Artı Gerçek

'Şarkılarımız Gezi’nin sloganı olarak hafızalara kazındı'

Gezi için yaptıkları düzenlemelerle ulusal çapta ünlenen Boğaziçi Caz Korosu’nun kurucusu Masis Aram Gözbek’le prova sonrası buluştuk.



Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Korolarına sponsor bulabilmek için metroda çektikleri kliple ilk kez seslerini duyuran Boğaziçi Caz Korosu, Gezi için yaptıkları düzenlemelerle de ulusal çapta ünlenmişlerdi. Sesleri bir anda öyle geniş bir alana yayıldı ki penguen belgeselinin yayımlandığı kanal bile koroyu ekranda göstermek durumunda kaldı. Şimdi ise ödüle doymuyorlar ama hala Gezi kaynaklı artçılar onların sponsor bulmasını etkiliyor. Halbuki Dünya Koro Olimpiyatları'nda altın madalyaları bile var. Koronun bu kadar başarılı olmasının ardındaki en büyük faktörlerden biri 7 yıldır koronun şefliğini yapan 31 yaşındaki Masis Aram Gözbek… İsminin anlamı Ağrı Dağı’nın zirvesi, yani Ararat demek… İlk kez 3 yaşında bulduğu bir melodikayla başlamış müziğe olan ilgisi, sonra kilise korosunda şarkı söyleyerek devam etmiş. Boğaziçi’nde matematik bölümündeyken Akapella (enstrüman olarak sadece insan sesinin kullanıldığı çok sesli bir müzik) korosuna giriyor, 2 yıl içinde koronun şefi oluyor; kazandığı başarılardan dolayı koroya odaklanmak istediği için okulu bitirmiyor.

Söyleşiden evvel, Sultanahmet’teki Abud Efendi Konağı’nda yaptıkları provalarını izlemeye gittim. Konağın kendisi başlı başına büyülü bir yer, perili bir köşk gibi; bu atmosfer orada çıkan sesleri daha da etkileyici bir hale getiriyor. Gözbek koroyu yönetirken işine oldukça hâkim. O an sadece seslere konsantre. Çok katı ama kırıcı ve sabırsız değil! Disiplinsizliğe ve saygısızlığa tahammülü yok. Karizmatik bir duruşu ve güzel bir gülümsemesi var; kendisi de bunların farkında. Alameti farikası da tepesinde topladığı saçları… Etrafından çok ilgi görüyor ve işini çok iyi yaptığı için de mütevazı değil; bu yüzden insanlar onun fazla egosantrik olduğunu düşünüyor. O da insanların ne düşündüğünü umursamıyormuş gibi görünüyor ama bence işin aslı öyle değil! Yarışmalardan ödülle döndüklerinde şaşırmadığını söylüyor. Her şeye rağmen gösteri devam etmeli felsefesine inananlardan; babasını kaybettiği gün sahneye çıkmış mesela ve o konserin hayatındaki en önemli konser olduğunu söylüyor. Başladığı lafı bitirmesi gerekiyor ve kaldığı yeri asla unutmuyor. Söyleşiyi yaparken çok eğlendik, çok güldük ve tabii ki çok konuştuk.  

Neden kilise korusuna girdin? En doğru müzik eğitimini oradan alacağın için mi?
Aslında hayır. Okula yakın olduğu içindi. Zaten Ermeni geleneğinde kilise okul yan yanadır. Küçük yaştan itibaren müziğe özel bir ilgim olduğunu fark edince beni koroya vermiş olabilirler.

Kilise korolarında iyi bir eğitim veriliyordur sanki.
Tabii ki öyle, çok sesli koro müziğini bu denli içselleştirebilmiş olmamda en büyük etkendir. Ama olay senin filmlerde gördüğün gibi değil pek. (Gülüyor) Ben her şeyi kendi kendime öğrendim daha çok.  
 
Gospel korolar çok profesyonel olur ya hani.
Gospel ile alakası yok. Biz, Gomidas’ın bestelediği çok sesli ayinden parçalar çalışırdık. Dünyadan şarkılar da söylerdik. Kısacası hem ‘sacred’ hem ‘secular’ bir repertuvarımız vardı, yani dini ve dini olmayan.

