Artı Gerçek

Bilmeden anlamadan konuşmak

Bir defa Menderes’i CHP değil, Milli Birlik Komitesi astırdı. İnönü’nün bu idamların olmaması için çaba harcadığı, bunun için idamların alelacele gerçekleştirildiği malum.


Başkan RTE, “Menderes’i CHP astırdı” demiş. Bir yandan da “önüme idam cezası gelse onaylarım” diyor. Avukatlarının “darbeci” diye Darbeci General Evren’in mal ve mülküne el konulmasını isteyen RTE, “asmayıp da besleyelim mi” diyen General Evren ile idam konusunda hemfikir. (Aslında Evren davası da MHP’nin Evren ile hesaplaşmasından başka bir şey değil, birkaç sol tanık sadece bir sos bu davada, daha şık olsun diye).

Bir defa Menderes’i CHP değil, Milli Birlik Komitesi astırdı. İnönü’nün bu idamların olmaması için çaba harcadığı, bunun için idamların alelacele gerçekleştirildiği malum.

Ayrıca, İnönü başkanlığındaki koalisyon hükümetlerine karşı da, iki kez darbe girişiminde bulunuldu.

İnönü ilk darbeden sonra idam olmamasını sağladı. Ama ikinci darbeden sonra çaba harcamadı.

İnönü Deniz’lerin idam edilmemesi için de çaba harcadı. Hatta ilk idam kararının kesinleşmesinden sonra, yürütülen kampanyaların da etkisi ile bu karar Anayasa Mahkemesi'nden döndü.

Ancak, Sofya’ya uçak kaçırılmasından sonra çaba harcamayı durdurdu. Ne hikmetse, uçakta bulunan yolculardan biri oğlu Ömer’di.

Uçağı kaçıranların, iyi niyetinden şüphe yok. Ama olaya bütün boyutlarıyla bakmak gerek. İmza toplayan aydınların iflahı gevretildi, “uçak kaçırttınız” diye.

TC’nin 2. Kurucu başkanı İnönü, sonunda idamın çare olmadığı konusunda karara varmıştı anlaşılan.

“Sivil” Özal hükümeti, 1984’de Kürt direnişinin başlamasından sonra idam düğmesine yeniden bastı. Hıdır ve İlyas’ın Tariş işçi direnişinden dolayı idamından sonra, bütün dünya “bu nasıl sivil hükümet” diye ayağa kalkınca firene basabildi.

Seçimle gelip, seçimle gitmeyi beceremeyen DP’nin mirasından birçok oportünist siyasetçi nemelandı. DP siyasetçileri oldukça elit, o dönemde görece daha genç siyasetçilerdi. Darbenin yarattığı korku ile elitler geri çekilince, merkez sağ siyasete oportünist kasaba siyaseti egemen oldu.

12 mart 1971 darbesi, solun yükselişine yol açtı, oportünist siyaseti geriletti denebilir.

Ama 1980 darbesinden sonra oprtünist siyaset ANAP örneği ile yeniden canlandı. 28 Şubat postmodern darbesinden sonra, oportünist kasaba siyasetine yeniden gün doğdu AKP örneği ile. Anadolu Kaplanları metropolleri fethetti.

Demirel’in en büyük korkusu, DP elitinin yeniden siyasete dönmesi idi. DP’nin tarihini seçmen mirasını tepe tepe kullanırken, en büyük korkusu DP’lilere siyasi af gelmesiydi. Bahanesi de “askerler kızar, aman onları kızdırmayalım”dı. Bu oyunu yine İnönü, Bayar ile buluşup, onların siyasi affına destek vererek bozacaktı. Ama RTE’nin deyimi ile, “Kıratı alan çoktan Üsküdar’a geçmişti”.

Bütün bunları bana, devrimci basının duayeni Doğan Özgüden’in İdam Cezasında İki Yüzlülükyazısı hatırlattı.

1960 sonbaharı ve 1961 baharı Ergün Küzenk’in Ankara’sında Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi'nde Orta 2 öğrencisi idim.

