Artı Gerçek

Kandırılmış Kral’ın tahtından kovulması: King Lear


Kıssadan hisse: Sorun insanın doğasında varolan kötülüğünde değil, iktidarın karanlık nesnesinin insanı zapt u rapt altına alarak kötülüğe zorlamasındadır.

Orhan Alkaya

 

Shakespeare’in Kral Lear tragedyası –grotesk-tragedya da denilebilir- öyle çarpıcı bir sahneyle başlar ki, esinlendiği Briton mitolojisinde olduğu gibi, Lear’in küçük kızı Cordelia başrole yerleşecek, diye düşünebilirsiniz.

Hayır! Başrolde Lear, paralel/ikinci hikâyede (sub-plot) kader ikizi Gloucester vardır. Erkin başını döndürdüğü iki “kandırılmış”!

Sıkça kullanılmış bir halk masalıdır Lear –Leir, Lyr, Ler-. Elliden fazla kitaba konu edilmiştir. Bunlardan biri de, bir tiyatro oyunudur . 1594’te sahnelenen “True Chronicle History of King Leir and Three Daughters” isimli yazarı belirsiz bu oyunun tiyatro tarihi için tek bir özelliği vardır, malumat olsun diye söyleyelim: Hayatının son yıllarında şedîd bir Shakespeare düşmanlığına kapılan büyük yazar Tolstoy, bu oyunu Shakespeare’inkinden daha üstün görmüş ve bu defa Tolstoy usta önemsenmemiştir…

Dönelim… Britanya Kralı Lear, daha yaşarken, üç kızı arasında topraklarını bölüştürmeye karar verir. Britanya üç kız ve kocaları arasında bölünecek ama kraliyet korunacaktır.

Bir önlemdir onunki, ölümünden sonra taht savaşlarının önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Büyük kızı “güçlü” Goneril, Albany Dükü’yle, ortanca kızı “sinsi” Regan, Cornwall Dükü’yle evlidir. Küçük –ve en sevdiği- kızının iki talibi de sarayda beklemektedir: Burgonya Dükü ve Fransa Kralı.

Lear, maiyetindeki Gloucester Kontu, onun “orospu çocuğu” (whoreson) dediği “piç” oğlu Edmund, Kent Kontu, kızları ve damatlarının olduğu ortamda, Britanya haritasını getirtir ve kararını açıklar: “İleride çıkabilecek anlaşmazlıkları şimdiden önlemek için”

Bu karara ısrarla itiraz eden dürüst Kent’in kovuluşu ve 4. Sahnede yoksul bir köylü kılığında yeniden Lear’in maiyetine katılması tragedyanın trajik doruklarında önem kazanacağı için atlanmamalı: “Elveda soylu beyler, Kent yola çıkıyor / Eski yaşam biçimini sürdürmek için yeni diyarlarda.”

Kızlarına bir tek sorusu vardır Lear’in:

“Söyleyin kızlarım, madem ki hükmetmekten,

Ülkemizden ve devlet işlerinden                                     

Mahrum etmekteyiz kendimizi,

Söyleyin bakalım, hanginiz en çok seviyor bizi?”

Lear tragedyasının groteskle buluşacağı naivlik, bu soruyla başlar.

Cornelia ve Regan’ın birbirinden firaklı sevme sözleri, haritanın ilk iki parçasının sahiplerini belirler. Sıra Lear’in en sevdiği küçük kızına, Cordelia’ya gelir. Bu cümleden olarak, Lear’in çocukları arasında ayrımcılık yapan bir baba olduğunu da belirtelim. Lear:

“Sen Cordelia, hayatımın sevinci,

Sırada sonuncu olsa da, sevgimde sonuncu olmayan,

Bir yanda Fransa bağlarının, öte yanda Burgonya otlaklarının,

Sevgisini elde etmek için çekiştikleri minik kızım,

Kardeşlerinden daha değerli bir parça için ne diyeceksin?”

