düşünür oldu. Bir ucu enternasyonalizme varan bu düşüncenin büyük özetini benim ülkemden bir şair de yazmıştı. Pozitivist muhalif Tevfik Fikret, şunu dediydi: Vatanım rûyi zemin / Milletim nevî beşer”.

Bu yazıya oturduğumdan beri pek çok kez kendimle çeliştim.

 Ben marksist düşünceyle yetiştim, o metodolojiye bağlı kaldım ve hiçbir etnik yahut yurtsal bağlılığı birincilleştirmedim ya da öyle olmaya gayret ettim.

Ama bu, uzak bir yoldan dönüşte Karaköy Limanı’na gemiyle yanaşırken ufkuma ilk çıkan “Dabkovich” tabelasını ağlayarak selamladığımı gizleyeceğim anlamına gelmez.

Çocukluğumun İstanbul şehrine en uzak düştüğüm sıra, çocukluğumun reankarnasyonu olarak yüzleştiğim yedi tepeli Lizbon şehrinin bir otel odasında gece yarısı hıçkırarak ağladığımı da gizleyecek değilim; üstelik ben gözü yaşlı aşırı hisli bir adam da değilim.

Ülkemde bir gazete, Marcel Proust’un 20 soruluk anketini arka sayfasında güncelliyordu. Bana sorduklarında, “Yaşamak istediğiniz yer” sorusuna, “Çocukluğumun İstanbul’u” diye bir imkânsızı hayal ederek cevap vermiştim. Tıpkı hayatta kalmayı başarmış 1871’li ‘communard’lardan birisi gibi ya da beşinci Roma İmparatoru Neron’un ardından Roma’ya bakan ahali işte!

İktidar gizli nüfusu tasfiye ederken biyografiler de alaşağı edilir. Öyleyse nereye gideceğiz?

Eski Ahit’in “Tekvin”inde şöyle der: “(...) bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte, ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap (...)”.

Nuh gitti.

“Çıkış” bölümünde ise şöyle der:

“Ve Musa  deniz üzerine elini uzattı ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi kara etti ve deniz yarıldı.”

Belki de sahiden oradan geçip büyük sürgüne dağıldı Musa kavmi. Bu kitaba inananların isteye dileye gitmedikleri öyle açık ki her zaman geri dönmek istediler. Her yolu deneyerek üstelik.

Trans-national kapitalizm kendisi için iki büyük av sahası seçmişti ve buralarda iki sıkı genel prova yaptı. Birincisi Ruanda’ydı. Üç ay kadar göz açıp kapayıncaya geçecek sürede 800.000 Tutsi ve insan kalmaya özen gösteren Hutu öldürüldü “interehamwe”ler tarafından. Sene 1994’tü.

Aynı yıl Yugoslavya darmadağın ediliyordu bir yandan. Slovenler tereyağından kıl çeker gibi ayrışmıştı, Makedonya’da hâlâ yüksek gerilimi süren altı gün savaşları ve trajedinin festival sahnesi seçilen Sarajevo ve Mostar’da çok etnikli uyumu dağıtmanın hard core provası. Mostar’a en büyük haç dikildiğinde bütün camilerin ses yükseltmesi de sonradan cabası.

Fark edebildiğim bütün zamanlarda insanlara “Burada yaşayamazsınız!” deniliyordu. Almanya’da “Turken raus” graffiticileri benim ülkemde “Ya sev ya terk et” diyerek boy uzatmıştı bir ara. Şimdilerde ya geber ya defol diyenler türedi.

Onlar, Kürtler başta bütün “öteki”leri dışarı atmaya çalışıyordu. Fransızları Chirac’da buluşmaya zorlayan LePen ve Avusturyalıların korkulu rüyası Engelbert Dollfuss’un ardılı Haider ortaya çıktığında da bütün ötekiler ürpermişti. Dünyanın çok büyük bölümünde hiçbir bilgenin satabileceği bir Ferrari’si de zaten olmamıştı. Gidilecek yer ne kadar uzak olabilirdi ki bu ötekileştirici yeryüzü kültüründe?

Biz İsadan Önce 73’te Roma İmparatorluğu’na bıçak çeken Spartaküs’ün ölüp ölmediğini bile bilmiyoruz, cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Howard Fast’in çocuklarına adadığı muhteşem romanı “Spartakus” ise Amazon sitesinde bulunabiliyor hâlâ.

Camus’nün “L’Etranger”sindeki Mersault’ya bakalım biraz ama gene tuhaf derecede idrakli o yazarın “Le Mythe de Sisyphe”ine de bakalım. Ölüm Cini’ni üç gün esir alan Sisyphe, Hades’i kızdırmıştı elbette ama Antikhleia’yı Zeus’un koynundan kaçırması da daha az önemli değildi. Hepimiz Sisyphe’in kaderini biliyoruz. Peki onun bir kayayı mütedaim aynı tepeye itmekle cezalandırılması –ki ölüm tanrısının iteklemesiyle olmuş- nasıl bir göç halidir. Hep aynı yere dönmek için hep gitmek ve hiç o aynı yerde olamamak...

Soykırımı tarif eden Rafael Lemkin kriterlerini olağanüstü hassas ve naiv bulduğumu söylemek zorundayım. Bu kriterler herhangi bir devleti soykırım suçlusu yapmaya yeter de artar. Nasıl mı?

Siyasi soykırım: Yer adlarının değiştirilmesi. Benim ülkem elbette buradan kaçamaz. 28.000 yer adı değiştirmişiz Cumhuriyeti kurduğumuz günden bu yana.

