Artı Gerçek

Biz hiç binmedik iktidarın yalan gemisine

Zarrab hadisesi nedeniyle inisiyatifi kaybeden iktidar, devlet-millet teranesiyle herkesi gemisine bindirme derdinde. Sahtekâr kaptanın batan şilebine kim biner?



''24 saat Zarrab'' idi geçtiğimiz haftanın gündemi. İlginç, garip, komik, çelişkili açıklamalar yağmur gibi geldi New York ve Ankara'dan. Eski açıklamalar, kadim videolar da cabası...

Yaşlımız gencimiz, İngilizce seviyemizi yükseltirken bir yandan da Amerikan Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu konusunda lisansüstü araştırmalarımızı derinleştirdik. Milli ve yerli olmanın artık geçersiz olduğunu anlamaya başlıyor bir çok insan.

İktidar, yani eski hayırsever iş adamının, şimdi hayırsever itirafçının çevresi, bozguna uğramış kutup olarak, neyi nasıl savunacağını bilemez hale geldi: Belgeler sahte, New York'taki savcılar yargıçlar FETÖcü, Zarrab eskiden beri zaten CİA ajanı idi, kim kaçmasına izin verdi, ABD ekonomimizi yıkmaya çalışıyor... gibi gerekçeler öne sürüyorlar ki, hiç biri doğru değil. Hem yalan söylüyor, belgeler sahte dediler, hem de casusluk yapıyor dediler. Bir de malına mülküne el koydular. Daha önce de sağlığından endişe ettikleri vatandaşı için nota verdiler.   Bu ne endişe, bu ne panik? Arslan yarasını göstermez derler ya, arslan olmadığını gösterdi naylon tilki!

Bir kere iktidar, bu konuda, ayrıca Man Adası meselesinde de artık inisiyatifi elinden kaçırdı, defans yapmaya çalışıyor ama orta saha çökmüş durumda. Sanki kendilerini haklı çıkaracakmış gibi, üst düzey bir sözcü de kalktı ''Ama İran'la ticaret yapmaya mecbur idik'' demez mi? Kimse sana İran'la ticaret yapamazsın demiyor, sahtekarlık yapamazsın, naylon fatura kesemezsin, parayı altın üzerinden İran'a gönderemezsin diyor kurallar.

Sıkışan tüm iktidarlar gibi Ankara da bu aralar milliyetçilik bayrağını güçlü bir şekilde sallamaya başladı. Zarrab'ın yandaş televizyon kanalında fona konulan bayrak bu değil mi?

ABD ''emperyalizmi'' Türkiye'yi yıkmaya çalışıyormuş, Gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz'da başaramadığını şimdi New York mahkemesinde yapmaya çalışıyormuş. Bunun için sımsıkı birleşmemiz ve Erdoğan'ı desteklememiz lazımmış!

Ezelden beri çok denizci bir millet olan Türkler için de, bu çevre, ''Aynı gemideyiz'' diyor. Talep edilen şu: Zarrab'ı, milyonlarca dolar rüşvet yiyen, uluslararası kuralları çiğneyen siyasileri unutun, bizi destekleyin, çünkü gemi batarsa hepimiz boğuluruz... Vatan, Millet, Marmara Denizi! gibi bir çağrı yani.

İlk başta açık, net ve kesin bir ayrım yapmak gerek: Devlet, toplumu yöneten mekanizmanın adı, yönetilenler de yurttaş. Devleti yönetenlerin benimsedikleri sistemin adı rejim, yurttaşların toplam yararının adı da kamu çıkarı. Bu ikisi aynı gemide filan değil. Hele 15 yıllık AKP iktidarında yurttaşların büyük bir çoğunluğu, devletin gemisine yaklaşmadı bile.