En değerli toprakların Cordelia’ya verileceği de anlaşılır böylece. Cordelia, “Hiçbir şey efendimiz” der. Lear, “Hiçbir şey mi?” Cordelia “Hiçbir şey.” Lear, “Hiçten hiç çıkar. Bir şeyler söyle.” Cordelia (…) “Efendimizi sevmem gerektiği kadar seviyorum. Ne daha çok ne daha az.”

Cordelia, evlendiği erkeğe sevgisinin yarısını vereceğini, ablaları gibi bütün sevgisini babasına veremeyeceğini de söyleyiverir, kadınlarla problemli William’ın kaleminden.

İktidarın tereddütsüz bağlılık ve itaat isteyen karanlık nesnesiyle çoktan bütünleşmiş Lear, kim bilir çoktan unuttuğu sevilme halini özlemektedir. Erki “ödünç verirken” sadece bunu, sadece sevilmeyi beklemektedir.

Nedir, unuttuğunu yeniden bilmek için de travmatik bir hatırlama zorunludur. Bu konuşmalar edilirken ise, Lear hâlâ erkin tek ve mutlak sahibidir. Allah esirgesin, erkin tek ve mutlak sahibi olmak böyle bir şeydir. Şöyle ki;

Cordelia topraktan mahrum edilir. Ona ayrılan topraklar Cornelia ile Regan arasında paylaştırılır. Evlilik sırasında bekleyen Burgonya Dükü ve Fransa Kralı huzura çağrılır.

Lear’in hayli aşağılayıcı nitelemeleriyle Cordelia’nın durumu anlatılır. Burgonya Dükü topraksız kızı istemez, çeker gider. “Başlı başına bir çeyizdir Cordelia” diyen âşık Fransa Kralı, Lear’ın “minik” kızı ile birlikte saraydan ayrılır.

Ardından gelen sahne, Lear’in paralel figürü olan Gloucester Kontu’yla gayri meşru oğlu Edmund arasındadır. Edmund, yasal oğul Edgar’ın elyazısını taklit ederek, bir mektup yazmıştır. Mektupta (Edgar’ın) yaşlı babanın hacir altına alınmasını istediği yazmaktadır ve Edmund’un bu düzmecesi, giderek Gloucester’in gözlerinin oyulmasına –bir tür Oidipus izdüşümü- ve Lear’le aynı kaderi paylaşmasına yol açacaktır.

Bu arada evlilik dışı çocuk için kullanılan deyime dikkat çekelim: Naturel child. Doğanın çocuğu. Edmund’un Gloucester gelmeden yaptığı iç konuşmada, “Ey doğa, tanrıçam sensin benim / Ben senin yasalarının kulu kölesiyim.” sözleri de tragedyanın bütününe yayılan doğa olaylarını “zarflaması” bakımından önemli sayılmalıdır.

Gloucester’in durumunu erk zehirlenmesinin ikizi sayalım derim. Elbette önemli bir vurguyu es geçmeyelim ki, Shakespeare niçin daima çağdaşımızdır, bunu da vurgulayalım. Bu iki adamı, hırslı, erkin gustosunu sonuna kadar kullanan, bencil ve çocuksu Lear’i ve onat, sadık, efendisine isyanında bile derin bağlılık sahibi Gloucester’ı tragedyada kader ikizi yapan belirgin özellikleri, ikisinin de “kandırılmış” olmasıdır.

Kral Lear’in kısa 3. Sahnesinde, kader ağlarını örmeye başlar. Beş kötüden biri olan kahya Oswald, Goneril’den talimat alır:

“İhtiyar elinden çıkardığı yetkilerini

Bırakmaya yanaşmıyor bir türlü!

İnsanlar yaşlanıp bunadılar mı, yeniden çocuklaşıyorlar Okşamak gerekir onları arada sırada.”