Babam İstanbul’dan Anadolu’ya sürgün edilmişti cunta yönetimi tarafından. Sonra da zorunlu emekliliğe tabi tutulmuştu. Niksar’ın Geyran köyünden Alevi öğrencileri sahip çıkmasa idi, Allah bilir tutuklanacaktı.

İlk siyasi tutuklu aileleri deneyimim çok genç yaşta oldu. İsrail Evleri denen Ankara’nın ilk modern bloklarında ablamla kalıyordum. O dönem Türkiye’de henüz özel inşaat sektörü gelişmediği için İsrail firması bu binaları yaptığı için öyle deniyordu. Eniştem Menderes ile çatışmanın sebep olduğu ağır bir kalp krizinden sonra Almanya’ya tedaviye yollanmıştı darbeden 2 hafta önce. Yani DP içinde de şimdi AKP’de olduğu gibi yanlış politikalara karşı çıkanlar vardı. Bunlar dikkate alınmadan DP kapatıldığı gibi, bütün milletvekilleri tutuklandı. (90’lı yıllarda hepsi olmasa da DEP’li, şimdi HDP’li mebusların başına geldiği gibi. Ayrıca HDP’nin kapatılması için Perinçek gibi tepinenler de var). Ailemizin ilk sürgünü ablamın eşi olacaktı uzun yıllar Almanya’da kalarak. (Onun hikâyesini bir başka yazıda anlatacağım) Bloklarda yaşayanların çoğunluğu Yassıada’nın tutsak aileleri idi.

Menderes ve geleceğin Jitemci Generali Koman, Yassıada. Menderes’in intiharına bile izin verilmeyecekti. İlla asacağız histerisi nedeniyle.

Ankara’da bir zulüm havası estiriliyordu. Yassıada tutsaklarının yakınları, çocukları “düşükler” diye aşağılanıyordu. DP mebuslarının bütün mal-mülklerine el konulmasa da, satma, bankadan para çekme yasağı getirilmişti. Buna ablam da dahildi. Babam ablamı Fatih’teki evimize alacaktı, çocuklar ile. Ankara’daki ev kiraya verilecekti, ben Orta 2 den Orta 3’e geçtikten sonra.

Amcam Zeki Zarakol, darbeden bir hafta sonra, o günlerin gerginliği içinde kalp krizi geçirip ölecekti. TC'nin ilk mektepli pilotlarındandı. Menderes’in yalaka generallerinden yaka silkip istifa etmişti Hava Kuvvetleri'nden Albayken ve AÜ Hukuk Fakültesi'nde 1. Sınıfı tamamlamıştı. Sonra eniştemi, “aman istifa et DP’den” diye uyardığını öğrenecektim. Demek bir bildiği varmış. Daha sonra Abdi İpekçi, 27 Mayıs darbesinin hikâyesini yazdığında amcamın 1949 yılında Cevdet Sunay’ın kurduğu ilk cuntada olduğunu öğrenecektim.

Ama dikkat, bu cunta, eğer İnönü seçimle iktidarı bırakmaya razı olmazsa darbe yapmak üzere oluşturulmuştu. Aziz Nesinlerin, Sebahattin Alilerin kelle koltukta basın özgürlüğü verdiği günlerdi. Düşünün, oğlu Ömer bile muhalifti babasına. Ve bu nedenle ev hapsine alınacaktı bir yıl kadar.

Ve 27 Mayıs, Bayar seçimle iktidarı terk etmek istemediği için yapılacaktı. Zavallı Menderes zaman zaman seçime gitme yanlısı olsa da Bayar tarafından engellenmişti. Meclis’de tek parti rejimine geçmek, CHP’yi kapatmak için İstiklal Mahkemeleri havasında kurulan Tahkikat Komisyonları sonunda dağıtılmıştı. Ama artık çok geçti. Ama asılan Teşkilatı Mahsusa elemanı Bayar değil, Menderes olacaktı.