 

‘Hymn’lerden yani ilahilerden mi bahsediyorsun?
Ya bazıları hymn ama bazıları da dini metinler kullanılmasına rağmen ilahi değil. Şefimiz melodiyi bir çok defa çalardı ki insanlar tekrarlayabilsin ama ben ikincisinden sonra sözleri ezberlemiş olduğum için sıkılmaya ve elimde notaların ve sözlerin yazılmış olduğu kağıtlarla ilgilenmeye başlardım ve kendi kendime öğrendim nota okumayı. Fonksiyonları çözdüm yani. 5 yaşımdayken de bana ufak bir klavye almışlardı, önce onunla kendi kendime çalıp söyledim.

Hangi şarkıları çaldığını hatırlıyor musun?
Çok anlamsız şarkılardı. Kral TV veya hangi müzik kanalı açıksa, orada duyduğum her şeyi çalardım.

Mutlak kulak mı var sende?
Hayır mutlak kulağım yok benim. Bir ses duyduğumda, bu Fa’dır diyemiyorum.

O dahi çocuklardan değilsin yani?
O dahilik neye göre bilmiyorum.

Mozart ilk senfonisini 5 yaşındayken yazmış ya, onun gibi.
3 yaşımda anneannemlerin yazlığında oyuncak bir melodika bulmuştum. Üzerinde sadece ana notalar vardı ve ben onunla duyduğum her şeyi çalardım. Ben ona mutlak kulak demiyorum ama bir yeteneğim olduğu kesin. (Gülüyor) O daha çok doğuştan var olan bir şey sanırım, rengi görüp bu kırmızı demek gibi bir şey. Bende öyle bir şey yok. Daha çok analitik yaklaşıyorum müziğe.
 
Matematikçi olduğun içindir.
Hayır, aslında değil. Kafanı biraz çalıştırabiliyorsan her şeyi becerebilirsin yani. Ama müzikte matematik vardır. Provayı izledin; her şey notalarla yani bir nevi sayılarla, hesaplarla işliyor.
 
Şef için mi söyleyen için mi daha önemli o hesaplar?
İkisi için de önemli. Söyleyen, şefi ya da notayı anlamadığı zaman bir şey ifade etmiyor. Şefin çok hâkim olması gerekiyor. Matematikten çok analitik zekâ diyelim. 

Dediğinden şeflerin analitik düşünceye sahip olması çok önemlidir gibi bir şey anlıyorum.
Bence önemlidir. Aksi halde orkestrayı, koroyu yönetmesi mümkün değildir. Zaten böyle olmayan şefleri hemen anlarsınız.

Büyük bir ironi; müziğin kendisinin duygulara hitap etmesine rağmen yaratım sürecinin matematik gerektirmesi…
İkisi de çok önemli. Ben hep söylerim; müzik sadece duygudan oluşmaz. İkisi de olmalı; bu dengeyi çok iyi ayarlamanız gerekir. Biri daha fazla olursa bütün denge bozulur; birinin eksikliğinde ya mekanik ya da darmadağın bir şey çıkar. Ama ikisi de ne kadar yoğunsa ortaya o kadar iyi bir şey çıkıyor.

 

Hem IQ’um hem EQ’m çok yüksek diyorsun.
Demiyorum, (gülüyor) ama söz konusu müzik olunca, evet, doğru söylüyorsun.

Sesin ve yeteneğin coğrafya, ırk ve genetikle şekillendiğini düşündüğüm için, sizin genetiğinize de müzik, ses, zanaat, kuyum yani neredeyse sanatla ilgili her şey işlenmiş gibi geliyor bana.
Olabilir, çok net bir şey söyleyemem ama bahsettiğin konularda gerçekten iyiyiz. Mesela benim çok sevdiğim müzisyenler arasında Caz piyanisti Tigran Hamasyan var; Fransa’da yaşayan bir Ermeni ve en sağlam yeni nesil müzisyenlerden bana göre. Ama en son burada Ani Harabeleri’nde konser verdiğinde başına geleni biliyorsunuz; hedef gösterildi. Halbuki burası onun da memleketi, onun da coğrafyası… Artık buralara gelmeye çekiniyor sanırım.

 

Peki, sen de tepki alıyor musun hiç bu yüzden? Sosyal medyada mesela.
Ya öyle büyük tepkiler almıyorum ama bir keresinde, Facebook’taki müzisyen sayfama biri bayağı küfürlü bir mesaj atmıştı Ermeni bilmem nesi diye.

Dölü mü? Genelde en yaygın hali budur.
(Gülüyor) Evet. Cevaplamadım bile. Ne anlatabilirsin ki böyle bir zihniyete? Sadece gülüp geçtim.

