Artı Gerçek

Deniz Yücel’le mutlaka dayanışmak gerek yoksa!..


Die Welt Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in yazdığı haberler nedeniyle tutuklanması, Ankara-Berlin ilişkilerini gerdi. Ayrıca medya dünyasında önemli bir tartışmaya yol açtı: Türk kökenli Alman yurttaşı bir gazeteci, Alman gazetesi için Türkiye’yi nasıl izleyip aktarmalı? Empati ve dayanışma eksikliği ile ilkesizlik çok tehlikeli!

Ragıp DURAN

Ankara ile Berlin arasındaki ilişkiler gerginleşirken, Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanması, Almanya’da ve bütün dünyada, Türkiye’de gazetecilik yapmanın ne denli zor olduğunu bir kez daha somut bir örnekle sergiledi. Bu yetmiyormuş gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, henüz hakkında iddianame bile hazırlanmamış olan Deniz Yücel’i, ‘Alman ajanı’ ve ‘PKKlı’ olarak itham etmesi de konuyu iyice vahim hale getirdi. Bir Alman yetkili, Erdoğan’a kısaca ‘Saçmalamayın!’ anlamına gelen bir cümle sarfetti. Bir başka Alman yetkili de ‘Türkiye’de yargının bağımsız olduğuna inanmıyoruz’ mealinde bir açıklama yaptı. Erdoğan, Pazar günü yaptığı konuşmada da ‘Nazi’ sözcüğünü kullandı ki, bu durum sadece diplomatik anlamda bir skandal değil, Almanya’nın hassasiyetlerine karşı ciddi bir saldırı.

Adalet kültürü alanında çok donanımlı olmadığını ayrıca çifte standart konusunda uzmanlığını her açıklamasında faş eden Adalet Bakanının,  Türkiye’de rutin olarak gerçekleşen ancak bu sefer Almanya’da cereyan eden bir uygulamayı, ‘faşist’ olarak nitelemesi de bir başka felaket oldu. Almanya’da toplantı salonu talep ederken, Bakan’ın konuşma yapacağını gizleyenler, Tek Adam propaganda toplantısını Özay Gönlüm Anması diye yutturmaya çalışanlar, yalanları ortaya çıkınca sinirlendi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Alman devletini terörizme yardım ve yataklıkla suçlayan ve yargılanması gerektiğini iddia eden açıklaması, siyasi bir açıklamadan çok, galiba Freudien bir kayma olarak algılandı.

Türkiye, bu gidişle, uluslararası camiada, bir zamanlar İran, şimdilerde de Kuzey Kore gibi ‘Haydut Devlet’ ithamı ile karşı karşıya kalabilir. Ankara’nın uluslararası arenadaki zaten çok sağlam olmayan prestiji ve ciddiyeti ağır yara almış durumda.

Tüm bunlar, işin diplomatik ve siyasi yanı.

Beni esas ilgilendiren işin medyaya, Deniz Yücel’e ilişkin yanları.

Ayrıntılarını henüz bilmiyoruz ama Yücel, sorguda, gazetesinde yayınlanan haberleri nedeniyle gözaltına alındı, bilahare tutuklandı. Bu haberler arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı’nın, internete erişebilen herkesin ulaşabileceği maillerinden yola çıkılarak yapılmış haberler ile PKK yöneticileri ile yapılmış bir söyleşi var.

Bir gazetecinin yazdıklarıyla hemfikir olmayan bir devlet, o gazeteciyi tutukluyorsa aslında o haberlerin doğruluğunu teyit etmiş oluyor. Üstelik bu haberlerin söz konusu devleti ne kadar güç duruma düşürdüğünün de bir işareti. Çünkü Yücel’in haberleri, diyelim ki, yanlış, uydurma, propaganda, asparagas… Ki Die Welt bunlara kesinlikle zaten izin vermez. Böyle bir durumda bile, gazeteci tutuklanmaz.  Bu aralar çok moda olan ‘Fake News’un (Yalan Haber’in)  panzehiri, polis, mahkeme, cezaevi filan olamaz. Yalana karşı en etkili çare, okurun güvenini, muhabirin inandırıcılığını kaybetmesidir. Yurttaş o gazeteyi almaz, boykot eder. Meslek kuruluşu da, eğer haber kasıtlı olarak yalan ise, muhabire, editöre belki de gazeteye yaptırım uygulayabilir. İletişim akademisyenleri de olayı inceler, deşer, eleştirir, teşhir eder. Kasıtlı olarak yanlış haber yapan gazeteyi, devlet değil, toplum cezalandırır. Ki burada böyle bir durum söz konusu değil.  Araya polis, savcı, yargıç, gardiyan girdiği zaman, bumerang etkisi boy gösterir, hem haber, hem gazeteci daha çok popüler hale gelir. Belki de kimsenin okumayacağı,  ya da şöyle bir okuyup geçeceği haber, binlerce, on binlerce kez okunur. Hakkında saatlerce konuşulur, sayfalarca yazı yazılır. Yani devletin istediğinin tam tersi gerçekleşir. Basın özgürlüğü mücadelesi yaygınlaşır.

Deniz Yücel’in tutuklanması sadece Türkiye ve Almanya’da değil bütün Avrupa’da hatta bütün dünyada büyük tepki doğurdu. Yücel’in tutuklandığı günden bu yana protesto gösterileri ve kınama bildirileri ve dayanışma toplantıları gündemde. Çünkü, Yücel’in sadece gazeteci olduğunu, sadece gazetecilik yaptığını, Alman ajanı ya da PKK militanı olmadığını herkes biliyor.

Herkes dedim ama galiba Türkiye’den bir zat tamamen zıt görüşte, Almanya’dan da iki gazetecinin de kuşkuları var.