  1. sahnede Lear Oswald’a “Hey, efendi, sen! Buraya gel! Söyle bakayım, ben kimim” diye sorduğunda, “Hanımımın babası” cevabını alır. Lear’in düşüşü başlamıştır. Bu sahne Soytarı’nın ortaya çıkmasıyla ayrıca önemlidir. Lear, “Yani bana kaçık mı diyorsun delikanlı” diye sorar Soytarı’ya. Soytarı’nın literature geçmiş cevabı şöyledir: “Eee, n’apalım, öteki unvanlarının hepsini bağışladın, doğuştan bir bu kaldı sana.”
  2. Sahnede Kovulmuş Kral, ortanca kızı Regan’a sığınmak için yola koyulmadan, sadık Kent ile bir mektup gönderir. Goneril’in mektubu da yola çıkar Oswald’la. Lear ilk defa bu sahnede “Küçük kızıma haksızlık ettim ben,” diyecektir. “Tanrılar n’olur delirtmeyin beni / Aklımı başımdan almayın, delirtmeyin beni n’olur” replikleriyse, baht çizgisinin altını çizer.
  3. Perde “sub-plot”umuz, kader ikizi Gloucester Kontu’nun şatosunda başlar. Beş kötüden üçü bir aradadır: Edmund, Cornwall ve Regan. İkinci Cordelia faciası için Edgar tuzağa düşürülmeye çalışılır.

Şatoya gelen Lear ve maiyeti ise, Regan ve Cornwall tarafından istiskal edilerek bekletilir. Burada “Efendimizi gördüğüme çok sevindim” diyen Regan’a babasının verdiği cevap dikkat çekicidir:

“Ben de öyle sanıyorum, Regan

Niçin öyle sandığımı da biliyorum

Sevinmeseydin beni gördüğüne,

Yok sayardım annenin mezarını

Bir orospu barındırıyor diye”

Erkin düşkün sahibi, hâlâ hazır değildir, kendisi için hazırladığı tuzağın içinde olmayı sindirmeye. O da olacaktır elbette. Dedim ya, Shakespeare çağdaşımızdır. Regan da kabul etmez babasını şatoya. Doğrusu, adamlarını kov öyle gel, der.

  1. Perde –ki o ünlü “fırtına” perdesi-, Cordelia’nın kocası Fransa Kralı’nın Britanya’ya asker çıkarttığını öğrenmemizle başlar ve bu tragedyanın asıl grotesk bölümü de burasıdır. Artık doğa konuşacak, akıl bir kez daha yer değiştirecek, Lear doğuşundaki “deliliğine” rücu edecektir. 2. Sahne Lear’ın eşsiz tiradıyla başlar:

“Uğuldayın rüzgârlar, uğuldayın!

Çatlayıncaya kadar şişirin yanaklarınızı!

Kudurun! Uçurun dünyayı!

Seller, kasırgalar tepemize boşalsın

Sulara gömün kuleleri rüzgârhorozlarına kadar!

Düşünce hızıyla çakıp sönen kükürtlü alevler,

Bir vuruşta meşeleri ikiye bölen yıldırımın öncüleri,

Şu ak saçlı başımı alazlayın!

Ve siz, ey evreni sarsan gök gürültüleri,

Yamyassı edin şu semiz dünyayı o korkunç kükremenizle

Paramparça edin doğanın insan döken kalıplarını,

Yok edin hemen nankör insan üreten tohumlarını!”

Lear’in iç dünyasıyla dış dünyası nihayet bütünlenmeye başlar: Fırtına ve Fırtına!

Bernard Shaw’dan mülhem, Shakespeare’in yegâne “trajik soytarı”sı, “Galiba aklımı yitiriyorum” diyen Lear’e bir şarkıyla cevap verir:

“Bir dirhemcik bile aklı olanlar —

Yağmur yağsa da, rüzgâr esse de —

Uydurmalı mutluluğu kaderine,

Her gün yağar çünkü yağmurlar”

Gloucester’ın kendi şatosunda Cornwall ve Regan tarafından sorgulandığı sahne de trajedinin doruklarındandır. Fransa Kralı’yla haberleştiği iddia edilen Gloucester’ın gözleri kör edilir (Burada gözün çıkartılması söz konusu ama elim gitmedi). Gloucester haykırır:

“Aaah! Her şey karanlık, çok ıstıraplı

Oğlum Edmund nerelerdesin?”

