Artı Gerçek

Dostları peşpeşe yitirmenin acısı... Mustafa Güler, Tomas Çerme, Tektaş Ağaoğlu

Uzun yıllara dayalı, zor zamanlarda sınanmış dostluklar unutulmaz. Türkiye'nin ahvali nedeniyle dostlarla görüşememek, onların ölüm haberlerini almak sürgünde daha bir koyar insana.


Aralık sonu Mustafa Güler'i yitirdik. Zaralı Alamancı onurlu bir emekçi. Zara merkeze 15 km uzaklıkta Halhavu köyünden. Anadolu insanı kesmez bağını köyüyle... Alevi / Sünni / Yezidi, Rum / Ermeni / Süryani insanı bağını koparmaz coğrafyasıyla. Aradan yüzyıl geçse de özler deresinin sesini, yaylasını, evini, akşam inerkenki esintiyi... Sırt üstü yatıp toprağa yıldızlara bakmayı sever...

 

Fırsat verildiğinde evini onarır, yazın orada kalarak huzur bulur. Halhavu da öyle bir köy, yalnız yazları şenlenen, saz sesiyle. Zaten Sivas'ın Ermenisini, Kürdünü, Alevisini Türkünü birleştiren saz eğil midir? Acının dili ortaktır.

Aralık ayında Alamancı Mustafa Güler toprağa verildi çocukları tarafından.

Kimler geçmedi ki, Ankara Emniyetindeki, Komiser Kemal'in DAL'ından, nam-ı diğer: Derin Araştırma Labaratuvarı!

Çok insan orada bedenini kurtardı belki, ama ruhunu yitirdi yaşam boyu. Kimi de Behçet gibi ser verip sır vermeyen canlar safında yerini aldı.

12 Eylül sözde bitmişti ama, bir yıl önce de DAL tezgahından, 1987 Ekiminde bir sivil itaatsizlik eylemi ile, 141-142 sosyalizm yasağını çökertmek için Almanya'dan dönen Nabi Yağcı ve Dr. Nihat Sargın geçmişti.

1988 yılı Eylül'ünde Kırşehir Hapishanesinden siyasi tutsaklar uzun bir tünel kazıp kaçmayı başardılar.

Güler ailesi Ankara-İstanbul arasında gözaltına alındı firar olayına destek sundukları iddiası ile. Ana baba oğul.

Ayşe ile birlikte kucaklaşmıştık onlarla İstanbul'da Anadolu seferine çıkmadan önce.

Mustafa Güler mümindi, inannçlı bir insandı. Ama bir yandan da Pir Sultan Abdal'ın felsefesini, insan sevgisini lügat paralamadan, kendi doğallıkları içinde hayata geçiren bir emekçi bir aileydi karşımızdaki. Bu insan sevgisini çevrelerine de yayıp, umudu yeşertiyorlardı.

Oğullarına işkence yapıldı DAL'da, gözleri önünde. Onlar Pir Sultan'ı ve nicelerini hatırladılar. 

"Yas-ı matem günü derdim yeniler
Yarin sesi kulağımda çınılar
Sordum ki dağlara niçin iniler
Dedi çekticeğim karın elinden"

Bütün Bremen kenti ayağa kalktı onlar için. Bırakıldılar. Oğulları da fazla kalmadı cezaevinde.

1988 Aralığında ise, 12 Eylül rejimi, Köln şehrinde uluslararası sembolik mahkeme tarafından yargılandı ve mahkum oldu. (*) TC mahkemelerinin General Kenan Evren cuntası için sembolik de olsa bir mahkumiyet kararı vermesi için ise 26 yıl, 18 Haziran 2014 tarihini beklemek gerekecekti.

                                                                                      ***

Bu kışın geç yaprak dökümünde, Tomas Çerme de ayrıldı aramızdan. Mardin kentinin canlı, ayağa kalkmış bir suretiydi sanki. Canlı bir kütüphaneydi aynı zamanda. Mardin Ermenilerinin Golgatha'ya yürüyüşünü David Gaunt çok iyi anlatmıştı Hrant Dink Vakfı'nın Mardin konferansında. Bir kentin yukarıdan kendi insanının Mezapotamya'ya inişinde bir kar yığını gibi eriyişini... Çerme'nin babası da Mardin dağından bir başka dağa, Sincar'a yürüyen çocuk kafilesi içindeydi.

