Artı Gerçek

'Bırak senin yüklediğin o anlamda kalsın şarkı'

Müzisyen Rewşan Çeliker ile belleklerden silinmek üzere olan şarkıları bir araya getirdiği ilk albümü Ax Lê Wesê ve Kürt müziği hakkında konuştuk.



Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Rewşan, hem ‘yol gösteren’ hem de ‘göz kamaştıran ışık huzmesi’ demekmiş. Sesi de kendi de billur bir su gibi. Birçok dilde şarkı söylediği için aynı zamanda bir hikâye anlatıcısı… Tatvan’da çok kalabalık bir ailede geçmiş çocukluğu. Babası molla imiş; ama medrese eğitimi almış, 3 dil bilen aydın mollalardan... Kız çocuklarının okutulmasını desteklediği için tüm kız evlatlarını okutmuş. Babası için ‘devrimci bir adamdı, dinin bütün o dogmatik taraflarını şiddetle reddederdi’ diyor. Ürkek bir kız çocuğu sanki; yüzüne baktığımda sorularıma cevap vermeden aklından cevabı 2-3 kere geçirdiğini ve bu ürkekliğin sebebinin etnik kimliğinden kaynaklandığını düşünüyorum, elimde olmadan… ‘İnsan olduğunu ispatlamak kadar vahim bir çaba yok bu dünyada. Din, dil, ırk üzerinden yaratılan korku çok güçlü bir duygu. Sistemler zaman zaman bu korkuyu canlı tutacak argümanlar bulur. Önemli olan insana odaklanmak’ diyen Çeliker, yeni çıkan Ax Lê Wesê (Ah be Vesile) isimli albümünü tamamen canlı performanslarla yapmış. Kapak yazısını da Nebil Özgentürk yazmış. Bu albüm için sandıklara kaldırılmış müziklere ulaşabilmek için bir dedektif misali çalışmış; mesela unutulmuş bir Ermeni ninnisine tekrar can vermiş. Keman, viyola, tambur gibi enstrümanlar çalabilen sanatçının en sevdiği saz da ukulele… 10 Nisan’da Metin Göktepe ödülleri için yapılacak konserde sahne alacağı için çok heyecanlı. Yakında da neredeyse tüm ülkeyi içine alan bir turneye çıkmaya hazırlanıyor. Onunla sohbet ederken birden bu topraklardan çıkmış Ahmet Kaya, İbrahim Tatlıses, Şivan Perwer dışında çok fazla Kürt müzisyen tanımadığımı, Kürt müziği hakkında bir şey bilmediğimi fark ettim. Haliyle röportaj da kendi yolunu çizmiş oldu.

Hakkında internette biraz araştırma yapayım dedim ama 2 röportajın dışında hiçbir bilgiye rastlamadım. Teknolojinin insan hayatını ele geçirdiği bu dönemde kendini bu kadar saklamayı nasıl başarabildin?

Uzun yıllar eğitime kapattım kendimi; enstrümanıma, sazıma hâkim olmadan ortaya çıkmak istemedim. Müziği anlayarak, formlarını öğrenerek bir şey üretmek istedim ve bu bildiğimiz her formdan farklı olmalıydı. Bunun için ulaşabileceğim bütün bilgilere ulaşmak ve onları sindirmek istedim. Derinlerde kalmış bir duygu ya da kaybolmak üzere olan bir tını bulmak düşündüğümden daha uzun sürdü sanırım. 

10-11 dilde şarkılar söylüyorsun.
Şarkılarını söylediğim dilleri hiç saymadım ama sanırım o kadar vardır. Çünkü sevdiğim her şarkıyı söylemeye çalışıyorum. Nereden geldiğine, diline çok önem verdiğim için bizim dilimize uyduracağıma şarkıyı kendi diliyle söylemeye çalışıyorum. Telaffuz ve şarkının transkriptini çıkarma konusunda belki diğer sanatçılara göre daha avantajlıyım çünkü çocukluğumdan beri iki dile de hakimim. Kulak da olunca iş daha da kolaylaşıyor. 

Hangi diller var repertuvarında?
Türkçe, Arapça, Farsça, Lazca, Soranice, Kurmanci lehçesi, Ermenice, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Macarca… Daha o kadar çok var ki! Her dil beni çok etkiliyor. Mesela Lazca bir şarkı söylerken bir rüzgar esiyor sanki, bir Karadeniz hışırtısı geliyor. 