İktidar, yurttaşı, ''Devletiyle milletiyle bölünmez bir bütünde'' tutmaya çalışıyor ki, somut gerçek, Türkiye'de çok farklı: Türk/Kürt, Sünni/Alevi, Gelenekçi/Çağdaş, Zengin/Yoksul, İktidarperver/Muhalif gibi çok sayıda kırılma/bölünme fayı var bu topraklarda. Nuh'un Gemisi değil yani Türkiye!  Şimdi de yeni bir fay daha çıktı ortaya: Eski Zarrabperverler/Eskiden beri anti-Zarrabçılar!

Evet gemi batacağa benzer. Oğluyla telefonda alçak sesle konuşanların, paraları ayakkabı kutularına istif edenlerin, para sayma makinelerini stoklayanların, çok kıymetli hediye saat takanların, kaçakçının önüne yatanların, rüşveti peşin verenlerin gemisi batacak. Biz niye binelim ki batan gemiye?   

Bu gemi metaforu, devletçi gen ve refleksleri güçlü olan Kemalist ve hafif solcu kesimlerde de rağbet görmüşe benziyor. Ezcümle, ''Biz içeride Erdoğan ve AKP'yi en sert bir şekilde eleştirir ve kınarız, ama yurtdışında emperyalistlere, dış güçlere karşı devletimizi savunuruz'' diyorlar. Devletin, Erdoğan Devleti olduğunu hesaba katmadan ve çifte standartla.

Oysa ki mesele son derece basit. Sorun hukuk ve suç meselesi. Zanlıları Türk oldukları için mi savunuyorsun? Türk devletinin yerli ve milli adamı/projesi olduğu için mi müdafaa ediyorsun?

Gemini seç! Yalan gemisi mi hakikat sandalı mı? Erdoğan'ın, Çağlayan, Güler, Bağış ve Zarrab'ın gemisi mi? Yurttaşın balıkçı teknesi mi?

Bu arada, balıkçı teknesi yolcularından bazıları, aslında tekneye binmesi öngörülen yurttaşlara yönelik bence doğru olmayan tespit ve tahliller yapıyor. İki örnek:

''1400 lira asgari maaş alıyorsun, 50 milyon Euro rüşvet alan adamı savunuyorsun''.

''Her Ramazanda, kıçıma su kaçarsa orucum bozulur mu diye soran millete, SWİFT'in ne olduğunu anlatamazsın''.

Bu yaklaşım karamsar olduğu gibi gerçeği de tam olarak yansıtmıyor. Evet yalanla, iktidarın yalanlarıyla başımız dertte.

Totalitarizm üzerine çalışmalarıyla tanınan Hannah Arendt'dan bir alıntı konumuza katkı sağlıyor:

''Özgür basınımız yok ise, başımıza her şey gelebilir. Totaliter bir rejim ya da herhangi başka bir diktatörlüğün ülkeyi yönetebilmesi için, halkın bihaber olması gerekir. Gelişmelerden haberdar değilseniz kanaat oluşturamazsınız. Eğer herkes size yalan söylüyorsa, bunun sonucu sizin bu yalanlara inanmanız değildir. Artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmadığı bir ortam yaratılmış olur. Çünkü yalan, doğası gereği, habire yenilenmek zorundadır ve yalan söyleyen bir hükümet, sürekli olarak kendi tarihini yeniden yazmak zorunda kalır.

Siz de, yalanlara muhatap olan kişi olarak, sadece bir tek yalana muhatap olmuyorsunuz, ki belki de bu tek yalanla hayatınızın sonuna kadar idare edebilirsiniz, ama siyasi rüzgarların yönüne göre değişen çok sayıda yalanla muhatap oluyorsunuz. Ve artık hiçbir şeye inanamayan bir kişi, herhangi bir konuda karar veremez. Böyle bir durumda, kişi, sadece harekete geçme yeteneğinden mahrum kalmaz, aynı zamanda düşünme ve değerlendirme yeteneğinden de mahrum kalır. Böyle bir kişilikle de siz de, yönetim olarak istediğinizi yapabilirsiniz.''

