Artı Gerçek

Mahşerin dört atlısı

Dinci/Milliyetçi devletler çoğaldıkça çoğalmaya başladı. Hayırdır! Yoksa bu bir kıyamet belirtisi mi?


Waspçı, çay partisever Trump’undan Putin’ine, RTE’sinden Natanyahu’suna, yoksa bunların hepsi Mahşer’in 4 atlısından biri mi? Eskiden bir İran (İİC) vardı, bir de Hac ve petrolden nemalanan Saudiler. Şimdiyse…Putin, Rus Ortodoks Kilisesi arbişopu ile Ramanoflar sergisi açar!  Hindistan desen bir alem! Uzun hikaye! Burma/Birmanya/Myanmar, adı her neyse! Barışçıl Budizmi rezil eder. Zayıflayan militer diktatörlük, öfkesini Rohingya Müslim halkından çıkarır. Nobel Barış ödüllü hanım gıkını çıkarmaz!  Taliban bin küsür yıllık Buda heykelini berhava eder. RTE durur mu, o da “ucube” deyip Ermenistan sınırındaki barış anıtını yerle yeksan eder. Daeş, müzelerdeki Mezapotamya tanrılarına kafayı takar, Süryani kiliselerini berhava eder. Ne oldu böyle! Uygarlıklar savaşı bitti de şimdi de dinler savaşına mı gidiyoruz?!! Uluslaraşırı silah sanayiinin elinde galiba en son bu kaldı! Gariban bir protestan papaz yüzünden neredeyse ABD-Türkiye savaşı başlayacak! 12 Eylül’ün General Evren’i de severdi papazlara zulmetmeyi, 90 gün sorgulatmadı Sansaryan Handa, az dava açmadı.  Ama onun zulmü bizimkilere idi. Neyse ki şimdi yeni Osmanlılık var da, kadim kiliselerden çok (bir beyanname yayınlayıp bunu hatırlattı garibanlar) Türk Protestanları baskı altında. Kiliselerine Türk bayrağı da çekseler yaranamıyorlar. Öyle ya, ahir zaman nebisi Ziya Gökalp bir zamanlar İslam/Türk diye belirlemiş ya temel kimliği! Mim Kemal zamanında Ortodoks Gagavuz gençlerini getirtmişlerdi de bursla üniversitede okumaya, ikinci gün, yahu bir de Müslüman olsanız ne kıyak olur demişlerdi. Tevfik Fikret’in İsevi olan oğlu Robert’de ders vermek istemişti de, hemen sınır dışı şutlamıştı, çiçeği burnunda cumhuriyet!  Baas’ı aratıyor valla bizimkiler! Arap milliyetçiğinde hiç olmazsa Hristiyanlığa cevaz vardı. Almanya camiden geçilmiyordu, sözde laik dönemde Alanya’yı yurt edinen Alamanlar kiliselerini açmak için az sıkıntı yaşamadı. Ben böyle söylenirken, ekrana SZ’nin yazısı düşmez mi? Güldürdü yine beni kerata!

“EVRİMDEN WOODY ALLEN’A BİR KURTULUŞ HİKAYESİ


 

Evrim geçirmiş primatların taş ile yemiş kırmanın ötesine geçtiği bir zaman vardı. Aleti başka alet yapmak için kullanmaya başladıkları bir zaman. Çözmeleri gereken sorunları ÖYSM değil vahşi hayatın ta kendisi önlerine koymaktaydı ve yaşar kalmak için çok basamaklı problemleri deneye yanıla çözmek hayat memat meselesiydi.

İşte bunlardan binlerce yıl sonra iki “kardeş” Anadolu’nun orta yerinde kendilerini çağdaş bir yaşam mücadelesinin içinde buldu. Gayeleri birçokları gibi nafakayı çıkarıp idare eder bir standartta hayatlarını sürmekti. Kurdukları küçük işletmeleri sıkıca kavrayıp bulabildikleri yemişlerin kafasına indiriveriyorlardı. Binlerce yıldır tecrübe edildiği gibi gayret büyük, elde edilen küçük oluyordu. Bir ömür zaman içinde yetmeyeni yeter kılmak için eldeki taşı değirmen eyleyecek bir alet bulmalıydılar. İki kardeş bu uğurda bir “şey” buldular. Nasıl kullanacaklarına kafa yorarken önce fikren sonra da fiziken yolları ayrıldı. Biri uhrevi diğeri ise dünyevi bir yolculuğa çıktı.

Kardeşlerden Uhrevi az denilenin belki de az olmadığını, öyle sanıldığını var saydı. Dünyada kendisinden daha fazla acı çekenler vardı ve bir de onlara el uzatmaya giden cemaatler. Onlardan birinin sohbetlerine katılmaya başladı. Bu insanlar gerçekten Afrika’ya gitmekten bahsediyordu. Tereddüt etti, “ben kuaförüm dostlar, elim makas tutar, fön çekerim, oralarda ne işe yarar, ne ederim?” Dert değil, iş çok, deyip Uhrevi’yi yolculuğa ikna ettiler.