Bir zamanlar Kürtçe şarkılar yasaktı ya, dolayısıyla bizler bu dile uzak büyüdük. Bu yüzden müzikleri bile ötekileştirdik. Kürtçe şarkı söylediğinde insanlardan bir tepki alıyor musun?
Eskiden tepkiler gösterilmiş olabilir ama şimdi şarkı hoşlarına gidiyorsa ve içinde faşizan bir kafa yoksa hoşlarına gidiyor. Mesela Beyoğlu Hayal Kahvesi’ne ilk Kürtçe şarkı benim sesimle girdi. Daha evvel hiç söylenmemiş, ki İstanbul’un bu anlamda en iyi mekanlarından biri… Çünkü popüler kültür bunun olmasına izin vermemiş. Hep birbirine benzer müzikler de kullanıldığı için. 

"KÜRTLÜK BENİM TERCİHİM DEĞİL AMA MÜZİSYENLİK ÖYLE"

Müziğin dil üzerinden yargılanması tuhaf bir tepki. Bu durum insanların anlamadığı müzikleri dinlemek istememesinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Ama İngilizce, Fransız, İtalyanca şarkılar dinliyorlar; hepsinin sözlerini anlıyorlar mı sence?
İnsanlar 1000 tane yabancı şarkı dinler, çok azı sözlerine ve anlamına bakar. Ama şarkı Kürtçe veya Ermenice olduğu zaman derhal anlamına bakıyor. Sevmiş parçayı mesela, paylaşmak istiyor ama önce anlamına bakıyor sakıncalı bir şey var mı diye. Yarın öbür gün başına bir şey gelmesin diye. Dili siyasi konjonktürle birleştirdiğinde ortaya böyle bir tablo çıkıyor. E, bu da bu coğrafyada normal bir şey. Bu tedirginliği anlıyorum çünkü bir zamanlar bu dil yasaktı. Çünkü bu dil üzerinden bir sürü politika yürütüldü. Hal böyle olunca bu tip sorgulamalar ve tedirginlikler de normal oluyor. Mesela Sting ‘I am an English Man in New York’ (New York’ta bir İngiliz’im) dediğinde bölücülük ve ırkçılık yapmıyor, ama bir Kürt olarak bu şarkıyı yapsan bölücü damgası yeme ihtimalin var. Ben etnik kimliğimle yapmıyorum müzisyenliği, müzisyen bir Kürdüm sadece. Kürtlük benim tercihim değil ama müzisyenlik benim tercihim.     

Müzik evrensel midir yoksa sadece bulunduğu coğrafyaya mı aittir?
Balkan Türkü bir arkadaşım ‘Ax Lê Wesê’yi dinledi, ‘tüylerim diken diken oldu, neler oluyor bana’ dedi. Çünkü o şarkı ona bir yerlerden geldi. O şarkıyı belki anneannesi dinledi, genetiğine yazıldı. Olmayan bir duygu seni etkileyebilir mi? Ya da bilmediğin? Dünyanın öbür ucundan bir ağıt dinlediğimizde tüylerimiz diken diken olur çünkü tanıdık bir duygu. İlle bu coğrafyadan çıkan bir şey olması gerekmez ki! Mesela ‘Lo Berde’ bestesini ortaya çıkaran sözlerinin gücüdür ama sözler olmasaydı da o melodi gücünü yitirmezdi. Buna en güzel örnek nedir biliyor musun? Koma Amed diye çok başarılı Kürt bir müzik grubu var, onların Dergûş isimli albümlerinde ‘Amediye’ diye bir parçaları var. Bir sembol haline gelmiştir, hep eylemlerde falan çalınır; ‘Amediyê kêfxweş e, gozelê gozelê. Amediyê kêfxweş e, dimirim bo gozelê’… O şarkı ‘Che şarkısı söylüyoruz’ diye çok devrimci hislerle, yumruklar havada söylenir ama şarkının sözlerine bak, devrimle hiç alakası yok; ‘Amed çok güzel bir şehirdir, çok güzel karpuzları vardır, içi kıpkırmızıdır’ … Yani şarkının sana ne hissettirdiği, senin ona verdiğin anlam önemli… Bırak senin yüklediğin anlamla kalsın o şarkı!

Kürtçe ile Ermenice şarkılar birbirine çok benziyor diye bir şey söylemişsin.
Ermenice şarkılarla eski geleneksel Kürtçe ‘stran’ dediğimiz şarkıların müthiş bir birliktelikleri var çünkü aynı döneme tekabül ediyor üretim dönemleri. Kürtlerin çok uzun süredir özellikle Sovyet Rusya zamanındaki yaşam alanları Ermenilerle iç içe… Her iki ırk da Anadolu’da çok uzun yıllar boyunca var oldukları için ortak duygu ve tınılarla benzer eserler üretmişler. Artık bulamıyorsun bu eserleri. Özellikle Ermenilerin sayısı o kadar azalmış ki, o eski şaheser bestelere ulaşmamız çok zor.