PROVADAN ENSTANTANELER

Kiminle konuştuysam senin çok egosantrik ve ukala olduğunu söyledi.
Değilim demem bir şey ifade eder mi bilmiyorum ama bence değilim. (Gülüyor) Herkeste ego vardır ve olması da gereken bir şey ama onun kullanılış biçimi sıkıntı yaratabilir. Küçüklüğümden beri bu tip kıskançlık durumlarıyla karşılaşıyorum; bu yüzden çok şaşırdığım söylenemez. Anaokulundan bu yana hem de… (Gülüyor)

Bu durum insanlarla olan ilişkilerinde bir zorluk ya da yalnızlık hissi yaratmış olabilir mi?
Yalnızlık hissi zaten hep olan bir şey; yaşadığım bu tecrübeden kaynaklı bir şey değil. Çocukluğumdan beri olan bir duygu bu. Hiç arkadaşım yok yalnızlığı değil ama bu, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayacağını bilmenin verdiği bir yalnızlık ve hüzün daha çok. Çevremde varlığımdan rahatsız olan birileri hep oldu. Eskiden bu beni çok daha fazla üzerdi, ama artık bunu kabullendim. Bulunduğum herhangi bir ortamın merkezinde bulabiliyorum kendimi birden, bu da bir günah ya da suç değil.

Bu söylediklerin yüzünden sana egosantrik diyor olabilirler mi? Bunları her yerde söylüyor musun mesela?
(Gülüyor) Hayır, kesinlikle öyle bir şey yok! Sorduğun için söylüyorum. Egosantrik diyenler maalesef benim varlığımdan rahatsızlık duyanlar genellikle. Hayatta geldiğim nokta birilerini rahatsız ediyor. Herkesin beni sevmesi gerekmediğini geç idrak ettim ama ettim. Dışarıdan çok umursamaz ya da ulaşılmaz olarak görülüyorum sanırım ama öyle biri değilim, istesem de olamam zaten. En ufak bir şeyden dahi çok kolay etkileniyorum aslında. Biri bana bir şey söylediğinde, bir kulağımdan girip diğerinden çıkmaz; gelir içeride işlem görür, izini bırakır ve öyle gider.

Provada da öyleydin. Katısın ama insanların yorumlarına da açıksın.
Kesinlikle. Yorumlara da eleştirilere de açığım ve savunmasızım da. Çoğu zaman kendimi savunmasız bırakıyorum. Özellikle çalıştığım ekiplere karşı kendimi tamamen açıyorum, hatta bazen fazla bile olabiliyor.

Aptallığa, disiplinsizliğe ve saygısızlığa tahammülün yok gibi.
Sorun orada zaten. (Gülüyor) Aklı olmasına rağmen kullanmayanlara çok kızıyorum. Ya da dikkatsizliğe veya özensizliğe… Geçen hafta düzelttiğim bir yanlışın bu hafta aynı şekilde karşıma çıkmasına asla tahammülüm yok mesela.

Çok yetenekli olsa da disiplinsiz biri seninle çalışabilir mi?
Hayır, giremez koroya. Bizim yaptığımız işte birliktelik çok önemli. Birlikte pişerek kocaman bir lezzet oluşturuyoruz. Pişen yemeğin içine alakasız bir şey atamazsın. Atarsan o ahengi bozarsın. 11 yılda öyle bir hale geldim ki artık kapıdan girdiğinde bile anlayabiliyorum ne olduğunu ne yapabileceğini, ciddiyetini… Ön fikrimin yanıldığını çok az gördüm bugüne kadar.

Tahammülüm yok demene rağmen provada çok sabırlıydın.
Çok sabırlı olduğumu düşünüyorum. (Gülüyor) Benimle 2 dakika karşılıklı olarak muhabbet etmiş biri benim ukala olduğumu düşünmez mesela. Mümkünü yok, ama sadece izlediyse beni, düşünebilir. Çünkü bazen kimilerine göre çok ters ve sivri laflar edebiliyorum, üstten yorumlar olarak algılanabilir ama halbuki hiç öyle değil. Bunu da benimle muhabbet ettiğinde anlayabilir ancak. Onlar aslında benim isyanım.