Arendt'in yazdıkları bugünün Türkiyesi için kuşkusuz genel olarak geçerli. Ancak bu cümleyi esas olarak mevcut durumun bir tespiti olarak okumamız doğru olur.

Çünkü, yalanla gerçek arasındaki mücadele hep aynı şekilde yani her zaman ve sürekli olarak yalanın zaferiyle gelişmiyor.

Arendt'in görüşlerine paralel iki tweet daha:

''Post truth çağında temel sorun, X'in söylediği doğruya kimseyi inandıramaması, Y'nin ise söylediği yalana herkesi inandırabilmesidir''.

CHP Milletvekili Ali Şeker ise yalancının çaresizliğini vurgulamış:

''Goebbels medyası görev başında ancak zaman Hitler zamanı değil, dün dünde kaldı cancağızım bugün yalanlarınıza yeni inandırma yöntemleri bulmanız lazım!''

Gazetede yer alan bir haber ya da televizyonda gösterilen bir görüntü, sonuç olarak medyatik ya da sanal gerçeğin bir ifadesi/temsilcisi. Bu ifade ancak ve ancak, olgunun somut doğruluğunu yansıtıyorsa bir anlam taşıyabilir, sürdürülebilir ve kalıcı hale gelebilir. Yaygınlaşır, güçlenir. İfade/temsil yalan ise hayatı kısadır. Gerçek, yalanı bir şekilde, bir süre sonra mutlaka alt eder. Chomsky, ''Propaganda, haber tahrifatı ve haber gizleme ile bir süre, bir kesim insanı aldatabilirsiniz. Ama bu araçlarla, ilelebet herkesi aldatamazsınız'' der. Bu nedenle değil mi, bazı eski açıklamalar, video kayıtları bugün komik ve konuşanı rezil ediyor. 

Egemen medyanın, ajitasyon ve propagandanın dara düştüğü,  çaresizleşmeye başladığı günleri yaşıyoruz artık. Yandaş medyanın kalemleri bile artık çok zorlanıyor ve kendi yazdıklarına bile inanamıyor. Yandaş medya, güç durumda kaldığı için eski yazılarını, eski yayınlarını silmek zorunda kaldı. Kendi aralarındaki kapışmalar da hayra alemet.

İktidar medyasının dağılması kaçınılmaz. Zaten dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman, medya, çöken iktidarı aklayamaz, kurtaramaz. Goebbels'in tüm çabaları sonuç olarak bir işe yaramadı. 80'lerin sonunda, yeryüzünün, herhalde en sıkı denetim altındaki Sovyet medyası, Moskova'daki iktidarın çökmesini önleyemedi.

Sadece son 15 yılda değil, Cumhuriyet'ten hatta Osmanlı'dan bu yana, ''Padişahım çok yaşa!'' ya da ''Devlet Baba'' inancı ile yaşamış bir toplumun öyle bir günde uyanıp, Cumhuriyetçi yurttaş kimliğini pat diye edinip, haklarını savunmaya başlaması, muhalefet etmesi zaten beklenemez. Zaman ister bu sürecin olgunlaşması. Sis perdesi bir yelle dağılmaz. Ama hafif aralanır. Arkada bulanık da olsa bir şeyler görmeye başlar insanlar. Özel olarak nemalanmıyorsa kafası da az çok çalışıyorsa düşünmeye başlar. Nemalanıyorsa, musluğun suyunun azalmaya başladığını görünce kendini kurtarmak için de olsa kafasında bir takım soru işaretleri doğmaya başlar.

Benim bu haftaki favori tweetim tüm tartışmaya çok hoş bir rötuş çakan şu aşağıdaki:

''Otobüse binen teyzenin kartı yetersiz bakiye nedeniyle ötünce 'amaaann valla git o açgözlü bakandan al şöför bey, nasılsa karttaki parayı da çalmıştır' dedi ve vakur içinde gidip bir yere oturdu. 10 sn sessizlik ve alkışlar şöför kapattı kapıyı yola devam.''

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…