Aldığımız dehşet haberlerine göre Yassıada tam bir toplama kampı idi. Zaten daha sonra yükselen özel harpçi paşalar ilk stajlarını orada yapacaklardı.

Belki de 1951 yılında sosyalistlere yapılan zulümün ahı çıkıyordu. DP, CHP’nin sosyalizmi yasak kılan TCK 141/42. Maddelerini daha da ağırlaştırmış, hatta idam bile getirmişti. Düşmez kalkmaz bir Allah! derler ya.

Ben ortaokulda iken amcamın oğlu Ali Zarakol, ODTÜ 1’de talebeydi. Babasının 46 yaşında ölümü onu sarsacak, ayrılmak zorunda kalacaktı, ODTÜ’de o zaman sınıfta kalma hakkı olmadığı için. Hava Harp Okulu'na devam edecek, babası gibi parlak bir pilot olduğu halde, 15 yıl zorunlu hizmet dolar dolmaz istifayı basacaktı.

Dolayısıyla babam ve eniştem gibi, amcam da 27 Mayıs darbe günlerinin dolaylı da olsa kurbanı olacaktı. Bu nedenle 1968 sonrası yükselen sözde ilerici, “devrimci” darbe beklentileri hiç çekici olmamıştı benim için.

Kuzenim Ali nedeniyle, mahalle arkadaşları Uğur Mumcu, Doğu Perinçek, Taner Berksoy’un adlarını daha ortaokulda iken duyacaktım. Prof. Dr. Taner Berksoy’un “Az Gelişmiş Ülkelerde İhracata Yönelik Sanayileşme” adlı kitabını Belge Yayınları'ndan çıkaracaktık Ayşe ile 1982 yılında. Solcu diye tanınan bir yayınevi olarak akademik kitabını yayınlamak istediğimizde şaşıracaktı ilk başta.

Doğu Perinçek, babası DP’li olduğu için, mahallenin “düşükler” diye aşağılanan kesimindendi. O yıllarda DP mirası, Adalet Partisi ile Yeni Türkiye Partisi arasında bölünecekti. Yeni rejimin DP oyları parçalansın diye YTP’nin önünü açtığı da söylenecekti. (Perinçek, YTP’nin çiçeği burnunda gençlik kolları başkanı olacaktı.) Nitekim de öyle olacak, İnönü’nün koalisyon hükümetleri kurması mümkün olacaktı. İnönü, bir anlamda hem AP hem de YTP tarafından, yeni darbe girişimlerine karşı kalkan işlevi görecekti. Aydemir darbeleri de bunu doğrulayacaktı.

12 Mart muhtırası verildiğinde, tam bir belirsizlik havası vardı. Bunun için birkaç gün sonra Ankara’ya gittiğimde Uğur Mumcu’yu AÜ Hukuk Fakültesi'ndeki odasında ziyaret edecektim, endişeli, tedirgin bir hava vardı odada, bir şeylerin ters gittiğini yansıtan. Kuzenimle arkadaşlığı temelinde soracaktım ona, “Ne oluyor?”, o da bana “git kuzenine sor” diyecekti. Havacı olduğu için herhalde.

12 Eylül sonrası Uğur Mumcu’yu Ankara’daki Cumhuriyet bürosunda ziyaret ettiğimde, 12 Eylül’ü olumlar havada konuşacak, kapitalist sistemi sarstığını söyleyecekti. Başka bir masada oturan Mümtaz Soysal ile biraz sohbet edip, rahmetli eşi Sevgi Soysal’ın yapmış olduğu Brecht’in “Üç Kuruşluk Roman” tercümesine talip olacaktım Alan Yayınları için.

12 Eylül rejimi, herhalde “aydınlara” 12 Mart döneminde fazla haşin davranıldığı düşüncesi ile, aydınlara yönelik toplu tutuklamalara girmeyecek, “seçici” davranacaktı. Belki biraz da aydınların, 80 öncesi süreçte 71 öncesine oranla kendini daha fazla geriye çekmiş olması nedeniyle.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…