Provanda koristlerin sana hayranlıkla baktığını gördüm.
(Gülüyor) Birçoğuyla uzun zamandır beraberiz. Onlar bana olduğu kadar ben de onlara hayranım. Gerçekten hepsini çok seviyorum ve çok da şanslı hissediyorum. Ama benden etkilenen sahnedeki adam olduğum için etkilenmiyor elbette. Benim öyle bir derdim yok, hiç olmadı. Sahne ışığın varsa sahnede olduğun için değildir o; o ışığı her yerde yanında götürürsün zaten.

Provana katılan müzik eğitmeni Özcan Hoca, okuldaki hocaların öğrencilerin koroya katılmasını desteklemediklerini, koroya katılanların çok tepki aldığını söyledi. Sizde de böyle durumlar yaşanıyor mu? Mesela hocalar öğrencilere engel oluyor mu?
Maalesef. Dersten bırakıyorlar falan. Kötü not veriyorlar. Üzülerek söylüyorum ki, öğrencilerin bu koroya dahil olmasına genellikle müzik ve şan hocaları karşı zaten. Öğrencilerin koroyu derslerinden daha fazla sahiplenmelerine biraz içerliyorlar sanırım. Beni sevmiyorlardır belki de. (Gülüyor) Halbuki çocuklar bu koroda inanılmaz bir müzikalite kazanıyorlar, duyumlarını ve müzik kültürlerini inanılmaz geliştiriyorlar, müziğe, dünyaya yaklaşımları değişiyor. Ve şunu da rahatlıkla söyleyebilirim, burada kazandıkları müzikaliteyi başka hiçbir yerde kolay kolay alamazlar. Bu konuda çok netim, hiç mütevazı olamayacağım.

Hocaların seni otorite görmemesinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Beni bu konuda seve seve otorite görebilirler. (Gülüyor) Bugüne kadar işime bir tek laf edebilen çıkmadı. Ama bazı hocalar da çocuklara rahatlıkla ‘sizi orada kullanıyorlar’, ‘onların destekçileri vardır, bakmayın siz onların öyle dediklerine’ falan diyebiliyorlar. Ya bu destek neredeyse bana da söylesinler de biz de acı çekmeyelim artık bunca zamandır. Olacak iş mi! Daha geçen Şubat ayında bitirebildiğimiz borçla biz 5 yıl geçirdik yani.

KORİSTLERLE ARAMA MESAFE KOYMAK BENİM İÇİN BÜYÜK FEDAKARLIK”

Herkes şarkı söyleyebilir mi?
Kesinlikle. Sesinin güzel olmasına gerek yok, herkes belki her şeyi söyleyemez ama herkes mutlaka şarkı söyleyebilir. Müzikle hiç alakası olmayan biri bile eğitilebilir.

Artikülasyon, diksiyon, aksan koroda şarkı söylemek için çok önemli değil mi?
Elbette çok önemli çünkü aksi takdirde doğru duyulmaz. Dil ve aksan çok önemli. Seslendirdiğin metin çok temiz çıkmalı ağzından. Dediğin her kelime anlaşılmalı. Bu anlamda heceler ve vurgular da çok önemli.

Aksanın farklıysa, o kadar insan içinde batar mı?
Batar. Duyana batar, bana batıyor mesela. Profesyonel kulak kesin duyar, olmayan bile herkesin düzgün söylediği bir koroyla ‘birilerinin araya kaynadığı’ bir koroyu kolaylıkla ayırt edebilir, bir yerde bir dengesizlik olduğunu anlayabilir. Bunun için müzikten anlamana gerek yok; bir fotoğrafın bulanık olduğunu anlamak için profesyonel fotoğrafçı olmana gerek olmadığı gibi...

Koro müziği dinlemek çok zor aslında. 3-5 şarkı sonra insanlar sıkılmaya başlayabilir. Seyircinin ilgisini nasıl canlı tutabiliyorsun?
Repertuvar sıralamalarını o kadar ince eleyip sık dokuyarak yapıyorum ki! Yıllardır yaptığım için de bu konuyu çok iyi becerdiğimi düşünüyorum. Bazen sıralamalarla oynuyorum seyirciden aldığım enerjiyle. Bazen insanlar sıkılabilir ama bizim konserlerde uyuyan genellikle olmaz ya da çok azdır. (Gülüyor) Bazı özel durumlarda seyircilerle interaktif hale de geçiyorum.