Regan sub-plotu açıklar:

“Kes, alçak hain!

Senden nefret eden birinden medet umuyorsun!

O açığa çıkardı senin ihanetini,

Onun gibi dürüst kişiler acımaz senin gibi hainlere.”

Böylece Edmund, Shakespeare’in en kötüleri (3. Richard, Iago) arasında Cornelia ve Regan’la eşitlenir, bence.

Oyunun dördüncü ve beşinci perdelerini anlatıp okuma hevesinizi kaçırmayayım.

Kısaca söylemek gerekirse, Lear, Cordelia’nın dürüst ve “mat” sadeliği karşısında, iktidarın karanlık nesnesi tarafından satın alınır, her ne kadar miras dağılımını yaşarken yapacak “vatan” öngörüsüne sahip olsa da, ebedi olduğuna inandığı iktidarının “gündüz körlüğü” ile trajik hatasını işler.

Gloucester, Britanya hayali kuran –kendi deyişiyle- “orospu çocuğu” oğlu Edmund’un desisesini sorgulamadan satın alır ve oğlu Edgar’ı düşman beller.

İkisi de yanılgılarıyla yüzleşecek ama “son pişmanlık fayda vermeyecek”tir!

Gloucester’a oğlu Edgar’la kucaklaşmak, Edgar’a üvey kardeşi Edmund’u öldürmek, Lear’a Cordelia’nın cesedini kucaklamak, iki trajik kahramana da ölmek düşer bu acayip güzel tragedyanın sonunda.

Kıssadan hisse: Sorun insanın doğasında varolan kötülüğünde değil, iktidarın karanlık nesnesinin insanı zapt u rapt altına alarak kötülüğe zorlamasındadır.

Siz siz olun ne iktidara ne muktedire güvenin. Hele hele iktidara güvenen muktedire hiç güvenmeyin.

 

Hamiş 1: Oyundan alıntıladığım replikler, Özdemir Nutku çevirisinden. Hem tam çeviri olması hem bu metnin fazlasıyla barındırdığı şiir dilini iyi kullanması nedeniyle Hoca’ma selam!

Hamiş 2: Yazarken Jan Kott’un müthiş kitabı “Çağdaşımız Shakespeare”e, Mina Hanım’ın “Shakespeare”inin 2. Cildine, Aziz Çalışlar’ın “Shakespeare Sözlüğü”ne, Wendy Nelson-Cave’in “Who is who in Shakespeare”ine de sık sık baktım.

Hamiş 3: Seyrettiğim en etkileyici King Lear yorumu, Richard Eyre’in yönettiği, Royal National Theatre’ınkiydi. Bütün ekibin muhteşem olduğu bu yorumda, eşsiz bir Ian Holm vardı, Lear rolünde. Fırtına sahnesini, “Böyle çırılçıplak bir durumda kudurmuş göklere karşı durmaktansa, mezarında yat daha iyi,” repliğine uygun biçimde çırılçıplak oynamıştı Holm. Bu kertede içerilmiş bir Lear yorumu öncesi, uzun bir sahne fobisi olmuştu Holm’un. Sadece oyuncuların bilebileceği bu uyku uyutmayan korkuyu ben de tattım. Meslek içi bir bilgi vereyim o vakit: Holm’un, bilhassa fırtına sahnelerindeki benlik gitgellerinin kusursuzluğunda, bu korkunun da payı vardı, bence.

Hamiş 4: Bu yazı bir edebiyat dergisi için (Yeni A) yazıldı. Gündem sath-ı mailinde, “kandırılmış kral” hikâyesini sizlerle de paylaşmak istedir sevgili okur.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…