Sosyal soykırım: Entellektüellere yönelik saldırılar yani. Biz Türkiyeliler âlâsını yaşadık. Sendikacısı, akademisyeni, politikacısı, yazarı vb.

Kültürel soykırım: Yerel halkın kendi dilini konuşması, o dilde eğitilmesi önündeki engeller.

Ekonomik soykırım: Ekonomik gücün bertaraf edilmesi.

Fiziki Soykırım: Beslenme –Afrika’daki açlık problemine radikal çözüm getirmek için ABD’de bir yıl kozmetik tüketiminin durdurulması yeterli-.  Sağlık – neo liberal politikalarla ortadan kaldırılmaya çalışılan kamu desteği-. Sistematik cinayetler -Irak’ta entelektüellere karşı seri suikastlar gibi-.

Dinsel soykırım: Her zaman moda. Kitlesel paranoya için bir numara!

Moral soykırım: Zaafları beslemek. 3 F örneği gibi Salazar’ın: Futbol, Fado, Fiesta. Ya da daha kârlı bir saha olan uyuşturucu yayılımı. Amerika kıtasının kokaini ile Afgan kenevirinin takası hangi krallıkta yapılıyor dersiniz?

Soykırımı tarif eden Nürnberg kriterleri yurdundan zorla kopartılmayı da soykırım sayıyor. 

O zaman ben de söylemek zorundayım:

Âdeta Pontuslu Rumlar Trabzon etrafından gönüllü göçe kalkmış gibi bir hava var ortalıkta. Hadi canım! Kayserili, Malatyalı, Adıyamanlı Ermenilere yapılana da “tehcir” deniliyor. Zorunlu göç. İnanın, göç kavramının önüne zorunlu ismini koyarsanız eğer, bunun adı katliam değerinde soykırımdır.

Almanlar sessizce elveda diyen Yahudilere susmuştu, Fransız devlet aygıtı Çad ve Yeni Kaledonya’yı yağmalarken Afrikalı göçmen Fransızlar da susmuştu. Onlar koloninin izini tersine süren göçmenlerdi ve her zaman gettoda yaşayacak bir çoğunluğun arasından sıyrılan bir iki entegre göçmenle övünmeye de hazırdılar. İngilizler Hindistan başta Asya’yı, Belçikalılar Kongo esas olmak üzere Afrika’yı, İspanyollar Latin Amerika’yı, Kuzey Amerikalılar önlerine gelen her yeri yağmalarken de vatandaşları öyle. Avusturyalılar, Çekler, Polonyalılar, kısmen Fransızlar, Ruslar, çokça Romenler, hayli hayli Hollandalılar, İsveçliler, azından Norveçliler gibi. Tıpatıp mahalle komşusu yok edilen Anadolu Ermenilerine bakan Türkiyeli diğerleri gibi. Bu diğerleri, “soykırım” demeye dili varmayan Nürnberg Mahkemesi sonrası bizimkilerdir.

Göç bir hayal değildir. Olsa olsa ölümcül bir hastalığa yakalanma hali ve sonrası kadar maraz bir durum diyebilirim buna. Varolamama momentindeki zorunlu refleks kadardır göç halinin ütopisi.

Acıtıcıdır.

Abraham kültü hep bir göç etme mecburiyetinden söz eder. Doğa ile bağlar kopartılmıştır artık ve yeryüzü, vazgeçilmez bütüncül tekliğinde kutsanmıştır. Manikeist inanışlar semavi bir yerden küçümsenir durur hep. 

Ben de bir an için orada durmayı denedim.

Son dört yüz yıl “des aux machine” fikrine bağlandık biz Descartes ardılları yahut cümle Batı Avrupa fikri. Ustam Marx bile öyledir. Parçadan bütüne ulaşabileceğimizi, dahası parça(cık)dan hareket ederek bütünü kuşatabileceğimizi zannettik.

Radyoaktif beta bozunumu etkileşimine girebilen leptonları kuvarklarla bir tutmaya kalkıştık. Âdeta Bissmark’cılık ve Jakobenlik ortadan kalkabilse modernite rahatlayacaktı. Âdeta insan mühendisliğini bu düşünce formasyonu inşa etmemişti. Âdeta Plank eğrisi bir göbek eritme egzersiziydi ve Beckett’i indirgediğimizde birkaç kitap kalıyordu ama Whorsoscope’u yazan adam bu Kartezyen arayıcıdan başkası da değildi.

Kimse yurt edindiği yerden boş yere kalkıp göç etmez. Bunu bilelim ve başlayalım.

Göç ütopyanın ölümüdür.

Avrupa’nın orta yerinde konuşuyorsak eğer 1618’de başlar 1648’e gideriz. Olmadı kalkıp Yeni Dünya’ya, Amerika kıtasına gideriz. Calvinist’sek gider Luther’ciysek kalırız.

Vatikan Bavyera Prensliğini öne sürer ve yerli yerinde hep kalır. Daha iyi bir hayat ütopisinin son büyük çekim merkezi Kuzey Amerika ortalığı kan gölüne çevirirken de ütopyamızla baş başa dertleşip dururuz.

Semavi kitaplardan birine bakarsanız eğer, Rab yeri ve göğü yarattığında bir fidan bile yoktur orta yerde.

Kutsal olan, her yerin başlangıcındadır.

Fabrikayı kuran, teknolojiyi üreten sermayedar gibi. 

Bize tanrının patron olduğunu öğreterek, hepimizde patron bağımlılığı yaratmaya çalıştılar. Patrondan göç etmeye de ütopya mı diyeceğiz yani? 

Siz durduk yerde koltuğunuzdan kalkıp tanımadığınız bir sandalyeye oturdunuz mu hiç?

 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…