Tomas Çerme, artık nefes alamaz hale gelince babasının 50'li yıllarda Mardin'den ayrılmak zorunda kalınca, aşağıda İstanbul yolunda arkasındaki büyülü kente son bakışını anlatışı hala aklımda. Çerme Konağı'nın nasıl Şahkulu Konağı olduğunun öyküsü...Oysa nice yollardan geçip geri dönmüştü kentine. Nice badirelerden geçip...Babannesinin para yedirip, onu tam da karargahın önündeki kafileden, bir askerin eline altın sokuşturup çekip alması. Diğer çocuklarla birlikte Sincar dağına kaçırılışları, Yezidilerin onları, askeriyenin inadına karşın teslim etmeyişleri, bombalanmaları. Oradan Bağdat yollarına düşüş. Ya annesinin hikayesi de sanki Ahti Atik'ten. Ölmüş anneannesinin atıldığı bir çukurda, ağlamasına dikkat kesilen bir misyoner rahibe tarafından kurtarılışı. Hrant'ın anısına çıkardığımız Huşartsan kitabının orijianlini bize vermesi sayesinde yayınlayabilmiştik. Kendisinde olan bir başka nüshasını ise, daha Agos'un ilk çıktığı sıralarda vermişti Hrant'a. Lime lime olmuştu da Hrant'ın elinde, Seropyan kurtarmıştı kitabı bir düzene koyup. Ternon'un "Mardin" kitabını, Kevokyan'ın "Soykırımın İkinci Safhası" kitabını onun sayesinde yayınlayabilmiştik. Daha ne hayallerimiz vardı onunla. Resmi çevrelerin bile Mardin deyince, bilgisine saygı göstermek zorunda kaldığı bir otoriteydi Tomas Çerme.  Anısı ışıklar içinde kalsın.

                                                                                     ***

Ah, sevgili Tektaş, seninle de vedalaşmak varmış. Nasıl özledim, Mecidiyeköy'deki evinizde sevgili Ezel ile birlikte, biz can dostlarınıza hazırladığınız sofrayı ve sohbeti. İlk adını duyuşum Şişli'de, bizim evdeki bir sohbetten. 50'li yılların ikinci yarısından. Londra'dan dönüyordun, bir "bakan oğlu" olarak. Kimler yoktu ki o zamanlar BBC Türkçe servisinde? Ecevit mi? Bir başka "bakan oğlu" Can Yücel mi? Aynı zamanlara denk düştünüz mü, bilmiyorum. Babanız Samet Ağaoğlu, gençken "Türkiye'nin Dostotevski'si olmaya aday olma" potansiyeline sahip bir yazar olarak anılırdı. Az zulüm yaşamadı Yassıada'da. Dedeniz Ahmet Agayev'i anmayalım. Ve senle biraderin Mustafa Kemal ile sosyalizme gönül verdiniz. MK, 12 Eylül'de sen Ezel ile birlikte İsviçre'de sürgünde iken YAZKO projesinin hayata geçmesine olanak sağladı.

Doğan abi ve İnci'nin ANT'ına seninle birlikte yazışımızdan onur duydum. Üniversite'deki ilk yıllarımda, Fatih'te otururken, senin Ağaoğlu Yayınları için cilt be cilt çevirdiğin destansı, "Ve Durgun Akardı Don"u, her cilt çıktıkça bir gecede bitirip, bütün bir ay nasıl yeni cildin çıkışını beklediğimi hatırlarım. Ya ANT yayınlarından çıkan Zapata'yı, Yevtuçenko'nun anılarını bir çırpıda okuyuşumu...

12 Mart furyasında Can Yücel, "Finlandiya İstasyonu"nu tercüme etmekten zindana girerken, sen de Marx ve Engels'in Öncü Yayınlarından çıkan "Politika ve Felsefe" adlı derlemeyi tercüme etmekten girecektin. Yine ANT yayınlarından çıkan, Lenin'in "Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri" seçkisi, nasıl ufkumuzu açmıştı o zamanlar 1905 devrimi hakkında. Bu iki kitabının yeni basımını Belge'nin yapmasını kabul etmen nasıl mutlu etmişti bizleri. Kitabın ilk baskısı her nasılsa yargı çarkına takılmazken, ANZ ikinci basımdan dolayı 28 Şubat yargısının çarkına takılacaktı. Daha ne niyetlerimiz vardı, diğer yeni basımlar için.

Son anına kadar, 500 adet de olsa, en kaliteli sol kültür dergisi "Kızılcık"ı yayınlamayı başaran harika bir editördün. Seni çok özleyeceğiz sevgili Tektaş.

                                       ***

"Baki kalan bu kubbede bir hoş sada" derler ya hani. Bu Mustafa Güler, Tomas Çerme ve Tektaş Ağaoğlu, zulüme teslim olmadılar, insan olmanın onurunu, bilginin, vicdanın aslını savundular. Direndiler, bunu edebiyatını yapmadan, vakur ve dik duruşları ile. Ve baki kalan bu kubbede hoş bir sada bıraktılar arkalarında.

Ne mutlu ki bizlere, onları tanıma, birlikte olma şansına sahip olduk.

(*) Vietnam Savaşında insanlığa karşı işlenmiş suçlardan dolayı ABD yönetimini yargılayan Russell Mahkemesini andiron bu sembolik yargılamanın belgeleri için bk.: Hzl.: Dr. Gazi Çağlar, 12 Eylül Yargılanıyor / Askeri Rejime Karşı Uluslararsı Mahkeme, 372 sayfa 2002, Belge Yayınları. Tahmin olunacağı gibi, kitap hemen DGM'ye verildi. Ancak siyasal ortam yumuşadığı için dava bir yıl sonra beraat ile sonuçlandı.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…