Peki, bazen koronu yönetirken seyircilerin sıkıldığını hissedebiliyor musun?
Evet, öyle olduğunda da sıralamayı değiştiriyorum hemen, ya da kısa kesiyorum. Bazen daha konsere çıkmadan yapıyorum değişiklikleri, kalabalığın yapısına bakarak. Kolay anlıyorsun zaten alkış miktarından; arkanı döndüğünde telefonuyla ilgilenen 1-2 kişi görünce hemen repertuvarı kısaltmaya gidiyorum. Bazen de ‘aman dinlemeyiversinler, biz kendimiz için söylüyoruz’ diyorum. Hatta bunu koroya sahnede açık açık söylüyorum! (Gülüyor)

Peki, hiç çok kızdığın, öfkelendiğin ve bunu dinleyicilere gösterdiğin oluyor mu?
Oluyor tabii ki, bayağı. Dinleyiciler de anlıyor tabii. Çekinmem yani dinleyici görmesin diye. Eskiden daha çoktu ama şimdi daha azalmış durumda çünkü o anlık tepkinin hiçbir işe yaramadığını görüyor insan.

Seçmelerde herkese şans veriyor musunuz?
Çoğunlukla. Her yaştan insana kapımız açık. 69 yaşında harika bir koristimiz vardı mesela, Melek Abla. Tabii herkese şans verebilmek için çok büyük bir lojistiğimizin ve kapasitemizin olması gerekiyor. Toplamda 6 koromuz var; önce Boğaziçi Caz Korosu’ydu, sonra Boğaziçi Gençlik Korosu ardından da MAGMA geldi. Şu an sadece MAGMA’nın içinde 4 koro var. Bunların yanında 3 proje koromuz var, biri de MAGMA Filarmoni Korosu…

Hepsinin janrları farklı farklı.
Janrları, yaş grupları farklı. Repertuvarları farklı. Dinamizmi, eğlence, zorluk seviyeleri farklı. Her koro için her yıl Eylül’de seçmelerimiz oluyor ve neredeyse bütün ayı seçmeler için kullanıyoruz. Bir de sezon ortasında Ocak gibi ara dönem seçmelerimiz var. Web sitemizden başvuru yapılabiliyor.

Koronun öğrencilere iyi geldiğini, bazılarının hayatını kurtardığını düşünüyor musun?
Ya koro çalışması yapan öğrenciler belli bir disiplin, iletişim ve planlama içerisinde çalışıyorlar. Uyuşturucu gibi kötü alışkanlıkları olması mümkün değil bir kere. Ses tellerine zarar veriyor diye çikolata bile yiyemezler. Buraya yolu düşmüş istisnasız herkesin -hatta sadece 1-2 ay şarkı söylemiş bile olsalar- hayatını değiştirdi bu koro. Motivasyon ve dayanma gücü veriyor insanlara, bambaşka kapılar açıyor, bambaşka çevreler getiriyor.

Peki, koristlerin hayatına da dahil oluyor musun, Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğretmen gibi?
(Gülüyor) Eskiden olurdum ama şimdi o mesafeyi korumaya çalışıyorum. Eskiden arkadaştım onlarla çünkü yaşıtlarımla beraberdim ama şimdi zaman ilerledikçe o mesafe arttı tabii. Çünkü o mesafesizliği insanlar algılayamayabiliyorlar ve laçkalaşabiliyorlar. O yakınlığın suiistimal edilebiliyor, o yüzden mesafe olmak zorunda ve bu benim için büyük bir fedakârlık çünkü genel hayatta insanlarla aramdaki iletişimde mesafeyi hiç sevmiyorum. Resmiyeti sevmiyorum çünkü yapım öyle değil.

Ama bu yüzden başın belaya girdi galiba, birini taciz ettiğini iddia etmişler mesela.
Öyle olmuş. (Gülüyor) Ben özel hayatımda mesafesizim, bana ulaşmak isteyen herkes ulaşabilir. Bir şey söylemek isteyen bana her zaman sesini duyurabilir. Sosyal medyadan mesaj atan herkese kadın erkek fark etmez, cevap veririm mutlaka, eğer çok absürt bir şey yazmamışsa. Aslında bu mesafesizliğin suiistimal edilebileceğini bile bile yapıyorum bunu. Beni takip etmeye başlayan çoğu kişiyi takip ederim, paylaşımlarını beğenirim, onların benimle iletişim kurmasına izin veririm. Beni ekleyen birine merhaba derim, bunu demek tuhaf mı yahu?