Bunlar olup biterken Dünyevi daha kodaman bir cemaatin kapısını aşındırmaktaydı. “Falanca bunlara girdi, aldı yürüdü; filancaya bunlar bir el verdi, kaç dünyalık elde etti; benim gibisine az üfleseler bana yeter,” diye diye bulduğu yolda yürümeye devam etti. Sohbetin birinde “hizmet sizden destek bekler,” denildiğinde az canı sıkıldı. “Efendim bizim işletme ceviz misali ufak, koca cemaatte benim gibi esnafın nesi yetsin,” dese de “dert değil, çorbaya tuz da lazım,” dediler. Dünyevi, selam verdi, çek kesti; selam aldı, üstüne işletmeye cemaatin yolladıklarından eleman da aldı.

Nijer Dünyevi’nin aklının almayacağı kadar sıcak, fakir, aç, susuz ve hasta idi. Uhrevi ise ayak bastığı an bulduğunu olduğu gibi kabul etti. Ücra köylerden birindeydi cemaatin yeri ve yok o kadar çoktu ki, kuaför Uhrevi kısa sürede kendini ameliyat hemşiresi olarak buldu. Sonuçta eli makas tutabiliyordu ya. Verebileceğinin hepsini vermek, maneviyat namına aradığı cevapları bulmak için var gücüyle çalıştı. Günler geçtikçe başka köylerde başa cemaatlerin de yardım için çalıştığını öğrendi, garibine gitti, sorası tuttu abilerden birine, “falanca filanca demeden biz, elhamdülillah, tüm bu cemaatler birleşip hep beraber organize olsak bu fakirlere daha iyi yardım etmiş olmaz mıyız?”

Sorular başka soruları getirir ve bunun müsebbibi genelde verilen yanıtlardır. Uhrevi’ye verilen yanıt manevi dünyasında sızıntılı bir gedik açmıştı. “Farklı cemaatler, farklı tarikatlar bir arada çalışamayız,” diyordu bilen kişi. “Eğer bir araya gelirsek hangimizin yolunun doğru ve hakiki olduğuna karar vermek zorunda kalırız ki bu da fitne olur, yapabileceğimiz iyilikten de olur birbirimize düşeriz.” Takip eden soru daha o dakika kafasında belirmiş olsa da Uhrevi sormak için dönüşe kadar bekledi, açtırma kutuyu söyletme kötüyü misali, gözünü kapatıp garipler için çalışmaya devam etti.

Uhrevi manevi yolculuğunda karşılaştığı çelişkilerle boğuşa dursun, Dünyevi somut oğlu somut bir çıkmazın içinde bulmuştu kendini. Ülkede darbeye kalkışılmış içine girdiği cemaat baş müsebbip ilan edilmiş, kendisi gibi binlercesi derdest edilip içeri atılmıştı. Kendi minik dünyasındaki minik açgözlülüğünün başına böyle bir iş açabileceğini nereden bilebilirdi ki. Cemaatle bağlantısını soruşturan memura “Allah yolunda, kitap, din uğruna,” diye izahta bulunurken ve de memur kendisine bıyık altından gülerken, hepsinden vaz geçmiş dua ediyordu içinden, “Allah’ım kurtar beni!” Ne olacaksa olacak, başına ne gelecekse gelecekti. Nezarette, mahkemede, cezaevinde aynı şekilde dua etti durdu. Aylar geçtikçe içini bir soru kemirmeye başladı, ona sıra gelmesin, kutu açılmasın diye yine duasına devam etti.

Uçak havalanmış Uhrevi’nin sorusunu sorma vakti gelmişti. Yanı başındaki abisine açıldı, “bu sefalet, bu acı yani tüm bu sınav, yardım götürdüğümüz bu gariplerin mi sınavı yoksa bizim mi?” Bu dünyanın üzerinde hep berabersek sınav da hepimizin sınavıdır, denmesini çok isterdi ama abisinin tereddütsüz “onların sınavı,” diye cevaplaması Uhrevi’yi hayrete düşürmedi. “Yok”a mahkûm olmaları onların sınavıydı, böyle inanıyorlardı. “O zaman yardım ederken onları bu dünyanın zulmünden değil de sevap biriktirip kendimizi öte dünyanın cehennem azabından mı kurtarıyoruz yani,” diye çıkışacak oldu ama beyhude, deyip vaz geçti, sustu. Nasıl olsa indikten sonra bir daha görüşmeyeceklerdi, kalp kırmaya ne hacet.

Uhrevi kendi sorularını kendi sormuş, iyi kötü aldığı yanıtlarla kendi mütevazı dünyasına geri dönmüştü. Bunun aksine Dünyevi’nin yardım dilendiği dualarıyla derinlere gömdüğü kendi büyük sorusu, dört duvar arasında, beklenmedik bir biçimde, dile geldi. Kulaklarına inanamıyordu. TV’de oynayan Woody Allen filminde Yahudi karı koca teolojik bir münakaşanın içine girmiş bağrışıyorlardı. Adam, kendimi bildim bileli dualarımla Tanrıya yakarıyorum bir kez olsun cevap verdiğini duymadım, diye ateşli ateşli haykırıyordu. Dünyevi bunu duyar duymaz ayağa fırladı, “Rabbim yüzüme baktın, sorumu filmin vesilesi ile yüzüme çarptın, şükürler olsun Rabbim,” diye haykırı verdi. Ellerini ikiye açıp neredeyse televizyonu kucaklayacakken dona kaldı, adamın karısı sakin bir şeklide kocasını yanıtlamıştı: “bazen cevap vermemek de bir cevaptır.”

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…