Aslında bizim dilimize geçen pek çok Ermeni bestesi var. Sarı Gelin mesela.
O kadar çok var ki böyle örnek. ‘Turnam Gidersen Mardin’e yani ‘Sareri Hovin Mernem’ gibi bir sürü Türkçeleştirilmiş şarkı var. Asıl anlamı ‘Dağların Rüzgarına Öleyim’. Bu şarkının orijinal sözleri ile Türkçesi arasında hiçbir paralellik yok. Burada bir çeviri yok; sözleri tamamen değiştirilmiş ve bu talan gibi bir şey.  

Neden?
Bu TRT’nin bir dönem uyguladığı politikayla alakalı! TRT arşiv kafasıyla oradan aldığı şarkıları kaynak göstermeden, şiirini ve dilini görmezden gelerek, yok sayarak birilerine söz yazdırmasından kaynaklanıyor. Bunları da sadece kendi sanatçılarına okutturdu. Şimdi orada gerçek bir yağma söz konusu… Eserlerin asıl sahiplerini göz ardı etmektir bu! 

Peki, nasıl tanıştın Ermeni müziği ile?
Küçükken bizim evde devamlı Erivan Radyosu dinlenirdi ama gerçek anlamda Ermeni müziğiyle tanışmam çok sonra oldu. 2011 yılında Erivan’a gitmiştim Barış Müzikleri Senfoni Orkestrası ile birlikte. Ben de Türkiye’den katılan müzisyenlerden biriydim; orada Gümrü’de kaldık. Çok yoksul bir kent baktığın zaman ama her evde bir piyano var. Ermeni müzikleriyle ilk orada haşır neşir oldum. Konserde Gomidas eserlerini seslendirdik ama enstrümantal olarak. Melodiler nasıl güzel ama sözler yok ortada; bu yüzden ben de sözlerin peşine düştüm. Aşık olunca nasıl kadının, erkeğin peşine düşüyorsan, ben de aşık olduğum melodilerin sözlerinin peşine öyle düştüm. Bu topraklarda o kadar çok şarkı var ki bu anlamda, niye söylemiyoruz hiç anlamıyorum. Mesela albümde ‘Oror’ isminde bir ninni söyledik; İstanbul Ermenilerinin hepsinin bildiği bir ninni ama onlar bile kaydetmemiş, ilk kaydeden biz olduk. 

Aslında yaptığın sadece müzikal bir çalışma değil, bir arşiv oluşturmak resmen.
Doğru, bir nevi bellek çalışması, bir nevi zamana yolculuk… 2015 yılında Rüdaw TV’de ‘Dengên Bakür’ (Kuzey Sesleri) isminde bir program sunuyordum. Programda bir müzisyenim, kemanım sırtımda, köy köy geziyorum ve kadınlara şarkılar söyletiyorum. Iğdır’dan Ağrı’ya, Hakkari’den Batman’a neredeyse tüm doğuyu köy köy gezdim. Kadınları şarkı söylemeye ikna edene kadar canım çıkıyordu ama değiyordu çünkü annelerinden, ninelerinden kulaklarında, hafızalarında kalan şarkıları söyletiyordum. Detone olmaları, seslerinin rengi, sözlerini unutmaları bile önemli değildi. Adeta bir belgesel yaptık gerçekten.

Programda en çok etkilendiğin neydi?
Her birimizin annesinin, ninesinin söylediği, fısıldadığı şarkılar, türküler, ninniler bizlerin belleğinde kalıyor çünkü çok canlılar, yaşayan şarkılar. Nefes alıyorlar. Dolayısıyla etkilenmemek mümkün değil! İzle bak, baştan sona 10 dakika süren şarkılar var; bitmiyor bir türlü çünkü tekrar edilmiş şarkılar değil ve gerçek bir öykü anlatıyor! Kadınların çoğu şarkılarda kendilerini anlatıyor; yaşadıklarını, aşklarını, acılarını… Hepsi gerçek. Bu kadınların hepsi birer ozan aslında.  