Seninle iletişim kurmasına müsaade ettiğin biri bunu başka türlü mü okudu? Biri bir şeyler yazmış seninle ilgili sanırım.
Haberim bile yok biliyor musun? Gitmiş bir şey yazmış, görmedim bile yazdığını ve sonradan silinmiş. Bu zaman zaman hazımsızlığın getirdiği bir şey de olabiliyor. Kadın erkek arasında olur ya, ya reddedersin ya terslersin ya beklediğin karşılığı alamazsın, alamadığında da saldırırsın… Bu bir tercih, hiç bunlara bulaşmadan da bir hayat yaşayabilirim ama birileri böyle bir şeyler yazacak diye de değişmeyeceğim çünkü bir sapıklık yapmıyorum, kimseyi taciz etmiyorum. Hesabını veremeyeceğim hiçbir şey yapmıyorum. Etrafta ‘eski sevgilim’ olduğunu söyleyenler de oldu, zamanında eşcinsel olduğumu iddia edenler de ama eski sevgilim olduysa da eşcinsel olsaydım da herkese söyleyebilecek kadar kendime güvenim var zaten. 

Zaten belli bir yaşa gelmiş biri olarak ‘hayır’ı anlayabilecek bir insan olduğunu düşünüyorum.
Elbette. Bunu aklı başında olan herkes anlar. Israra gerek yok yani!

SAĞ OLSUNLAR DİNLEYİCİLERİMİZ HER ZAMAN YANIMIZDA, AMA MADDİ ANLAMDA EPEY YALNIZ KALDIK”

Koroyu döndürenin senin olduğunu, koro için herkesten para isteyebileceğini yazmışlar. Hatta bu yüzden sana ‘modern dilenci’ diyorlarmış.
(Gülüyor) Eskiden yapardım ama artık yapmıyorum. Yoruldum biraz da. Hiçbir zaman kendim için bir şey istemedim. Her yerde sponsor aradık, hala arıyoruz. Ama o kadar yorucu ki! Ne kadar iyi olursan ol, bir yerde mimlenince yaptıklarının pek önemi kalmıyor. Kurumsallaşmaya çalışıyoruz şu an, ona odaklandık özellikle son iki yıldır.

Ülkemizin ismini bu platformda dünyaya duyuran, bu kadar uluslararası başarılara imza atan, dünya şampiyonu olmuş, yüzlerce ödül almış bir koronun sponsor bulması neden zor ki? Daha yeni yetme müzisyenlerin bile sponsorları varken…
(Gülüyor) Gerçekten bu soruyu soruyor musun? Bizim koroyu insanlar nasıl tanıdı?

Önce metro videosuyla, sonra Gezi’de yaptığınız düzenlemelerle… İnsanlar hala bu yüzden sizlere tepkili mi?
Hala tabii ki. Bu bahsettiğin çok büyük bir şey. İnsanlar hala unutmuyorlar.

 

İyi de bu ülke 15 Temmuz’u da gördü.
Evet ama durum bu. Bizim şarkılarımız resmen Gezi’nin sloganı olarak hafızalara kazındı. Milyonlarca insana büyük bir motivasyon ve dayanma gücü oldular. Sağ olsunlar dinleyicilerimiz her zaman yanımızda, ama maddi anlamda epey yalnız kaldık. Bu yüzden biz de artık kendi gelir modelimizi oluşturmaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen ayakta kalmaya çabalıyoruz ama bir hayli zor oluyor tabii ki.

Peki, Divan Oteli’nin kapılarını insanlara açan Koç Grubu da mı sponsor olamazdı?
Koç Grubu da olsan maalesef bu ülkede yaşıyorsun işte. Son 7 yılda öyle sanıldığı gibi hiç sponsorumuz olmadı. Tek destekçimiz Yücel Kültür Vakfı’na çok teşekkür ederim. 6 yıldır bize kapılarını açıyorlar, provalarımızı Sultanahmet’teki tarihi Abud Efendi Konağı’nda gerçekleştiriyoruz.

Gezi’ye mi bağlıyorsun bu sponsorsuzluğu?
Ben bağlamıyorum, şirketler neredeyse söylüyorlar zaten. Aslında söylenecek çok şey var ama bir şekilde sesimizi çıkarmaya devam edebilmemiz lazım. Bir yanlışımızı bekliyorlar belki de ama ana akım medyayı kullanabilmemizin tek sebebi sana daha önce bahsetmiş olduğum akıl ve duygularımızı paralel ve eşit olarak kullanabilmemiz ve sadece şarkı söylememiz… O süreci gerçekten iyi yürüttüğümüzü düşünüyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…