Artı Gerçek

Yaralarım Aşktandır

Gerçekten Furuğ bu. Kederli sesiyle yaşamından ayrıntıları ortaya seriyor.


“o günler geçip gitti,
o günler güneşte çürüyen otlar gibi
güneşin ışımasından çürüdüler
ve akasya kokusundan başı dönen o sokaklar
dönüşümsüz yolların gürültülü kalabalığında kayboldular.
ve yanaklarını
sardunya çiçek yapraklarıyla süsleyen o kız, ah
şimdi yalnız bir kadındır
şimdi yalnız bir kadındır.”

Perde açılır. Sisler ortasında, musalla taşına oturmuş kırmızı elbiseli bir kadın, kendi şiirini okur. Furuğ Ferruhzad’dır şiir söyleyen. Bir diriliş hikâyesi ile karşımıza gelmiştir. Yeniden doğuşu anlatır izleyenlere. “Ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum/ okyanusta yaşayan/ ve yüreğini tahta bir kavalda/ usul usul çalan/ küçük hüzünlü bir peri/ geceleri bir öpücükle ölen/ ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan…” Furuğ mu karşımızdaki gerçekten? Mollaların cenazesini ortada bıraktığı o çelimsiz kadın mı? Fars şiirinin devrimci, yenilikçi şairi mi bizimle konuşan? 

“Varmak nedir bilmiyorum ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır. Keşke ölseydim ve yeniden dirilebilseydim ve dünyanın başkalaştığını, dünyanın bu denli acımasız olmadığını ve insanların bu her zamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını ve evlerinin etrafına duvar örmediklerini görebilseydim.” Aşık olduğu adama yazdığı mektuplardandır bu alıntı. Bu kez salonda onu dinlemeye gelenlerle konuşuyor Furuğ. İnsanlar sessizliğe gömülmüş onun isyanına kalplerini açıyorlar. Ne evlerinin ne de kalplerinin etrafında bir duvar var. Durmaksızın anlatıyor. Yalnızlığını, dibe vurduğu günleri, oğlu Kamiyar’ı, kocası Perviz Şapur’u, babasını, sevgilisi İbrahim Golestan’ı, annesini, kardeşlerini, cüzzamlılar adasında evlat edindiği Hüseyin’i, günahını ve bahçesini…

“ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar

küpeler takıyorum kulaklarıma
ikiz iki kızıl kirazdan
ve tırnaklarımı yıldız taç yaprağıyla süslüyorum”

Gerçekten Furuğ bu. Kederli sesiyle yaşamından ayrıntıları ortaya seriyor. İşsizliğe, parasızlığa ve aç günlerine rağmen eril zihniyeti reddediyor. Furuğ’un babasına ve ardından kocasına başkaldırısı sadece ailedeki otoritenin sarsılması anlamına gelmiyordu. Onun bu tavrı aynı zamanda verili bütün iktidar odaklarınaydı. Zaten yasaların oğlunu hiçbir zaman görmesine izin vermemesi, bir kadının bu dik duruşu ve isyanı nedeniyleydi. 

Furuğ konuşmuyor sadece. Bir şiir dinletisinde dinliyoruz onu. Yaşamının şiirini, uğruna tüm zorlukları göze aldığı şiirlerini okuyor bizlere. Yaralarım Aşktandır diyor. Son zamanlarda izlediğim en başarılı tek kişilik bir oyundan söz etmeye çalışıyorum kısaca. Berfin Zenderlioğlu’nun yönettiği, Şebnem İşigüzel’in yazdığı ve Nazan Kesal’in Furuğ’u ruhlarımıza üflediği oyundan... Haşim Hüsrevşahi’nin Totem Yayınları’nca yayınlanan Yaralarım Aşktandır kitabındaki şiirlerden ve önemli yazılarından oluşturulan bir oyun. 

Nazan Kesal’ın başarılı performansına söyleyecek söz bulamıyorum. Furuğ’u yeniden yaşatıyor adeta. Mektuplarında belirttiği gibi yeniden diriltiyor onu. Furuğ’un yaşadığı tüm acıları, sevdaları, dönemin atmosferini o kadar büyüleyici aktarıyor ki Nazan Kesal, söyleyecek her cümlenin eksik kalacağından eminim. O nedenle iyi ki Haşim Hüsrevşahi bu denli ayrıntılı yazılar yazmış, iyi ki Şebnem İşigüzel bunu öyküye dönüştürmüş, iyi ki Berfin Zenderlioğlu yönetmiş ve iyi ki Nazan Kesal oynamış. Emeği geçen herkese aşk olsun. Bu kadar olur. 

Furuğ’u yeniden yaşatmakla kalmamış Nazan Kesal, onun yaşamını, onun anısına saygıyla yeniden şiirleştirmiş adeta. Hani derler ya, oyun oynamamış, onun bedenine girmiş ve var etmiş. Ne denebilir ki… Kesal’a yanıtını Furuğ göndersin.

“İşte bu benim
Yalnız bir kadın
Soğuk bir mevsimin eşiğinde…” 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…