ABD’de Boston’daki Harvard Üniversitesinin Gazetecilik Okulu Nieman Fellowship’ın dergisi Nieman Report’da 28 Şubat tarihinde yayınlanan Georg Diez imzalı bir yorumda iki Alman gazetecinin tutumu eleştiriliyor. ‘Şimdi basınla dayanışma zamanıdır, meslekdaşları suçlama değil’ başlıklı yazının spotu da şöyle: ‘Türkiye’de bir gazetecinin tutuklanması konusunda iki Alman gazetesindeki muhabirlerin tutumu, yazı işlerinde çeşitlilik ve dayanışma sorununu gündeme getirdi’.

Diez, 1969 doğumlu gazeteci-yazar, halen Nieman’da. Der Spiegel’de çalışıyor. Tarih ve felsefe diploması var. Daha önce Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ), Süddeutsche Zeitung(SZ) ve Die Zeit(DZ)’da Kültür Servilerinde muhabirlik, editörlük yapmış. Berlin, Beatles, Rolling Stones hakkında kitapları var. Bu aralar Martin Luther konusunda bir kitap hazırlıyor. Diez, Christopher Roth ile birlikte, 11 ciltlik bir tarih derlemesinin de yazarı: 1980-81’de Global Paradigmanın Değişimleri.

Diez, Yücel’in başına gelenleri aktardıktan sonra, bu konuda gazetelerin, gazetecilerin ve meslek kuruluşlarının gerçekleştirdiği protesto, destek ve dayanışma etkinliklerine değiniyor ve FAZ’dan  Michael Martens ile  SZ’dan Mike Szymanski yazılarını aktarıyor.

FAZ muhabiri Martens, muhafazakar gazetede mülteci karşıtı tutumuyla tanınıyor. Martens, Die Welt’in Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in yanısıra DZ’ın zaman zaman Türkiye haberleri yapan muhabiri Özlem Topçu’yu da örnek göstererek, ‘Türk kökenli birisinin Türkiye’ye gönderilmesinin yanlış olduğunu’ savunuyor. Martens’e göre, bu durum hem söz konusu Türk kökenli muhabirleri tehlikeye atıyor hem de ‘sadece Türkler ve Türkiye’ye ilişkin haber yapanların’ bakış açılarının dar olacağı görüşünde. Diez, ise gerek Yücel’in gerekse Topçu’nun sadece Türkler ve Türkiye konusunda haber yapmadığını, şimdiye kadar Alman iç politikasına ilişkin çok sayıda haber yayınladığını hatırlatıyor. Martens’e göre, ‘Türk kökenli olmasaydı bir muhabir, olayları böyle mi izleyip aktarırdı’ diyerek, haberin kalitesi ile muhabirin etnik/milli kökeni arasında garip bir ilişki kuruyor.

SZ’dan Szymanski ise galiba AKPli! Gazetesinin hem Yunanistan hem de Türkiye muhabiri olan Szymanski, herhangi somut bir kanıt göstermeden, Yücel’in gazeteciden çok ‘aktivist’ olduğunu iddia ediyor ve sanki bir suçmuş gibi ‘Türkiye’de tutuklanan onlarca gazetecinin safında yer aldı’  diyor.

Nieman Report’daki yorumunda, Alman basınını ayrıca Türkiye’yi bildiği belli olan gazeteci Georg Diez, Yücel ve Topçu’nun Almanya’da doğup büyüyen 3. ve 4. Kuşak Türk kökenli gazeteciler olduğunu hatırlatıyor. Almanya’da yaklaşık 5 milyon Türkiye kökenli insanın yaşadığını, bu nedenle Türkiye meselelerinin aslında biraz da artık Alman iç politika meseleleri haline geldiğini yazıyor. Diez, Alman basınının etnik köken olarak çok homojen olduğunu, Yücel ya da Topçu gibi Alman vatandaşı da olsa yabancı kökenli gazetecilerin çok az olduğunu hatırlatıyor ve  ‘Bir görüşe göre, Almanya’da doğup büyümüş olmak, Alman vatandaşı olmak kimilerine göre yetersiz, tam Alman olmak gerekir’ diye yazıyor. Oysa ki Diez, haklı olarak, Yücel ve Topçu’nun Alman vatandaşlığını global bir yorumla ele aldığını hatırlatıyor. Diez, Almanya’da Hitler dönemine gönderme de yaparak, Nazilerin iktidar karşıtı basını o zamanlar ‘Lügenpresse’(Yalancı Basın) olarak nitelediğini hatırlatıyor.

ABD’de özellikle yazı işlerinde çeşitliliğin (Farklı etnik, milli ya da dil gruplarından gazetecilerin bir arada çalışması)  Almanya’da pek söz konusu olmadığını yazan Diez,  ayrıca ABD’de son dönemlerde Trump’un gazeteci karşıtı tutum ve politikalarına karşı mesleki dayanışmanın önemine vurgu yapıyor.

Yazının son paragrafı  şöyle:

“Eğer Almanlar, neredeyse suç ortaklığı diyebileceğimiz bu tutuma ve ilkesizliğe yeniden düşerse bu durum tehlike yaratır. Avrupa olsun, ABD olsun keza Türkiye, otoritarizm tehditi ile karşı karşıya. Dolayısıyla mevcut durum, mesleğimizin ahlakı ve mücadele etme iradesi açısından hem bir karakter hem de cesaret sınavı niteliğindedir. İşte bu nedenle Süddeutsche Zeitung ve Frankfurter Allgemeine Zeitung’un göstermekten imtina ettiği empati sadece hayal kırıklığı yaratmıyor ayrıca bir tehlikeye işaret ediyor.”

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…