DENGBEJLERLE ZAMANDA YOLCULUK

Diyarbakır’dayken beni Dengbej Evi’ne götürmüşlerdi. Biraz bahseder misin, Dengbej nedir?
Dengbej Kürt müziğinde bir formdur. Deng ‘söz’ demek, bej de ‘söyleyen’; yani sözü söyleyen. Kısaca Kürt ozanı demek. Dengbej aynı zamanda bir kültür, bir gelenektir. Serhat, Botan, Koçgiri, Mardin, Hakkari gibi her yörenin dengbeji ayrıdır ve makamları da farklıdır. Serhat bölgesinin dengbeji daha çok söze ve makama dayalıdır mesela. Hakkari tarafına gittiğin zaman daha farklı bir Kürtçe ve makam vardır. Her birinin ismi vardır, ayrı gelenekleri vardır. Bilinen ilk dengbej ‘Evdalê Zeynikê’dir. ‘Zeynep’in Evdal’ı’ demek… Kürtlerde isimler anneden geçer; yani Zeynep’in oğlu Evdal demek.

Soy ismi yerine kullanılmış yani.
Evet. Zeynep’in oğlu Evdal Serhat bölgesinin dengbejlerindendir ve bir ekolü vardır. Mesela ünlü dengbej Şakiro onun kilamlarını çok söylemiştir. Dengbejin söylediği makama ‘kilam’ denir. 

Ne anlatırlar sözlerinde?
Yaşanan olayları, tarihi, destanları, o coğrafyaya ilişkin aşk hikayelerini anlatırlar ve çok uzun sürer. Bazı kilamlar vardır, 4-5 gün sürer, dengbejin kapasitesine göre. Öyle dengbejler vardır ki hiç yorulmazlar. Eskiden her bir ağanın bir dengbeji varmış ve ona çok değer verirmiş. Onun ve ailesinin bakımını üstlenir, korur ve hiç çalıştırmazmış. Çünkü hem sesi icra eden kişi hem de aşiretin, ailenin, toprakların belleği. Aşiret bir yere gitti, birileriyle savaştı, kayıplar oldu gibi önemli olayları zihinlerine kaydederlermiş. Savaşa da beraber giderlermiş ki şahit olsun. Mesela Evdalê Zeynikê, Sürmeli Mehmet Paşa’nın dengbejiymiş. Hiç ayrılmaz, her yere beraber seyahat ederlermiş. Dönünce de gördüğü her şeyi kilamlar şeklinde anlatırmış.   

E, anlatılan tarih tarafsız olamaz o zaman.
Tam tersi. Dengbejin bir özelliği de her zaman halktan yana olmasıdır. Bir ağanın yanında olsa da eğer halka bir haksızlık edilmişse ve halk bunu ağaya söyleyemiyorsa, dengbej söyler çünkü onun her zaman bir kredisi vardır. Ne kadar eleştirirse eleştirsin, ağa ona dokunmaz. Halk dengbejler aracılığıyla sesini ağaya duyurur. 

Stranbej ne oluyor peki?
Stran ‘şarkı’ demek. Benim söylediğim şarkılar strandır mesela. Yani enstrümanın kullanıldığı, dörtlüklerden oluşan sözler demek. Eğer dengbej geleneğinden gelmiyorsa, bir stranbejin o hızda, o tempoda, ardı ardına o sözleri söylemesi mümkün değil. Mesela Rojda Şenses’in rahmetli Şakiro ile düet yapması bu yüzden takdire şayandır. Herkes yapamaz. 

Peki, müzik yaparken kimlerden ilham aldın?
Kürt müziğinde birkaç tane duayen isim vardır; Ciwan Haco bunlardan biridir. Çok sesli müzik yapan, batılı aranjmanlarla müziğine blues, caz, rock ritimleri katan bir sanatçı Haco. Sınırlarımı aşabileceğimi, geleneksel müziğimizi daha geniş bir yelpazeyle kullanabileceğimi ondan öğrendim. Abim onun ‘Gula Sor’ albümünü eve getirdiği zaman sarıp sarıp bütün gün onu dinlerdim ve eşlik ederdim. 10 yaşında falandım ama müziği yüzünden onunla evlenmek isterdim. Hayatımda düet yapmak istediğim, birlikte sahne almak istediğim bir sanatçıdır. 

Madem bu kadar hayranısın; neden tezini Haco üzerine yapmadın da Edith Piaf üzerine yaptın?
Çünkü yüksek lisansımı oyunculuk üzerine yaptım, müzikoloji değil. Piaf üzerine yazılmış müzikal bir oyunumuz var (Başar Sabuncu – 1982), tezi aynı zamanda bir oyuncu performansı olarak da oynama zorunluluğu var. Ben oyun yazarı olsam muhtemelen Ciwan Haco’nun müzik serüveni, Avrupa’daki var olma mücadelesi, aşkları, gezginliği, müzisyen dostlarıyla kurduğu harika etkileşimler üzerine müzikal bir oyun yazmak isterdim.

Albüme ismini veren şarkıyı dinlemek için fotoğrafın üzerine tıklayın.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…